6 Aralık 2022 Salı

“The Silo Effect” Book Summary

Dear Readers, 

Today I will be summarizing “The Silo Effect” book which was written by Gillian Tett. The book is about the silos which are found under several organizations that form barrier for the people to exchange information thus the companies fail to create more value than they can.

The process of classification is an intrinsic part of human brain that helps us to understand things easier and it makes us to remember the memories better. Since we are surrounded by several happenings, to react fast, the classification helps us a lot. 

However it may end up with undesired consequences if the classifications under the companies getting bolder and broader. Moreover, we use some patterns to organize our lifes but they are a function of nurture but not nature. 

During decades after the World War II most large organizations were running under great bureaucratic structures. But starting from 1990s, a new thinking was started to be applied to the companies. Management consultants were confident to tell the executives that it is better not to run the organizations under single grid but as a collection of different, enclosed, accountable units. The idea was about building silos which will have their own targets and will be more transparent, accountable and efficient. 

Sony has gone through this path but Apple rejected it. Steve Jobs’s opposition was mainly because of the people who will be dependant on the previous successes and will not be open for new ideas. After Jobs passed away, the successor Cook has continued this policy saying that “We don’t want separate P&Ls but one single P&L for the entire company.” 

Sony understood that they were not on the right track. They have made a CEO change and the new CEO started to build a structure which doesn’t depend on the silos. The most important success was with the PlayStation unit but the others didn’t follow them. He understood that the silos have created successful products before and this yields the staff to defend their silos more. 

In the UBS case, it was very hard to pass information between the departments which eventually resulted with no information sharing between the departments. 

After the start of the big mortgage crisis which began in 2008, the Queen Elizabeth asked a very simple question: “Why did nobody see the crisis coming?” Nobody had tangible answer for that. However, after serious inspections it was understood that lots of people had understood separate pieces of the picture, but nobody had been able to take an overview and see that a crisis coming. People were doing what they have paid for, but nobody could have seen the whole picture and join it up. 

Furthermore, the most important reason why the policy makers were so blind was the entire system was fragmented. Macroeconomists had looked at economic statistics but ignored the finer details of finance. Banking regulators had watched individual banks but didn’t look at the Nonbanks. Some financiers working in the private sector banks had been experts how the shadow banks worked, but they didn’t speak with economists in the central banks. 

Facebook after examining the problems in the silo based companies tried to expand their business not depending on silos. They understood that eventually they will come to a point where they must decide how they will grow. Before that, they tried to maintain the communication between the people in different departments. They knew that many Silicon Valley companies disappeared due to their rapid expansion. 

Although Facebook was a good example for defeating silos, they started to see themselves in danger due to being a single giant silo against other companies.

According to the book the silos can be broken down by using or applying the following ways:

The successful companies started to work with the people who are even working under silos can travel in a mental sense if not physical sense, that set people free from silos. If nothing else, it enabled them to imagine a different way of living, thinking and classifying the world. 

Some of the companies worked on more transparent and colliding architectures where the people run across each other. This had increased the engagement and interaction between them. 

They tried to apply Hackathons or Bootcamps where different people coming different functions become the same team member. 

The employees were put under rotation programs so that they begin to understand what the other department or unit stands for. 

The companies started to apply collaborative payment schemes whereby they didn’t force separate groups under the organization to compete with each other. 

The data sharing among the staff was increased so that they all started to benefit from data. The data owners didn’t continue to insist on resisting data sharing. This enabled everyone to interpret information.

Some of the companies assigned cultural translators (not accounting for more than 10% of the staff) who are able to move between specialist silos and explain to those sitting inside one department what is happening elsewhere. 

The companies started to question whether their classification systems on the organization were outdated or not. 

Lastly, they understood that as anthropology states there are always better ways or models where the humans can live. Therefore, the successful organizations always question to find better ways for them.

5 Aralık 2022 Pazartesi

“Çalışılmayan Bir Dünya” Adlı Kitaptan Notlar

Kıymetli okurlarım merhaba,

Makinaların hayatımıza girmesi ile birlikte, birçok fütüristin veya düşünürün çalışmalarında insanın ileride ne ile meşgul olacağını tartıştıklarını görüyoruz. Kimi zaman bazı düşünürler insanın mutlaka kendine bir çalışma alanı bulacağından bahsederken bazıları da insanın gereksiz hale bile düşebileceğini öngörüyorlar. Hangisinin doğru olduğunu bilmiyoruz fakat hepsinin kendi içinde bir doğruluk payı olabilir. Bu anlamda Daniel Susskind’in “Çalışılmayan Bir Dünya” adlı kitabından aldığım notları sizlerle paylaşmak istedim.

