strateji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
strateji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Kasım 2021 Pazar

“İş Yaşamında Başarısızlık İçin On Emir” Adlı Kitap Özeti

Sevgili okuyucularım merhaba,

Bugün yine iş yaşamı ile ilgili son dönemde okuduğum güzel bir kitabı sizler için özetlemek istiyorum. Kitap Coca Cola’nın başkanlığını yapmış Donald Keough tarafından kaleme alınmış olup, iş yaşamında uygunlandığında başarısızlığa götürmesi kesin olan on tavır ve davranışı anlatıyor.

Kitaba önsöz yazan Muhtar Kent, Keough için şunları söylüyor; “Kendisi Coca Cola’nın toplantı salonlarının gördüğü en büyük iletişimcidir. Söyledikleri bize ilham vermiş, hepimizin içinde yatan “yapıcı tatminsizliği” yani daha iyisini yapmak ve daha iyi olmak isteğini kamçılamıştır” demektedir.


Şimdi Başarısızlık İçin Gerekli On Emir’e hep beraber bakalım:

1- Risk almaktan vazgeçin. İnsanlar ne kadar küçük olursa olsun, bir şeyi elde ettiklerinde artık riskten vazgeçme isteği duyarlar. Bu insanın doğasında vardır. “Sahip olduğum bir şey var. Neden onu tehlikeye atayım?” Diye düşünürler. Yaşamlarımız zenginleştikçe ve daha rahat bir hale geldikçe, risk almaktan vazgeçme eğilimi güçleniyor. Fakat diğer taraftan meşhur yazar Oscar Wilde’nin dediği gibi “Dünyanın sahibi hoşnutsuz olanlardır.” Eğer bir şirket yeterince başarısızlık yaşamamışsa, yöneticileri yeterince hoşnutsuz değildir ve aldıkları maaşı hak etmiyorlardır. Daha önce web sitemde özetlediğim “Good To Great” adlı kitap da bundan bahsediyordu. O kitabı da incelemenizi tavsiye ederim.

2- Esnek olmayın. Eğer başarısız olmak istiyorsanız çevrenizdeki koşullar değiştikçe siz sakın esneklik göstermeyin. Eskisi gibi devam edin. Direnin. Başarısız olacaksınız. Machiavelli’nin dediği gibi “İnsanın trajedisi işte budur. Koşullar değişir ama insan değişmez.” Bu konuda en iyi örneklerden biri Ford’dur. Ford önceleri çalışanların günlük ücretini 5 $’a çıkartarak işçilerine kendi ürettikleri malı satın alma imkanı sunmuştu. Böylece onların sadakatini de kazanmış oluyordu. Bu fikir o zamanın şartlarında oldukça yenilikçiydi ve işe yaramıştı. Fakat Ford geçmişteki gibi düşünmekten vazgeçip bazı konularda ısrar etmeye başladı. Mesela şu sözü çok bilinir. “Siyah olduğu sürece istedikleri rengi alabilirler”. Tüketicilerin farklı renk istekleri olduğunu görmezden gelip onlara ısrarla siyah araba satmaya çalışmıştı. İster istemez diğer üreticiler de Ford’un pazar payını almaya başlamışlardı.

3- Kendinizi uzaklaştırın. Eğer başarısız olmak istiyorsanız herkesten en uzak olan yönetim katı hangisi ise, oranın en uzak köşesinde kendinize kocaman bir büro seçin ve kapınızı kapatın. Kendilerini herkesten uzak tutmak isteyenler için çok acıdır ama, başarılı şirketler tarihi bu tavrın tam tersini gösterir. Öyle ki iş dünyasının efsane olmuş isimlerinin pek çoğu, her düzeydeki çalışanını tanır ve onlarla iletişim kurmada olağanüstü bir yetenek gösterir. Uzak durmak insanı yabancılaştırır, dedikodulara ve zamanla baş kaldırmaya yol açar. Sokrates şöyle diyor, “Size sadık olanların, eylemlerinizi ve sözlerinizi övenler değil, hatalarınızı kibarca ayıplayanlar olduğunu bilin.” İkinci Dünya Savaşı’nda, Winston Churchill‘in tek görevi kendisine kötü haberler getirmek olan özel bir birim kurmuş olmasından alınacak dersler vardır.  Diğer taraftan Hitler, çarpışmaların son zamanlarına kadar savaşı kazanmakta olduğunu sanıyordu. Bir düşünüre göre “Bir çalışma masası, dünyayı izlemek için tehlikeli bir yerdir.” Bir diğer tabirle, çevresini sönük lambalarla donatan parlak ışıklara dikkat etmek gerekir.

4- Yanılmaz olduğunuza inanın. Yıllık şirket raporları; şirket felaketlerle dolu bir yıl geçirmiş olsa bile, beklenmeyen kur dalgalanmalarından olağan dışı kasırgaların etkisine kadar akla gelen her türlü nedenin suçlandığı pek başarılı çalışmalardır. Bu tavır şirketlerin gerçek sorunu belirlemelerine imkan tanımaz. Özellikle başarılı şirketler bu konularda daha fazla yanılgı içindedir. Çünkü bugüne kadar yapmış oldukları tüm faaliyetlerin doğruluğuna öyle inanırlar ki, bundan sonra da aynı politikalarla başarılı olacaklarına kesin gözüyle bakarlar. Oysa şartlar değişebilir ve işler beklendiği gibi olmayabilir. 

5- Faul çizgisine yakın oynayın. Eğer faul çizgisine yakın oynarsanız, ne müşterileriniz de ne de çalışanlarınızda fazla bir güven duygusu oluşturamazsınız. Kazan kazan ilişkisi yerine hep şirket kazansın ama müşteri zaman zaman kaybedebilir düşüncesi şirketleri uzun vadede başarısızlığa götürür. İncil’de söylendiği gibi, saygın bir isim büyük servetlere tercih edilmelidir. Bir görüşe göre de başarı, ilkelerinizi çiğnemeden elde ettiğiniz zaman daha kalıcıdır. Unutulmamalıdır ki, rahat bir vicdan gök gürültüsünde bile uyur.