1890 büyük dışkı krizi New York ve Londra gibi büyük kentlerde önemli ölçüde problemlere neden oluyordu. Çünkü bu kentlerde at arabalarının her türlü ulaşımda kullanılıyor olması atlara olan talebi artırmış ve atların hep yollarda olması nedeniyle yollardaki at pisliklerini de dayanılmaz seviyelere ulaştırmıştı. Hatta sorun sadece at pislikleri değil, atların ölülerinin de yollarda sahipsiz şekilde çürümeye bırakılmasıydı. Görünen oydu ki ilerleyen zamanlarda yollarda metrelerce at pisliği veya ölüsü yer alacak ve bunları temizlemek imkansız hale gelecekti. 

Fakat sonra farklı bir şey oldu ve içten yanmalı motorun üretimi ve bunun hızlıca araçlarda kullanılması ile birlikte 1920’lerde yollarda neredeyse at kalmamış, sadece motorlu araçlar seyretmeye başlamıştı. 

At bir anlamda emekliye ayrılmış, yerini makinaya teslim etmişti. Amerikalı ekonomist Wassily Leontief yazdığı bir makalede makinanın zamanında atlara yaptığını yakın bir zaman sonra insanlara da yapacağını ileri sürmüştür. Kısacası arabalar ve traktörler atlar için ne anlama geliyorsa robotlar da insanlar için aynı anlama geliyor olabilir. 

Leontief yalnız da değildi. Kendisinden yaklaşık 50 yıl önce ünlü İngiliz ekonomist Keynes teknolojik işsizlik kavramından bahsetmişti. Teknolojinin ilerlemesi ile birlikte işsizlik ortaya çıkabileceği gibi çalışılan saat sayısı da azalacak, insanlar çok daha fazla boş zaman bulabileceklerdi. Keynes bu görüşünde hatalı sayılmaz. Çünkü günde 15 saat çalışan işçiler günümüzde günde 12 saat hatta günde 8 saat çalışır hale gelmişlerdir. Belki bu noktada Keynes‘in 1930 yılında ileri sürdüğü yüz yıl içerisinde günde 3 saat çalışma hedefinin bir hayli gerisinde olabiliriz. Fakat makinalarla birlikte çalışmaya alışan insanoğlu bundan yüz yıl öncesine göre hem daha az çalışmaktadır hem de işsizlik oranları yüz yıl öncesinden çok da farklı değildir. 

Keynes yaptığı tanımamada ise şöyle demektedir: “Teknolojik işsizlik işgücünün ekonomik kullanım yöntemlerini keşfetme hızımızın, işgücünün yeni kullanım alanlarını bulma hızımızı aşması durumunda gerçekleşir.”

İnsanların teknolojiden korkmaları son yüzyıl içinde meydana gelmiş değildir. 19. yüzyılın başında dokuma tezgahlarını tahrip eden işçilerden dolayı İngiliz parlementosu bir yasa çıkartıp makineleri tahrip etmenin idam ile cezalandırılacağını söylemişti. Hatta kısa bir süre içinde birkaç kişi yargılanarak idam edilmişti. Ertesi yıl ceza hafifletilerek Avustralya’ya sürgüne çevrildi.

Hatta 19.yy başında David Ricardo daha önceki görüşünü değiştirerek makinaların insanların yararına değil zararını olacağını ifade etmişti. Fakat başka ekonomistlere göre, makinalar daha fazla ürettikçe insanlar da daha fazla tüketecekler, böylece toplam ekonomik büyüklük artacak ve insanlar daha fazla gelire ulaşabileceklerdir. Bu sebeple makineleşmenin bir olumsuz yanı yoktur. Günümüze kadar da bunun böyle olduğunu ifade edebiliriz. 

Örneğin bankacılıkta sıklıkla kullanılan ATM lerden bahsedebiliriz. ATM lerin devreye girmesi ile gişe görevlileri para ödeme ve alma noktasında daha serbest kalmış fakat diğer taraftan müşterilerine yüz yüze destek vermek ve finansal danışmanlık yapmak gibi başka alanlara da yönelmeyi başarmışlardır. Bu da şubeye gelenlerin daha iyi hizmet almasını sağlamış ve bankaların müşteri sayısını artırmıştır.

Makineleşme vasıflı işçi ile vasıfsız işçi arasındaki uçurumu da ortadan kaldırmıştır. Buna göre bir makine ile çalışan vasıfsız bir işçi, bir vasıflı işçi kadar hatta onun ötesinde üretim yapabilmektedir. Bu durumda vasıflı bir işçiye gerek yoktur. İşte bu noktada yıllarını bir iş öğrenmek için geçirmiş olan bir işçi makinenin devreye girmesi ile tamamen gereksiz hale düşebilir.

Makineleşmenin olumlu olduğunu düşünenler ise bazı örneklerle teknolojik iyimser olarak görünmeye çalışıyorlar. Örneğin 1950 verilerinde sıralanan 271 meslekten sadece asansör operatörlüğünün otomasyon yüzünden ortadan kalktığını görebiliyoruz. Dolayısıyla gelecekteki teknolojiler giderek daha fazla rutin görevlerde yer alan insanları ikame ederken geriye kalan rutin olmayan görevlerde de insanlara destek olacaklardır.

OECD tarafından yapılan araştırmalarla belirlenen otomasyona geçilmesi en kolay olan işlere daha çok yoksul ülkelerde rastlanmaktadır. Hatta ülkelerin içinde bile çok farklı durumlar göze çarpabilmektedir. Örneğin İspanya’da otomasyona geçebilecek olan işler ile geçemeyecek olanlar arasında 12 puanlık bir fark varken Kanada’da bu sadece %1’dir. Bu durumda makinalaşma ile birlikte yoksul ülkelerin diğerlerinden daha fazla etkileneceğini düşünebiliriz.

Diğer taraftan işgücünün düşük maliyetli olduğu ülkelerde ne kadar verimli olursa olsun pahalı bir makine satın almak ekonomik açıdan pek mantıklı olmayabilir. Bu mantık kimilerine göre temizlik, kuaförlük ve garsonluk gibi düşük maaşlı işlerde otomasyon riskinin neden düşük olduğunu açıklar. Bu meslekler sadece rutin olmayan görevler gerektirmekte kalmaz aynı zamanda düşük ücretli mesleklerdir. Buna bir örnek verelim. Günümüzde arabaların büyük kısmı el ile yıkanıyor. Araba yıkama dünyasındaki otomasyon süreci neden geri vitese taktı? Yapılan araştırmalar bunun nedenlerinden birinin göçmenler olduğunu söylüyor. 2004’te 10 Doğu Avrupa ülkesi Avrupa Birliği’ne üye oldu ve bu ülkelerden İngiltere’ye gelen göçmenler düşük maaşlı işlerde çalışmaya başlayarak daha verimli olan araç yıkama sistemlerinin önünü kesti. 

İktisat tarihinin en büyük gizemlerinden biri, sanayi devriminin neden Fransa ya da Almanya’da değil de İngiltere’de gerçekleştiğidir. İktisat tarihçileri bunun sorumlusunun nispi maliyetler olduğunu söyler. O dönemde İngiliz işçilere ödenen maaşlar diğer ülkelere oranla çok daha yüksek, enerji maliyetleri ise çok daha düşüktü. İşgücünden tasarruf edilmesini sağlayan bol ve ucuz yakıtlarla çalışan yeni makinaların kurulması, diğer ülkeler açısından değil ama İngiltere açısından mantıklıydı.

Antik Yunan Şairi Arhilohos şöyle der: “Tilki birçok şeyi bilir ama kirpi önemli tek bir şeyi bilir.” Buna göre bir yığın konu hakkında pek az şey bilen insanlar (tilkiler) ile bir konu hakkında çok şey bilen makineler (kirpiler) karşı karşıya geliyor. İnsanlar pek çok şey hakkında az şey bilirken makineler veya yapay zeka bir şey hakkında her şeyi bilmektedir. O sebeple bildiği konuda insanlardan daha iyi olabilmektedir. 

Yapay zekanın insanların ifade edemediği tanımlanamaz kuralları ortaya çıkardığını biliyoruz. Makineler zımni kuralları anlaşılır hale getirerek rutin olmayan görevleri rutin görevleri dönüştürüyor. Ancak bundan daha önemli olan şey, birçok makinenin artık insanların uyguladıkları kurallarla alakası olmayan yepyeni kurallar geliştiriyor olmasıdır.