6- Düşünmeye zaman ayırmayın. Bir bilgi çağında yaşadığımız söyleniyor. Bu doğru değil. Aslında veri çağında yaşıyoruz. Veriler 7/24, sürekli akıyor. Her yönden daha çok, daha hızlı veri üstümüze geliyor. Fakat bunları bilgiye dönüştürmedikçe kullanmamız mümkün olamıyor. Verinin fazlası olmaz diyorlar. Aslında verinin fazlası, veriyi kullanmayı zorlaştırdığından karar almamızı olumsuz etkiliyor. İnsan aynı anda bir makine gibi çok farklı verileri analiz edip bir sonuca ulaşamaz. O sebeple akıllı satış elemanları insanların almayı düşündüğü ürünleri hemen 2 veya 3 e indirip kolayca karar almalarını sağlamaya çalışıyorlar. Bunun yanında da, doğrulama tuzağı denilen psikolojik bir eğilim vardır. Benimsediğimiz görüşlerin neresinde hata olabileceğine bakmak ve bunların üzerinde düşünmek yerine, bunları doğrulamak isteriz. Oysa genel kanaat yanlış olabilir ve bu nedenle yanlış karar verebiliriz.

7- Sadece uzmanlara ve danışmanlara güvenin. Şirketler kendi öz değerleri yerine dışarıdaki uzmanlara veya danışmanlara güvenme eğilimine girebiliyorlar. Bazen karar alma noktasında zorlandıklarında, danışmanların söylediğine daha fazla itibar edip tüm stratejilerini buna göre değiştirebiliyorlar. Oysa şu bir gerçektir ki, her ne üzerine olursa olsun danışmanların her söylediği doğru çıkmamaktadır. Burada yapılması gereken çalışanlara daha fazla güvenip, onların önerilerini ve eleştirilerini dinlemektir.

8- Bürokrasinizi sevin. Eğer şirkette hiçbir şey yapılmasını istemiyorsanız, idari konulardaki kaygıların her şeyin üzerinde tutulmasını sağlayın. Bürokrasinizi sevin. Bu tarz organizasyonlarda çalışanlar katman katman yığılmışlardır, ancak müşteri kapıyı çaldığında evde kimse bulunmaz. Herkes toplantıdadır. Bu toplantılardan daha çok yazışma, daha çok e-posta, daha çok telefon konuşması, daha çok toplantı meydana gelir. Hatta çoğu kez, toplantı planlaması yapmak için bile toplantılar yapılır. Toplantılar, büyük bir bürokrasinin dinsel törenleridir ve bürokratlar hep koyu dindar olurlar. Yazara göre yetenekli bir personelin ayrılmasının en sık görülen nedenlerinden biri ne para, ne de işin güçlüğüdür. Bürokrasidir. Müşteriyi ilgilendirmeyen 50 tane iş yapmaya kalktığınızda, müşteriye hizmet etmeyen ve dolayısı ile yapılması zaten gerekmeyen işleri çok iyi yapan bireylerden oluşan 50 bürokrasi oluşturmuş olursunuz. Ünlü komedyen Fred Allen’in şu sözünü çok beğendim:

“Bir komite, tek başlarına hiçbir şey yapamayan ama bir araya gelerek hiçbir şey yapılamayacağına karar veren insanlar topluluğudur.”

9- Karışık mesajlar verin. Şirketin uygulamalarıyla şirketin stratejisi arasında bir paralellik olması gerekir. Örneğin bir şirket maliyet konusunda sektörde lider olmak istiyorsa, şirketin çalışanları ve yöneticilerinin de buna ayak uydurması gerekir. Mesaj denildiği zaman bunu sadece ağızdan çıkan sözler olarak anlamamamız gerekir. Mesajlar bazen söz ile bazen de yaptıklarımız ile verilir. Örneğin çalışanlarına hep yakın olduğunu iddia eden bir üst yöneticinin odasından hiç çıkmaması buna bir örnek olarak verilebilir.

10- Gelecekten korkun. Birinci yasada risk almamayı konuşmuştuk. Bunun temel sebebi aslında gelecekten korkmaktır. Unutulmaması gereken bir şey vardır ki, risk almaktan vazgeçmek de kendi başına ciddi bir risktir. Karamsarlığın en büyük sorunu, insanı mutlak biçimde felç etmesidir. İnsanlar kötü sonuçlardan öylesine korkarlar ki, çaresizlikle ellerini iki yana açıp, hiçbir şey yapmazlar. Gelecekten korkmak geleceğin başarısız olmasını garanti altına alır.

11- İşinize ve yaşama olan tutkunuzu yitirin. Kitabın adı On Emir olsa da yazar onbirinci emiri de koymuş. Birçok düşünürün belirttiği gibi ve insanların ve devletlerin yaşam amacında yer alan en önemli konu mutluluk arayışıdır. Bu da ancak bir şirket için müşterileri, markaları ve hayalleriyle bir bağ kurması ile mümkün olabilir.

Umarım beğenmişsinizdir. Keyifli okumalar dilerim.

2 Ekim 2020 Cuma

Veri Stratejisi Kitap Özeti

Günümüzün en önemli başlıklarından biri veri konusudur. 

Veri, veri yönetimi, veri yönetişimi, büyük veri, veri analitiği, veri madenciliği, veri bilimi, veri....

Bu kadar önemli bir kavram olur da bunun bir stratejisi olmaz mı? Elbette olur.

Bugün özetini yapacağım kitap da tam bunu anlatıyor. Bernard Marr tarafından kaleme alınmış Veri Stratejisi kitabını incelemeye çalışacağız.


Kısa bir süre önceye kadar veri elektronik tablolarla veya veri tabanları ile sınırlıydı. Bu sebeple de tablolarla ifade edilemeyen veriler göz ardı ediliyordu. Ancak bugün depolama ve analitik alanlardaki ilerlemeler sayesinde çok farklı veri türlerini toplayabiliyor, depolayabiliyor ve üzerlerinde çalışabiliyoruz. Sonuç olarak bugün veri, elektronik tablolardan fotoğraflara, videolara ses kayıtlarına, yazılı metinlere veya sensör verilerine kadar her şeyi kapsayabiliyor.

Verinin bu kadar çeşitli olması oldukça önemli imkanlar ortaya koyuyor ama ne kadar çok veriye sahip olmanızın bir önemi yok, sahip olduğunuz veriyi ne kadar iyi kullandığınız önemli oluyor. Bu durum da veriden nasıl bir içgörü çıkartabileceğimizi amaçlamamızın önemli olduğunu gösteriyor. Örneğin araç sürücüsü verilerini toplamak ve bunları sigorta primlerinin düşürülmesi veya yükseltilmesinde kullanmak güzel bir amaç olabiliyor. Fakat sürücü verilerini nasılsa ileride kullanacak bir şey buluruz diye toplamak sadece verinin maliyetini arttırıyor. 