Teknolojinin hayatımıza girmesi ile birlikte işini kaybeden insanlar olacaktır. Bunun temelde üç nedeni vardır. Bunlar; beceri uyuşmazlığı, kimlik uyuşmazlığı ve konum uyuşmazlığıdır. Beceri uyuşmazlığı yeni teknoloji ile birlikte çalışan insanların bunu kullanabilme becerilerinin yeterince olmamasıdır. Kimlik uyuşmazlığı ise nitelik açısından kendi kimlikleri ile uygun olup olmadığını sorgulayan insanların yeni işleri kabul etmemesidir. Örneğin gençlerinin yaklaşık %70 inin üniversite mezunu olduğu Güney Kore’de kendilerine teklif edilen işlerde çalışmaya hevesli olmayan bir gençlik görmekteyiz. Son olarak da konum uyuşmazlığı vardır. Tahmin edilebileceği gibi mevcut işlerin farklı coğrafi bölgelerde olması insanların gerekli beceriye veya isteğe sahip olmalarına rağmen bu işe gidebilmek için taşımalarının gerekmesi bunu mümkün kılmamaktadır. 

Teknolojinin işsizlik yaratacağı fikrine karşı olanlar hep pastanın büyüyeceğini ve herkesin bundan fayda göreceğini söylerler. Oysa İngiltere’de tarım sektöründe bu böyle olmamıştır. 1860’tan bu yana reel üretim beş katına çıkmasına rağmen çalışan sayısı %90 azalmıştır. 

Diğer taraftan makineleşme ile birlikte insan işgücü ucuzlayacaktır. Bu da insanların talep ettikleri ücreti geriye çekmeleri ile birlikte işverenler tarafından makinelere değil insanlara bir kayış olmasını sağlayacaktır. Bu durumda atların başına gelen insanların başına gelmeyebilir. Çünkü atların becerisi tükenmişti. Onlara koşmak veya sürmek dışında iş veremezsiniz. Oysa insanlar yeni beceriler edinebilir ve bunları iş hayatlarında kullanabilirler.

Hatta insanlar bugün bile insan emeğinin olduğu işlere daha fazla değer atfetmeye başlamışlardır. Örneğin bir barista tarafından hazırlanan bir kahve yerine bir makine tarafından hazırlanan kahveyi tercih etmemeleri daha olasıdır. Belki bundan birkaç yıl sonra bir sosyal insiyatif olarak tüketiciler, insan emeğinin olduğu ürünleri tüketmeyi daha fazla tercih edebilirler. Böylece insanların kendi kendilerine destek vermeleri sağlanabilir.

Yukarıda anlatılanların tümünün yanında hükümetlerin çok yoğun bir işsizliğe izin vereceklerini de düşünemiyoruz. Özellikle işsizlik ile çalkalanan ülkelerde hükümetler değişebilmekte ve Hitler gibi diktatörler ortaya çıkabilmektedir.

İki tür sermaye vardır. Bunlardan birincisi belirli bir anda bir ülkenin vatandaşları ve devletinin sahip olduğu piyasada alınıp satılabilen her şey anlamına gelen bildiğimiz anlamdaki finansal sermayedir. Fakat bir de beşeri sermaye vardır ki o da insanların yetenekleri ve becerileri ile birlikte ekonomiye kattıkları toplam faydadır. Bu anlamda insanlara eğitim yoluyla yatırım yapabilir, onların özel becerileri açığa çıkartılabilir ve bundan dolayı ülkeleri ve işletmeleri için ekonomik değer oluşturabilirler. 

Dünyanın her tarafında ekonomilerin büyük kısmı daha zengin ancak daha eşitsiz hale geliyor. Bu durumun temel sorumlusu ise teknolojik gelişmelerdir. Her ne kadar ekonominin büyümesi zengin veya fakir herkesi olumlu etkilese de zenginler zenginliklerine daha fazla mal katarken yoksulların ise bundan pek fazla faydalanamamaktadır. Başkan Kennedy meşhur “Yükselen dalgalar tüm tekneleri kaldırır.” sözüyle ekonomideki büyümenin toplumdaki herkese yarar sağlayacağını kast etmişti. Ancak gözden kaçırdığı nokta ise yeterince güçlü bir dalganın teknesi olmayanların boğulmasına yol açacağıydı. 

Peki, teknoloji işsizlik oluşturacaksa bundan kaçınabilmek için ne yapmak gerekmektedir? 

İnsanlar bu soruya en kestirme yoldan eğitim şeklinde cevap veriyorlar. Eğitimde öyle bir noktada olmalı ki insanlara rutin işleri değil rutin olmayan işleri öğretmeli. İnsanlara ne öğretirsek öğretelim eldeki materyali makinaların sahip olmadığı insani becerilerden yararlanacak şekilde ele almamız gerekmektedir. Teknolojinin hızlı geliştiği ve değiştiği bilindiğine göre insanların hayatlarının her aşamasında yeni eğitimler almak noktasında hazır olmaları gerekmektedir. Diğer taraftan eğitime tepkiler de yok değildir. Özellikle üniversiteyi yarım bırakmış hatta hiç üniversiteye gitmemiş insanların daha sonra kurdukları girişimlerinin dünya çapında başarılı olması üniversite eğitiminin sorgulanmasına sebep olmuştur. Hatta birçok insan üniversitelerin değer katma konusunda değil yetenekli insanları tespit etme konusunda başarılı olduğunu söylemektedir.

Diğer bir çözüm ise devletin işini kaybedenlere destek olmasıdır. Beveridge raporu olarak bilinen 1942 tarihli raporda, “İş sahibi olanlar, çalışamayanlara ve çalışacak durumda olan ancak geçici bir süreliğine işsiz kalanlara destek olmakta kullanılacak bir sandığa katkıda bulunacaktır. İşsizler bu sandıktan yardım aldıkları süre boyunca mesleki eğitim alacaklardı.” Bu rapor daha sonra birçok sosyal güvenlik paketiyle uygulamaya konuldu fakat yine de toplu bir teknolojik işsizliğe katkı verecek düzeyde bir reform içermiyordu. 

Bir başka çözümde de insanı ikame eden robotların vergilendirilmesi gündeme getirilmiştir. İşveren nasıl çalıştırdığı insan için vergi ödemek zorunda ise çalıştırdığı robotlar için de aynısını yapmalı ki insanlar haksız bir rekabetin içinde kendilerini bulmasınlar.

Konuşulan bir başka çözüm de devletin çalışsın veya çalışmasın herkese bir gelir sağlamasıdır. Buna evrensel temel gelir (ETG) denmektedir. Bu aslında yeni bir çözüm değildir ve ilk taslağı Thomas Paine tarafından 1796 yılında gündeme getirilmiştir. Bu gelire sahip olabilmek için o ülkenin vatandaşı olmak gerekmektedir. Aksi takdirde insanlar evrensel temel gelir prensibi ile çalışan ülkeye gelirler maaşlarını alırlar ve ülkelerine geri dönerler. ETG’ye getirilen en yoğun eleştiri ise insanları çalışmamaya teşvik edeceğinin düşünülmesidir. Buna göre devlet desteği çalışma isteğini ortadan kaldıracak, çalışanları daha az çalışmaya, işi olmayanları da evlerinde oturmaya teşvik edecektir. Bunun için de insanlardan ETG kapsamına girerlerse ekonomik anlamda katkı yapamasalar bile bunun yerine kendilerinden sosyal bir katkı beklenebilir. Bunlar entelektüel veya kültürel uğraşlar ya da diğer insanların bakımı veya onlara destek olmak olabilir.

ETG konuya sadece ekonomik açıdan bakmaktadır. İnsanların çalışıyor olması sosyalleşmelerini sağlamakta ve hayatlarına anlam katmaktadır. İnsanlar sadece evlerine gelir getirebilmek için değil dışarıda bir işi başarabilmek için de çalışıyorlar. O nedenle teknolojik işsizlik insanların hayattan soğumalarına, psikolojik problemler yaşamalarını neden olabilir.

Alfred Marshall “insan yapacak bir iş, aşacak bir güçlük bulmazsa kısa sürede yozlaşır” der ve ekler “Akıl ve beden sağlığı için yorucu işler yapmak gerekir.” Ona göre çalışmak sadece para kazanmakla değil yaşamın bütünlüğü ile ilgili bir şeydir. 1929 ekonomik krizi o ana kadar insanların yaşamış olduğu en derin ekonomik sarsıntıydı. 1929 yılında kütüphaneden kişi başına ortalama 3,23 kitap alınırken bu sayı 1931’de 1,6’ya inmişti. İnsanlar siyasi parti üyeliğini bırakmışlar, kültürel etkinliklere katılamaz olmuşlardı. Sadece bir yıl içinde spor kulübünün üye sayısı %52, müzik kulübün üye sayısı %62 azalmıştı. İşsiz insanlar her zamankinden daha ağır yürüyor, daha sık duruyorlardı. İş Freud’a göre sosyal düzenin kaynağı, Weber’e göre kutsal bir inanç, Jahoda‘ya göre ise hayata kural getiren ve yön veren bir şeydi. Bu da insanların sosyal hayattaki anlam arayışına katkı sağlıyordu. 

İş sadece çalışanın hayatına anlam katmakla kalmaz, başkalarına anlamlı bir yaşam sürdüğümüzü göstermemize, sosyal statü ve saygınlık kazanmamıza olanak tanımak gibi önemli bir sosyal boyutu içerir. Bu nedenle işsizlerin daha fazla depresyona girmesinin, utanç hissi ile yaşamasının ve intihar oranlarının çalışanlara göre 2,5 kat daha fazla olmasının nedenlerinden biri budur.