Verilerin farklı şirketler veya cihazlar ile toplanması da bir sorun olarak ortada duruyor. Çünkü bunların  bir araya getirilmesi ve ortak bir değer oluşturması için çalışma yapılması gerekiyor. Örneğin bir insanın Fitbit cihazı ile toplanan günlük verileri ile diğer tıbbi verilerinin bir araya getirilmesi çok daha önemli değer önerilerini ortaya çıkarabiliyor.

Verilerin eskiye göre daha fazla olmasının da ardında nesnelerin interneti kavramı var. Birçok şeyin üzerine yerleştirilebilen sensörler ve kameralar ile nesneler ile insanlar takip edilebiliyor ve buradan sağlanan veriler birçok alanda kullanılabiliyor. Bu veriler sadece ölçme ve değerlendirme amacı ile değil yapay zeka modelleri ile karar aşamalarında da kullanılabiliyor. 

İş dünyasında veriyi kullanmanın üç önemli alanı vardır:

- Karar verme sürecini geliştirme: Şirketler veriler ile daha iyi pazar ve müşteri içgörüsü toplamaya çalışıyor. Böylece müşterilerin ne istediği, neyi kullandığı, ürünleri nasıl satın aldıkları vb. bilgilere erişilip ilerleyen dönemlerde yeni kampanya, ürün vb tasarımları yapılabiliyor.

- Faaliyetleri geliştirme: Şirketler verileri analiz ederek verimlilik noktasında çalışmalar gerçekleştiriyorlar. Makine performansları, raf optimizasyonları vb. hep bu şekilde yapılıyor. Örneğin sigorta formları çok hızlı doldurulduysa arkada çalışan bir model bunun sahte bir form olabileceğini düşünüp alarm çalıyor. 

- Veriyi parasallaştırma: Şirketler müşterilerin verilerinden yine müşterilerin faydalanabilmesi için ortamlar sunuyorlar. Örneğin çiftçiler toprağın durumu konusunda bilgiler edinip ona göre ekim, söküm, sulama vb. yapabiliyor. Bu da onların verimini arttırabiliyor. Ayrıca bazı şirketler satın almaları veri üzerinden düşünüyor. Mesela Microsoft, Linkedin firmasını bu kapsamda satın almıştı. Sadece şirket satın almasını değil aynı zamanda şirketlerin faaliyet konusunu da düşündüğümüzde son zamanlarda değerlemesi en yüksek yapılan şirketler hep veri şirketleridir. Apple, Facebook veya Google çok önemli seviyelerde değerlemeler ile piyasada faaliyetlerini sürdürüyorlar.  

İş dünyasında yapılan en büyük hatalardan biri de verinin ve analitiğin bir BT konusu olduğunu düşünmektir. BT tarafından yapılan veri stratejilerinde şirketin uzun vadeli stratejik hedeflerinden ve verinin bu hedeflere ulaşmasına nasıl yardımcı olabileceğinden ziyade, veri depolama, veri sahipliği ve veri entegrasyonu üzerine odaklanma eğilimi gösteriyor.

Büyük şirketler kurum çapında bir değer olarak veriden sorumlu olacak bir CDO (chief data officer) işe almanın faydasını görebilirler. Gartner'a göre 2019 yılında büyük kuruluşların %90'ında CDO olması planlanıyor. İdeal olarak bir CDO hem teknik hem de iş deneyimine sahip olmalıdır. 

İşletmeler stratejik veri ihtiyaçlarını da tespit etmelidir. Bir işletme açısından faydalı olabilmek için verinin bir işle ilgili bir ihtiyacı karşılıyor olması gerekiyor. İşletmenin stratejik hedefine ulaşmasına yardımcı oluyor, değer oluşturuyor olması lazım. Aksi takdirde gerçek ihtiyacınız olmayacak büyük veri yığınları toplamak iyi bir fikir değildir. büyük verinin gücü verinin kendisinde değil, onu nasıl kullandığınızdadır.

Bir karar alabilmek için de bazı konuları öğrenmeye çalışırız. Hedefler ve işle ilgili temel soruları keşfedebilmek için kurumun dört alanına bakmak gerekiyor. Bunlar; müşteriler, iç işleyiş, finans ve çalışanlar. Bu alanlar ile ilgili sorular sorup, bunların verilerini analiz edip, bazı içgörülere ulaşmaya çalışırız. Sonra karar almak daha kolay olur. 

Bu kararları daha kolay almak için veri üzerinde çalışma yapmak sadece bir birimin kontrolünde olmaması gerekir. Bu nedenle vatandaş veri bilimcisi ya da data citizen diye bir kavram ortaya atılmıştır. Veriyi kullanan en başarılı şirketler herkesin veriye emek ve zaman harcaması sayesinde başarılı oluyorlar. Bunu devam ettirebilmek için de data citizen lerin sayısını arttırmak istiyorlar. 

Büyük veri denilince de karşımıza literatürde üç kavram çıkıyor. Hız, çeşitlilik ve hacim. Fakat bunun yanına doğruluk ve değer de kitapta karşımıza çıkıyor. Hız; verilerin özellikle sosyal medyada hızlı hareket etmesini, çeşitlilik; birçok veri tipine sahip olunmasını, hacim; verilerin kapladığı depolama alanını ve miktarını, doğruluk; verilerin karışıklığı ve dağınıklığını ama buradan bir sonuç üretebileceğimizi, değer ise verilerden elde etmeye çalıştığımız faydayı ortaya koyuyor. 

Burada değer tarafı önem kazanıyor. Çünkü aslında diğer kavramları temelde değer üretmek için yapıyoruz. Buna analitik de diyoruz. İş yapma sürecimizi geliştirmeye yardımcı olacak veri toplama, işleme ve analiz etme sürecinin tamamını analitik olarak adlandırıyoruz. Farklı analitik türleri de karşımıza çıkıyor. Metin analitiği, duygu analitiği, görüntü analitiği, video analitiği, ses analitiği gibi...

İleri analitik ise makine öğrenmesi olarak karşımıza çıkıyor. Makine öğrenmesi ve bunun bir alt dalı olan derin öğrenme ile bir yazılımcı, bir bilgisayara bir sorunu nasıl çözeceğini söylemek yerine kendi kendine sorunu nasıl çözeceğini öğrenmeyi öğretiyor.  