Görüldüğü gibi teknolojik işsizliğe tam olarak bir çözüm bulunduğu söylenemez. ilerleyen zamanlarda bunları sıkça konuşacağa benziyoruz. Hepinize iyi okumalar dilerim. 

29 Ekim 2022 Cumartesi

Buyology Adlı Kitaptan Notlar

Merhaba sevgili okurlarım,

Bazı kitaplar vardır bir süre sonra tekrar okumak istersiniz. Ben de bundan yaklaşık yedi yıl önce okuduğum Buyology adlı kitabı tekrar okuyup içinde aldığım notları sizlerle paylaşmak istedim. 

İnsanın karar alma davranışı beni çok etkiliyor. Rasyonel davranması beklenen insanın her kararında böyle davranmaması birçok biliminsanını bu noktada araştırmaya yöneltmiş. Buyology’i yazan Martin Lindstrom da bunlardan biri. Şimdi gelin hep beraber aldığım notlara bakalım.

İnsanların göğüslerinde çeşitli markaların isimlerini taşımasını anlamak güç. Onların bize para vermesi gerekirken bizim onlara para verip bir de onların kocaman logolarını üzerlerimizde taşımamız çok anlamsız. 

Nöropazarlama kavramı, yaşamlarımızda her gün aldığımız satın alma kararlarına yön veren bilinçaltı düşünceler, arzular veya duyguları ortaya çıkarmak için bir anahtardır. Bu kavramı öğrenmeye çalışan ve kullanan birçok şirket vardır. Bu şirketler belki de etik dışı olarak tüketicilere ürünlerini daha fazla satmak için çeşitli yöntemler denemektedir. Bunları anlamak için kitaptaki örnek ve deneylere göz atmakta fayda var.

Bu deneylerden birinde sigara paketlerinin üzerinde yer alan çeşitli fotoğraf veya uyarıların sigara kullanımı üzerinde etkisi olup olmadığı araştırılmış. Buna göre belirtilen resim ve uyarıların hiçbir olumlu etkisinin olmadığı ortaya çıkmış. Hatta bu fotoğraflar sigara içenlerin beynindeki arzu noktası olarak bilinen akumben çekirdeği denilen bölgeyi uyarıyordu. Bu bölge vücut bir şeyi arzuladığında ışımaya başlayan uzmanlaşmış nöronlar zinciridir. İlgili bölge bir kez uyarıldığında tatmin olmak için sürekli daha yüksek dozlara ihtiyaç duyar. Bu sebeple bu uyarıların insanları daha fazla sigara içmeye özendirdiği ortaya çıkmış.

Pepsi firması bir tadım testi yapar. Deneklere birinde Pepsi Cola, diğerinde ise Coca Cola yer alan bardaklar uzatılır. Hangi markayı denediğini bilmeyen insanların yarısından çoğunun Pepsi Cola’yı tercih ettiği anlaşılmış. Bu her ne kadar Pepsi yetkililerini sevindirse de sonuçlar itibariyle Coca Cola pazar payında lider olmayı sürdürüyor. Bunun sebeplerinden biri birer yudum alınan tadım testlerinde daha şekerli olan Pepsi Cola’nın gönüllülere daha şekerli gelmesi şeklinde açıklanmış. Çünkü bir bardak içildiğinde Coca Cola şeker dengesini daha fazla koruyabiliyor. İkinci neden ise Coca Cola’nın içecek reklamı değil, iyi anları hatırlatan reklamlar yapmasıydı. Bunu sanıyorum Türkiye’deki reklamlardan da rahatlıkla anlayabiliriz.

Yukarıda belirtilen testin ikinci aşamasında deneklere hangi ürünü tükettikleri de söylenmiş. Bu şekilde tadım yapanların %75’i Coca Cola’yı tercih edeceğini belirtmiş. Sonrası daha da ilginç. Markanın ismini bilip de deneyenlerin beyinlerinde duygusal bölgenin daha fazla harekete geçtiği ve deneklerin akılcı düşünme ile (daha güzel tat) duygusal düşünme (daha güzel bir yaşam) arasında çatışma yaşadığı belirlenmiş. Buradan da anlaşılıyor ki bizi duygular aracılığı ile yakalayan markalar bizde belki itiraf edemesek de büyük bir sadakat oluşturuyor. 

Özellikle 20.yy ın ikinci yarısında yükselişe geçen davranışsal iktisat da bunu söylüyor. İnsanlar rasyonel finansal kararlar almaktan çok duygusal kararlar alıyorlar. Çünkü beynin büyük kısmı bilinçli düşünmeden çok otomatik süreçlerin hakimiyeti altındadır. Kısa sürede verdiğimiz kararların birçoğunun altında duygular yer alır.

Bu durumda reklamlar önemli oluyor diye düşünebilirsiniz. Evet kesinlikle öyle ama bir sorun var. 1965 yılında sıradan bir tüketici izlediği reklamların üçte birini aklında tutabiliyordu. 1990’da bu oran %8’e, 2007’de ise sadece %2’ye indi. Belki farketmediniz ama bunu siz de yaşıyorsunuz. Örneğin dün akşam gösterilen bir araç reklamı. Bir araç hızla manzarası şahane olan bir yolda ilerliyor, kavşaklardan güzelce geçiyor ve geride bir toz bulutu bırakıyor. En sonunda da markanın ismini ve değer önerisini görüyorsunuz. Fakat işin kötü tarafı bu tarz reklamları tüm araç markaları yapıyor. Bunları birbirinden ayıramıyorsunuz. Yani Toyota’nın reklamı Renault ile karıştırılabiliyor. 

Bu sebeple reklamlar yerine artık daha çok marka yerleştirmeleri görüyoruz. ABD’de düzenlenen bir yarışma programına Coca Cola ürün yerleştirme yapar. Ford ise klasik reklamlar ile programda var olmaya çalışır. Coca Cola ustaca yerleştirilmiş bardaklar, kola şişesini andıran koltuklar, kendi rengini andıran duvarlar gibi tasarım ögeleri ile programla bütünleşir. Oysa Ford bunları düşünmeyip her zaman yaptığı reklamlar ile programda yer alır. Program sonrasında Coca Cola’nın bilinirliği artarken Ford’un ise pazar payı kaybettiği anlaşılmış. 

Başkasında gördüğümüz ve beğendiğimiz kıyafet, cep telefonu, kulaklık vb. Ürünleri alma eğiliminde olduğumuzu kabul etmemiz lazım. Bunun sebebi beynimizde yer alan ayna nöronlardır. Bu hücreler karşıdaki o ürünü kullanırken ne hissediyorsa onu hissetmemizi sağlar. Başkası gülerken neden güldüğümüz, başkası acı çekerken neden üzüldüğümüz, başkası esnediğinde neden esnekliğimizi merak ediyorsanız bu hücrelerin sorumlu olduğunu söyleyebiliriz. Hatta başta itici bulduğumuz (örneğin Crocs terlikler) bir ürünü etrafımızda çokça görünce biz de denemek isteriz. Böylece satın alma kararlarımızda ayna nöronlar fazlaca etkili olur.  Bu nöronlar tek başına çalışmazlar. Başkasında gördüğümüz ve beğendiğimiz bir ürüne biz de sahip olursak nasıl bir keyif yaşarız düşüncesi ile dopamin hormonu salgılanır. Böylece özellikle mağaza içerisinde hızlıca duygusal bir karar veririz ve ürünü düşünmeden satın alırız. Sonra dışarı çıktığımızda mantıklı düşündüğümüzde keşke almasaydım deriz ama iş işten geçmiştir. 

Yapılan bir deneyde bir grup yaşlıya bazı sözcükler gösterilmiş. Olumlu sözcükler gösterilenlerin %10’unun yürüyüşlerinde düzelme görülmüş. Bu da olumlu sözcüklerin hayatımızı nasıl olumlu etkilediğini gösteriyor. Diğer taraftan olumlu sözcükler ve gülen yüzler satın alma kararları vermemizi sağlayabilir. Yapılan bir markalama çalışmasında Parfüm şişelerinin üzerinde yer alan ve birçok insanın bilmediği şehir isimleri, hepimizin tatile gitmek için can attığı Paris, Roma, Londra gibi isimlerle değiştirilmiş. Yapılan işlem sonucunda insanların daha çok satın almaya başladığı görülmüş.

Çalınan müziklerin veya sesli ikazların da hareket tarzımızı değiştirdiğini biliyoruz. Örneğin mağaza içinde çalınan sakinleştirici müzikler satın alma davranışımızı olumlu etkiliyor. Yaya geçitlerinde (Hollanda’da uç örneği var) yer alan ve süre azaldıkça hızlanan uyarılar yayaların daha hızlı hareket etmesini sağlıyor. 