Veri ile yapmaya çalıştığımız bir yolculuksa;

- Önce veri ile ne yapacağımızı belirlememiz gerekiyor. Amacımızı tanımlamalıyız.

- Sonra veri toplamaya başlamalıyız. Bunu nasıl yapacağımıza dair planlar yapmalı ve donanımlar geliştirmeliyiz.

- Sonra bu verileri nerede tutacağımıza karar vermeliyiz. Bu da altyapı meselesini gözler önüne seriyor.  

- Bunun ardından veriyi analiz etmeli, buradan bir içgörü elde etmeliyiz. 

-  Tüm yukarıdakileri yaparken veri konusundaki yetkinliklerimizi de geliştirmemiz lazım. Bu alanda çalışan insan kaynağının beş temel becerisinin olması gerekiyor. İş bilgisi, analitik, bilgisayar, istatistik ve matematik, yaratıcılık...

- Veri yönetişimindeki eksikleri gidermeliyiz. Bu aşamada; veri sahipliği, veri yetkilendirmesi, veri güvenliği, verilerin gizliliği gibi konular tartışılmalı, uygun yetkilendirmeler ve planlamalar yapılmalıdır.

Kitap elbette çok daha fazlasını içeriyor. müsait bir zamanınızda okumanızı temenni ederim. 

1 Temmuz 2019 Pazartesi

İnovasyon Stratejisi Nasıl Belirlenir?

Merhaba sevgili arkadaşlar,

Geçen yazımda inovasyon kavramını açıklama çalışmıştım. Buna göre inovasyonun insanlara veya topluma ekonomik ya da sosyal fayda sağlayan ve insanların ulaşabilecekleri şekilde makul seviyede fiyatlanabilen yenilikler olduğundan bahsetmiştim. Bu yazıda da kurumların daha ayakları yere basan inovasyonlar yapabilmeleri için öncelikle bunu bir çerçeveye oturtmak noktasında oluşturmaları gereken inovasyon stratejisinden bahsetmek istiyorum. 

Öncelikle hemen söyleyeyim, inovasyon stratejisi mutlaka kurumun ana stratejisinin bir parçası olmalıdır. Bunun önemi şudur ki, kurumun ana stratejisinde eğer büyüme amaçlanmışsa inovasyon çalışmalarının da büyüme üzerine konumlandırılması, deneyim artışına önem verilmişse o zaman inovasyon stratejisinin de bunu dikkate alarak şekillendirilmesi gerekmektedir. Bu sebeple en başta kurumun vizyonu ve misyonu incelenmeli, değerleri çalışılmalı ve bunlarla tutarlı bir strateji oluşturulmalıdır. 

Bu strateji; inovasyon çalışmalarının yapılabilmesi için gerekli olan yapının gösterildiği bir yol haritasını içermelidir. Bu yol haritasında; işletmedeki inovasyon faaliyetlerinin başlayabilmesi için gerekli neler varsa, hangi planda ve ne kapsamda yapılacağı özetlenmelidir. Strateji sadece bu yol haritası ile kalmamalı; yol haritasında belirtilen faaliyetler gerçekleştirildikten sonra hangi rutinde hangi işlerin planlandığını içeren 2 veya 3 yıllık yaşayan bir faaliyet planı da yapılmalıdır. Örneğin yol haritasında inovasyon yetkinliği eğitimleri oluşturulması yer alırken, faaliyet planında ise bu eğitimlerin zamanları ve katılımcıları da gösterilmelidir.

Strateji oluşturulurken mutlaka inovasyon faaliyetlerinin bir manifestosu ve amacı herkesin anlayabileceği / okuyabileceği bir ortamda veya bir alanda tüm çalışanlara gösterilmelidir. Böylece kurum inovasyon çalışmaları yaparken neyi amaçladığını, bunu nasıl yapacağını, çalışanlardan nasıl katkı sağlayacağını, bu katkıların sonucunda çalışanların inovasyonların nasıl birer parçası olacaklarını açıklıkla dile getirmelidir. İnsanların sağlayacakları maddi ve manevi faydalar yine aynı şeffaflıkta ortaya konulmalıdır. 

İnovasyon faaliyetlerinin hangi yöntemler ile yapılacağı da belirlenmelidir. Bu noktada işletmeler kapalı inovasyon adı altında sadece çalışanları ile bu faaliyetleri yapabilirken, açık inovasyon ile müşterisi olsun olmasın işletmenin dışındaki tüm tarafların katılımı ile de inovasyon çalışmalarını yapabilirler. Her iki yöntemin de olumlu olumsuz tarafları olmakla beraber, bunlardan biri tercih edilebileceği gibi her iki yöntem de bir arada kullanılabilir. İnovasyon stratejisinde belki önce kapalı inovasyon ile başlayıp sonrasında açık inovasyona geçiş yapacak bir planlama da yapılabilir ve böylesi ortaya çıkabilecek hataları daha çabuk farkedip çözme anlamında daha yararlı olabilir. 

İnovasyon çalışmaları için öncelikle işletme içerisinde mutlaka sorumlu bir birimin bulunması gerekmektedir. Bu birim kurumun stratejisinde yer alan bazı noktaları işletme içindeki insanlar ile birlikte çalışarak inovasyon stratejisinde yer alacak sorunları belirlemeye çalışacaktır. Bu birimin temel fonksiyonu ileride çalışanlara başvurulacak gelişim alanlarını belirlemek ve bu alanlar (ya da tema diyebiliriz) bazında kurum içine çağrılar çıkarak inovasyon fikirlerinin toplanmasını sağlamak olacaktır. O nedenle hangi sorunlar belirlenmiş ise bunlar bir plan dahilinde inovasyon stratejisine konmalı ve hangi zamanlarda hangi temalar üzerine çağrılar çıkılacağı belirlenmelidir. Elbette bu temalar yılda bir defa gözden geçirilmeli ve günün gelişmelerine uygun hale getirilmelidir. İnovasyon çağrıları da her zaman bugünün değil geleceğin yaşamını odağa almalıdır. 

Temalar belirlendikten sonra çıkılan çağrılar için hangi bölümlerin ne sorumlulukları olacağı ortaya konulmalıdır. Çünkü çıkılan çağrılara sorumlu birim yanıt veremez. Bunlar uzmanlık gerektirir. O sebeple hangi birimlerin bu uzmanlığa sahip oldukları da belirlenmeli ve inovasyondan sorumlu birim ön bir filtreleme ile temaya uygun fikirleri belirleyip konu ile ilgili uzmanlardan ilk değerlendirmelerini almalıdır. Bu değerlendirmelerden olumlu bulunanlar bir üst komiteye sunulmalı ve burada elenen fikirlerden sonra elden kalan en iyi fikirler daha detaylı değerlendirilmek ve çalışılmak üzere inovasyon birimine geri gönderilmelidir. İnovasyon birimi ise bunlara birer çalışma grubu kurarak fikirlerin detaylı çalışılmasını sağlamalıdır. 

Bu anlamda çalışma grubunun oluşturulmasından hem fikir sahibi hem de inovasyon birimi sorumludur. Burası çok önemlidir zira takım halinde çalışılmadıkça fikirler olgunlaşamaz. Fikir sahipleri kendi bakış açılarından fikirlerinin çok iyi olduğuna inanabilir hatta tabiri caizse bu fikirlere aşık olabilirler ama farklı özellikleri olan insanlarla bir araya geldiklerinde o insanların yetkinlikleri ile bu fikirlerin açık noktaları ortaya çıkar. Bu da fikir sahibi için iyi bir şeydir çünkü tüm tarafları ile fikirlerinin olgunlaştırılmasına olanak sağlar. 



Çalışma grubunun motive edilmesi de oldukça önemlidir. Oluşturulan çalışma grubunda yer alan bireyler hangi maddi veya manevi fayda ile motive edilecektir? Bu faydalar sürekli mi yoksa proje bazlı mı olacaktır? Bu faydalar takım üyeleri arasında eşit mi paylaştırılacaktır yoksa fikir sahibine burada bir ayrıcalık verilecek midir? Tüm bu noktaların aydınlatılması gerekmektedir.

Çalışma grubunun devamlılığı açısından ekip üyelerinin asıl iş birimlerindeki amirleri ve insan kaynakları departmanı ilgili çalışma süresinde ekip üyelerini inovasyon çalışmalarında görev yapmaları noktasında teşvik etmeli, en azından onları asıl işlerine dönmeleri için vaktinden önce zorlamamalıdır. Çalışma grubu da çalışma süresini makul tutmalı ve asıl iş birimindeki ihtiyaçları görmezden gelmemelidir. Bu şekilde oluşturulmuş bir çalışma grubu hem verimli çalışacaktır hem de asıl işleri aksamayacaktır. 

Çalışma grubuna insanların nasıl çağırılacağı da yapılacak inovasyon yatkınlık anketi veya birebir görüşmelerle belirlenebilir. Bu sayede kurumun içinde hangi bireyin bu çalışmalara fayda sağlayabileceği ortaya çıkar. Ayrıca, kurum içerisinde yapılacak bir lansman ile insanların gönüllü olarak bu faaliyetlere katılması sağlanabilir. Örneğin daha önce bir kurum iç lansman yaparak "her çalışan bir mucittir" sloganı ile çalışanlarının katılımını sağlamaya çalışmıştır.

Bu çalışmaların daha verimli ve motive şekilde yapılabilmesi için ayrı ve özellikli bir ortamın oluşturulması daha yararlı olacaktır. Birçok işletmede inovasyon labrotuvarı şeklinde yapılar gözümüze çarpıyor. Fakat bunların önemli bir kısmı insanların çok fazla uğramadığı atıl mekanlar olarak kalıyor. Bu nedenle insanların bir arada inovasyon çalışmalarını yapabilmeleri için hem mevcut iş ortamlarından farklı, hem de sürekliliği olan alanlar tasarlanmalıdır. Burada önemli olan içindeki eşyalar veya teknolojik oyuncaklar değil, üretme düşüncesinin ortaya konulmasıdır. İnsanların serbestçe ve zevkle bir araya geldiği ortamların tasarlanmasıdır. 

İnovasyon çalışmalarının devamlılığını sağlayabilmek için takım üyelerinin doğal nedenler (terfi, tayin, işten ayrılma vb.) ile eksilmesi ihtimaline yönelik olarak her zaman yeni ekip üyelerinin katılımı sağlanmalıdır. Bu anlamda işletme içerisinde inovasyon eğitimleri düzenlenebilir, anketler rutin şekilde çalışanlara gitmeye devam edebilir ve çalışanların motivasyonu için sürekli yeni modeller düşünülebilir. 

İnovasyon çalışmalarına üst yönetimin desteği de şarttır. İnovasyon takımları seçilmiş fikirler üzerinde çalışan takımlar oldukları için bu çalışmalarını üst yönetime anlatmalıdırlar. Bu hem çalışma grubundaki insanlar için manevi motivasyondur, hem de üst yönetimin yapılan inovasyon çalışmalarının boyutu ile ilgili kendilerine bilgi verilmesi için önemli bir fırsattır. Ekiplerin sözcüleri tarafından projelerin amacı ve üst yönetimden bekledikleri destekleri kapsayacak kısa bir sunum yapılır ve değerlendirmeler alınır. Bu sayede üst yönetimin de bu faaliyetlere teması sağlanmış olur. 

Yukarıda kısaca inovasyon stratejisi ve buna bağlı inovasyon faaliyetlerini özetlemeye çalıştım. Bu anlamda özetlediğimizde bir kurum inovasyon faaliyetini en iyi şekilde yapabilmesi için bir planının olması ve insanların katılımını sağlaması gerekir. Bu şekilde yapılmayan faaliyetler başarıya ulaşamaz. 

11 Ekim 2015 Pazar

Management Events'in Strateji Forumunda Konuşulan konular

Merhaba kıymetli okurlar,

Geçen hafta içinde Sapanca’da Management Events tarafından düzenlenen etkinlikte ülkemiz ve dünyada bankacılığı yakından ilgilendiren konular ile ilgili çok değişik alanlarda birçok sunum gerçekleştirildi. Ben de bu sunumları izledim ve sizler için notlar tuttum. Şimdi bunları sizler ile paylaşmak istiyorum.

Öncelikle konuşmacıların bazıları artık bankacılara standart finansçı olarak bakmak yerine bu insanlara müşterilerine teknoloji tedarik eden kurumların çalışanları olarak bakmaya başladıklarını belirtmişlerdir. Artık bankacılık eskisi gibi olmamakta ve teknoloji ile iç içe durmaktadır.

Bankaların önünde yer alan konular aşağıda özetlenmektedir:

-          Big data

-          Omni channel

-          Nesnelerin interneti

-          Mobilite

-          Biometri

-          Sosyal Medya

-          Bitcoin ve benzeri uygulamalar

-          Beacon uygulamaları

-          Giyilebilir teknolojiler

2013 yılından beri şubeleşme ve personel alımı eskisi kadar artmamaya başlamıştır. Bankalar standart ve operasyonel gördükleri işleri makinalara yaptırmaya başlamışlardır. Elbette ülkemizde şubeleşme artacaktır ama bu eskisi kadar hızla olmayabilir.

Finansal hizmetlerin müşterilere ulaşma hızları da artmaya başlamıştır. Örneğin ilk 5 milyon internet bankacılığı müşterisinin sisteme girmesi 12 yıl sürmüşken mobil bankacılık için bu rakam 4 yılda 3 milyon kişi şeklinde olmuştur. Hatta son 6 ayda 3 milyon mobil müşterisi sisteme dahil olmuştur. Bunlar bize teknolojinin bankacılıkla nasıl entegre olmaya başladığını göstermektedir.

Finansal sektör disrupt oluyor mu? Bu konu herkes tarafından konuşuluyor. Önümüzdeki yıllarda perakendeciler bankacıların işlerini yapmaya başlayacaklar. Bankaların yaptığı işler tek tek başka firmalar tarafından yapılmaya hatta daha iyi yapılmaya başlandı. Mesela para transferi alanında transferwise, bireysel fonlama ve P2P alanında lending club gibi. Bunların ortak özellikleri:

-          Müşteri taleplerine göre şekillenmiş oluşları

-          Odaklanmış şekilde çalışmaları, başka fonksiyonlara kanalize olmamaları

-          UX leri çok gelişmiş

-          Kişiselleştirilmiş hizmetler sunuyorlar

-          Oldukça çevik şekilde geliştirmeler yapabiliyorlar

Peki, dünyada ödeme sistemleri nasıl gelişiyor?

Dünyada debit, kredi ve prepaid olmak üzere toplam 12 milyar adet kart var. Toplam POS sayısı ise 75 milyon civarındadır. Ülkemizde ise 111 milyon debit kart (bu konuda Almanya’dan sonra Avrupa’da 2.sıradayız)ve 58 milyon adet ise kredi kartı var (bu alanda da İngiltere’den sonra 2.sıradayız). Ülkemizdeki 2,4 milyon POS sayısı ise Avrupa’da açık ara 1. olmamızı sağlıyor.

İlk kartlı ödeme fikri Edward Bellemy tarafından 1887 yılında gündeme getiriliyor. Sonra 1950 yılında Diners Club ile ilk gerçek anlamda kredi kartı piyasaya çıkıyor. 1976 yılında National Bank America Card VISA oluyor ve 1978 yılında VISA net doğuyor. Peki, ülkemizdeki gelişim nedir? 1963 yılında ülkemizde ilk kart kabulü başlıyor. 1982 yılında iş bankası bankamatik adı ile ilk ATM yi yerleştiriyor. 1990 yılında BKM kuruluyor. 2007 yılında ise chip and pin uygulamasına İngiltere ve Fransa’nın ardından üçüncü ülke olarak Türkiye geçiyor. 2012 yılında BKM ekspres piyasaya çıkıyor. Bunların tamamı 2023 yılında nakitsiz toplum hedefini gerçekleştirebilmek için yapılıyor. Ülke olarak aslında taksitli uygulamalarda tüm dünyada bir ilke imza attık ve şu anda 4 işlemden 1 i taksitli gerçekleşiyor.

İleride peki bizi ne bekliyor? Mesela derimiz ve sinir sistemimize bağlanmış bir platform o ana göre hislerimizin yön vermesi ile alışveriş yapabilecek mi?

Gelecekte neler olacak?

Bankacılık büyük bir değişim geçirecek. Bu sebeple kendilerini buna hazırlamaları gerekiyor. Bunun sebebi 2020 yılında 50 milyar cihaz birbirine bağlı olacak (bağlantılılık - connectivity). Cisco’ya göre 10 yılda 19 trilyon usd gibi bir değer açığa çıkacak. İnsanlara sorulduğunda bankalar ile ilgili şunları söylüyorlar:

-          %43 ü bankam beni anlamıyor

-          %37 si bankam bana yardımcı olmuyor

-          Büyük bir kısmı bankam bana tavsiye vermiyor diyor.

Bunları gören birçok girişim sadece dijital bankacılık yapmaya başladı. Mesela ATOM ve bankmobile gibi…

İleride bankalar video ve mobilite konuların daha fazla önem verecekler. Böylece;

Video ile

-          Sanal danışmanlıklar

-          Şube içindeki mortgage danışmanlıkları

Mobilite sayesinde de

-          Şubede müşteri tanıması ve

-          Mobil ödeme

Daha fazla hayatımıza girecek gibi görünüyor

Bunlardan şöyle bir ders çıkartabiliriz.

1-      Bankalar danışmanlık tarafına girmeli

2-      Müşteriler kişisel ve dijital çözümlere açıktır

Bankalar için önemli hale gelen bazı uygulamalar var. Bunlar;

1-      Analitik bankacılık yapma. Bunu BBVA güzel yapıyor.

2-      Sosyal ortamlarda müşterileri ile etkileşime girme. Bunu AMEX yapıyor

3-      Dijital ekosistem içinde faaliyet gösterme. Bunu zaten tüm bankalar mobil şube ile birlikte yapıyorlar.

Değişen müşteri alışkanlıkları neler?  

Müşterilerin %74 ü 1 saat içerisinde cevap almak istiyor. Bir insanın twitterda ortalama 300 takipçisi var. İnsanlar eskisi kadar billboardlara ve raketlere bakmıyor. Eğer trafikte duruyorlarsa o zaman cep telefonlarına bakıyorlar. Offline pazarlama yerini online pazarlamaya terk ediyor. Tüketicilerin %56sı akıllı telefon sahibidir. %77’si ise düzenli internet kullanıyor. Peki, nasıl satın alıyorlar?

-          %76 online araştırıp offline satın alıyor

-          %15 online araştırıp online alıyor

-          %6 offline araştırıp online alıyor

Bu durumda mağazacılık ve şubeler ölmeyecek. Yalnız web sitelerinin çok doyurucu olması gerekiyor. Video ile zenginleştirilmeli. Müşteri click and collect gibi bir proje ile müşteriler online alıp offline teslim almayı tercih edebilirler.

 Şirket içi girişimcilik diye bir konsept var… www.sirketicigirisimcilik.com  

Üniversitelerde son sınıflarda yapılan anketlere göre her 3 gençten biri girişimciliğe ilgilidir.

Dünyada girişimciliğe ilgi %14 iken ülkemizde bu %32 dir.

Eğer bordrolu çalışanlarımız varsa onları da girişimci yapabiliriz. Bunun için şirket içi girişimcilik veya Intrapreneurship gibi bir uygulama var. Peki, bunun yapılabilmesi için neler gerekiyor?

-          Inovasyon olmalı

-          Hesaplanabilen risk alınabilmeli

-          Cesaret gerekiyor

-          Sorumluluk duygusuna sahip olunabilmeli

-          Yüksek bilinç gerekiyor

-          Yaratıcılık gerekiyor

-          Proaktif olunmalı

-          Kendi kendini motive edebilmeli

Benden bugünlük bu kadar umarım faydalı olmuştur.

 

15 Şubat 2013 Cuma

Hedge Fonların Gelirleri ve Uyguladıkları Stratejiler

Hedge fonların komisyon yapısı ve dolayısı ile gelir elde etme yolları bu yazımızda açıklanacaktır. Her fon veya varlık yönetim şirketi gibi hedge fonlar da müşterilerine uygulayacakları komisyon veya fiyat politikalarını en baştan açıklamak zorundadırlar. Buna göre bir hedge fon temelde aşağıdaki yollar ile gelir elde etmektedir:[1]
  • Yönetim komisyonu: Hedge fonlar yönettikleri varlıkların üzerinden %1 veya %2 gibi yıllık komisyon almaktadırlar. Fakat bu komisyonlar genellikle aylık olarak uygulanmaktadırlar. Örneğin yıllık %2 uygulanıyorsa aylık %2/12 = %0,167 uygulanacak anlamına gelmektedir.
  • Performans komisyonu: Hedge fonlar, kar elde etmeleri halinde yatırımcılarından kar üzerinden % 20 gibi bir performans komisyonu istemektedirler. Söz konusu komisyon her ay aylık elde edilmiş kar üzerinden alınmaktadır. Örneğin bir hedge fonun aylık karı %10 ise ve kar üzerinden %20 performans komisyonu kesiliyorsa, bu durumda aylık %2 gelir elde etmiş olduğu anlamına gelmektedir.
  • Erken Çıkış Komisyonu: Bilindiği gibi hedge fonlar yatırımcılarından aldıkları fonları en az 1 yıl boyunca bünyelerinde tutmakta ve bunlar üzerinden yatırımlar yapmaktadırlar. Eğer bir yatırımcı fonunu erken talep ederse hedge fon kuruluşu o yatırımcıya erken çıkış yaptığı gerekçesi ile komisyon (ceza) uygulayabilir. Bu uygulamanın bir benzeri de bankalar tarafından kredilerini erken kapatan müşterilerine uygulanmaktadır. Eğer bu %1 olarak uygulanırsa toplam varlık üzerinden %1 komisyon veya diğer bir adıyla ceza alınacak demektir.
  • Diğer komisyonlar: Hedge fonlar yaptıkları ek hizmetler karşılığında müşterilerinden başka komisyonlar da alabilmektedirler.
Hedge fonların yönetilmesinde bir çok strateji bulunmaktadır. bunlardan belli başlı olanları aşağıda gösterilmektedir:[2]
  • Piyasadan bağımsız stratejiler: Piyasadan bağımsız stratejilerde fon yöneticisi, genel piyasa hareketlerinden kaynaklanan fiyat dalgalanmalarını ortadan kaldırmayı ister. Piyasa riskini almak istemez. Bunlardan en önemli olanlar aşağıda gösterilmiştir:
    • Hisse Senedi Piyasasından Bağımsız: Fon yöneticisi, fiyat artışı beklediği hisse senetlerinde uzun, fiyat düşüşü beklediği senetlerde ise kısa pozisyon tutar. Böylece, net hisse senedi pozisyonu küçük olduğundan, portföy piyasa volatilitesinden en az düzeyde etkilenir. Diğer bir deyişle, piyasa riskini ortadan kaldırıp, hisse senedinin spesifik riskini baz alacak şekilde yatırım yapılır.
    • Olay Bazlı: Fon yöneticisi, fiyatı kısa vadede önemli ölçüde değiştirebilecek bir olayın olacağını düşündükleri menkul kıymetlere yatırım yapar. Bu olaylar, yeniden yapılandırmalar, birleşmeleri satın almalar, tasfiyeler, iflaslar olabilir. Benjamin Graham’ın birkaç on yıl önce durumu tehlikede olan Amerikalı tren yolları işletmelerine yaptığı yatırım buna örnek olarak görülebilir.[3] Olaya dayalı stratejiler arasında aşağıdakiler yaygındır:
      • Sorunlu Menkul Kıymetler: Fon yöneticisi, yakın gelecekte iflas etmesi beklenen bir şirkette borç veya özsermaye yoluyla kısa veya uzun vadeli pozisyon alabilir. Örneğin, iflas beklentisi olan bir şirketin borcunu yüksek bir iskontoyla satın alıp, şirketin tasfiyesinde bu borcu aldığından daha yüksek bir değerle elinden çıkarabilir. Veya, şirket iflas yerine başarılı bir şekilde yeniden yapılanmaya giderse, artan karlılıktan faydalanabilir.
      • Birleşme Arbitrajı: Birleşmesi beklenen iki şirkete yatırım yapılabilir. Fon yöneticisinin, satın alınacak şirkette uzun pozisyon alıp, satın alan şirkette kısa pozisyon alması sık rastlanan bir stratejidir.
    • Arbitraj: Fon yöneticisi, piyasadaki dengesizlikleri tespit ederek, uzun ve kısa pozisyonlar alarak bunlardan faydalanabilir. Bu stratejide de temel olarak uzun pozisyonlar karşılığında kısa pozisyonlar yaratılır ve piyasa riski ortadan kaldırılır. Arbitraj stratejileri arasında aşağıdakiler bulunmaktadır.
      • Dönüştürme Arbitrajı: Fon yöneticisi, bir şirketin hisse senedine dönüştürülebilir menkul kıymetini alıp, o şirketin hisse senedini açığa satabilir. Bu şekilde, hisse senedine dönüştürülebilir menkul kıymetin fiyatının, hisse senedi fiyatına göre gerçekleşen sapmalardan faydalanmayı amaçlar.
      • Sabit Getirili Menkul Kıymet Arbitrajı: Fon yöneticisi, sabit getirili menkul kıymetler ile bunlara dayalı türevler üzerinde karşıt pozisyonlar alarak, menkul kıymetle türev arasındaki fiyat sapmalarından faydalanır.
      • İstatistiki Arbitraj: Fon yöneticisi, belirli menkul kıymetlerin tarihi fiyat verilerini göz önüne alarak matematiksel bir model oluşturur. Menkul kıymetin piyasa fiyatı ile modelin hesapladığı “olması gereken” fiyat arasında oluşan farka göre alım/satım kararı verir.  
  • Uzun/Kısa Pozisyonlu Hisse Senedi Stratejileri: Bu bölümdeki stratejiler hisse senedi yatırımlarını baz almaktadır. Bunlardan en önemlileri aşağıda gösterilmektedir:
    • Agresif Büyüme: Bu stratejide hisse başına karlılığını hızla artıran veya artırması beklenen şirketlerin hisse senetlerine yatırım yapılır. Yatırım kararı temel analiz bazlıdır, fakat yatırım zamanlamasında teknik analiz kullanılabilmektedir.
    • Fırsatçı: Fon yöneticisi, sabit bir yatırım politikası ve hisse senedi seçme prosedürüne bağlı kalmaz. Bu sebeple bir stratejiden bir diğerine zaman zaman geçebilir.[4] Mevcut piyasa koşullarından ve yatırım fırsatlarından azami derecede faydalanmayı amaçlar. Bunun haricinde, yatırım yapılacak araç kısıtı vs. bulunmaz.
    • Açığa Satış: Fon yöneticisi, düzenli olarak aşırı değerlenmiş hisse senetlerini tespit etmeye çalışır ve fiyatının düşeceğini tahmin ettiği menkul kıymetleri açığa satarak kar elde etmeyi hedefler. Böylece satış yaptığı zaman brokerından ilgili hisse senetlerini ödünç alır ve fiyatları düştüğü zaman da bunları satın alarak yerine koyar.[5]
    • Değer Bazlı: Fon yöneticisi, kendi değerleme modelini kurar ve hisse senetlerinin “olması gereken” değerini hesaplar. Buna göre, değerinin artacağını düşündüğü menkul kıymette uzun, değerinin düşeceğini düşündüğü menkul kıymette kısa pozisyon alır.
  • Piyasa Yönü Bazlı Stratejiler: Bu strateji grubunda fon yöneticisi, menkul kıymetleri değerlemekten ve menkul kıymet bazında fiyat hareketlerini tahmin etmeye çalışmak yerine, genel piyasanın yönünü tahmin etmeye çalışır ve ona göre pozisyon alır. Bu stratejilerin en çok kullanılanları aşağıda gösterilmiştir:
    • Vadeli İşlemler: Fon yöneticisi, global hisse senedi, faiz, döviz ve emtia piyasalarının yönü hakkında tahminlerde bulunur. Beklentileriyle uyumlu olarak vadeli işlem kontratlarını kullanarak pozisyon alır ve kar etmeye çalışır.
    • Makro: Fon yöneticisi, global ekonomik beklentiler çerçevesinde yatırım kararı alır. Her ne kadar beklentiler bu strateji de önemli olsa da bazı zamanlar hedge fon yöneticileri bahis oynar gibi yatırımlar da yapabilmektedir. Hisse senedi türevleri, faiz, yabancı paralar ve emtia üzerine işlem yapılabilir.
    • Piyasa Zamanlaması: Fon yöneticisi, genel piyasanın kısa vadeli yönü konusunda bir tahminde bulunur. Beklentilerine göre yatırımlarını, çeşitli piyasalar veya piyasa bölümleri arasında değiştirir. Genel olarak, yatırım fonları ile para piyasası araçları arasında değişimler yapılır. Burada tahmin edilmesi gereken en önemli unsur, hangi piyasaların yukarı veya aşağı doğru hareket edeceğidir.
  • Özel Stratejiler: Yukarıdaki stratejilere girmeyen bu son strateji grubunda temelde aşağıdaki alt stratejiler bulunur:
    • Gelişmekte Olan Piyasalar: Fon yöneticisi, Türkiye, Rusya, Brezilya vb. gibi gelişmekte olan ülkelerin piyasalarında, her türlü yatırım aracıyla yatırım yapar.
    • Sektör Bazlı: Fon yöneticisi, belirli bir sektörde tüm yatırım araçlarıyla işlem yapar. Hedge fonlara yatırım yapan kişiler yatırımlarını istedikleri anda geri alamamaktadırlar. Pek çok fonda, ilk yatırım yapıldıktan sonra belirli bir süre yatırılan tutar geri çekilememektedir. Bu stratejiye bir başka örnek olarak da teknoloji işletmelerine yapılan yatırımları gösterebiliriz. Hedge fon yöneticileri zaman zaman portföylerinin %50’sini yeni teknoloji geliştiren işletmelerin hisse senetleri üzerine yoğunlaştırabilmektedirler.[8]
Yukarıdan da anlaşılabileceği gibi hedge fonlar çok değişik stratejiler ile karlılıklarını arttırmaya çalışmaktadırlar. Bu stratejileri izlerken de ihtiyaç duydukları finansmanı her zaman fonun sermayesinden karşılamak yerine kaldıraç mekanizmasını kullanmaya gayret etmektedirler. Aşağıdaki tablodan da görülebildiği gibi kaldıraç kullanma oranı 2001 yılından itibaren gittikçe artmış ve 2006 sonunda %161’e kadar gelmiştir.

Hedge Fonların Kaldıraç Kullanma Oranı (Varlıkların %’si)

Yıl
%
% Değişim
1998
125
-
1999
159
27,20
2000
138
-13,21
2001
117
-15,22
2002
121
3,42
2003
141
16,53
2004
148
4,96
2005
155
4,73
2006
161
3,87
2007
150
-6,83





[1] McCrary, How to Create and Manage a Hedge Fund: A Professional’s Guide, s.13-14.
[2] Fıkırkoca, a.g.e., s.9-10.
[3] Alexander M. Ineichen, Absolute Returns: The Risk and Opportunities of Hedge Fund Investing, ABD, John Wiley and Sons, 2003, s. 251.
[4] Daniel A. Strachman, Getting Started in Hedge Funds, ABD, Wiley-IEEE, 2005, s.181.
[5] Strachman, a.g.e., s.181.
[6] Strachman, a.g.e., s.182.