Başta televizyonlar olmak üzere dünyanın hemen her yerinde sigara firmalarına getirilen reklam yasaklarının ardından bu firmalar nöromarketing çalışmalarına başladılar. Böylece içerisinde sigara içilebilecek bir mekana girdiklerinde tüketiciler sigara firmalarını hatırlatan renklerde bar düzenleri, özel tasarımlı mobilyalar, küllükler, yer döşemeleri görebiliyorlar. Akıllarına da hemen ilgili firma gelebiliyor. 

Bir İngiliz tütün firması 1997 yılında uygulanmaya başlanacak tütün yasağının arefesinde, yayınladığı tüm reklamlarda logosunu mor bir zemin üzerine yerleştirmeye başlamış. Yasak başladığında şirket marka isminden veya sigaradan tek söz etmeden sadece bu mor zemini kullanarak otobanlarda bilboard reklamı yapmış. Daha sonra yapılan bir araştırmaya göre çoğu tüketici nedenini bilmemesine rağmen bu firmanın ürünlerini aldığını söylemiş. 

Yine sigara üzerinden devam edelim. Hepimizin bildiği kamu spotları vardır. Burada sigaranın zararları anlatılır. Bu tarz spotlar sigara tiryakilerine gösterilmiş. Bunun sonucunda sigara tiryakilerinde bir isteksizlik oluşacağı yerde izledikleri spotlarda yer alan keyifli ortamlardan etkilenerek canları daha fazla sigara çekmiş. 

Ritüellerin de tüketimimiz üzerinde önemli bir etkisi var. Örneğin Guiness marka bira firmasının yaptığı çalışma. 1990’ların başında bu firma pazarda kan kaybetmekteydi. Çünkü biranın köpüğü bardakta uzun süre kalmakta ve bardağın yüzeyinin durulması için 10 dakika beklemek gerekmekteydi. Zamanın önemli olduğu bu zamanlarda tüketiciler başka firmalara yönelmekteydi. Sonra firmanın aklına bir şey geldi ve şöyle dedi: “Sabredenler iyi şeyleri hak ederler. Kusursuz bir bardak 119,53 saniyede dolar.” Sonra Guiness satışları artmaya başladı. 

Ritüeller veya batıl inançların üzerimizde şöyle bir etkisi var. Bunlar ile birlikte kontrolün bizde olduğuna inanmaya başlıyoruz. Bu da bizi psikolojik açıdan rahatlatıyor. Talih kurabiyesinden çıkan rakamlarla Loto oynamak, havuza para atıp terfi beklemek gibi batıl inançlar ne olursa olsun bizim konuya olan güvenimizi olumlu etkiliyor. Bunun tersi de olabiliyor. Ayın 13’üne gelen bir cuma günü trafik kazaları Londra’da %51, Almanya’da ise %32 artmış. Fakat buna sebep olan günün şanssız bir gün oluşu değil, buna inananların içinde bulundukları endişeli ruh haliymiş.

Dini inançlarımızın da tüketim davranışımız üzerinde önemli bir etkisi vardır. Örneğin İsrail’den ABD’ye kutsal toprak taşıyan bir şirket önemli hacimlerde satış yapabilmişti. Bunun yanında İrlanda göçmenlerine yönelik olarak İrlanda toprağı getiren şirket de özellikle kendi toprağında gömülmek isteyen İrlandalılar için bir değer önerisinde bulunmuştu. 

Dini inançlarımız farklı olsa da on noktada benzer davranışlar içine girebiliyoruz. Bunlar; aidiyet duygusu, net bir vizyon, düşmanlara karşı güçlü olma, duyulara seslenme, öykü anlatımı, ihtişam, inanç yayma, simgeler, gizem ve ritüeller. 

Örneğin gizem konusunda biraz bahsedelim. Coca Cola’nın gizli bir formülü olduğu ve bunun sıkıca korunduğu hep anlatılagelmiştir. Ayrıca Nike’ın logosunun hiçbir logoyu beğenmeyen kurucusunun kendisine teklif edilen herhangi bir logo ile değil de boş bir alana attığı “tik” işareti ile ortaya çıktığı söylenmektedir. Hatta bir örnek de bir yanlışlık sonucu Hindistan’da meydana gelmiştir. Unilever’de çalışan bir yetkili şampuanların üzerine tamamen şaka yollu “X-9 Faktör içermektedir” yazmıştır. Bunlar bir yanlışlık sonucu tüm ülkeye gönderilmiştir. Daha sonra yanlışlığı düzeltmek isteyen firma şampuanlar tüketilince bu ibareyi kaldırır. Fakat tüketiciler isyan ederler. X-9 Faktör her neyse onu geri istemektedirler. Oysa bunun hakkında hiçbir fikirleri yoktur. 

Güçlü markaların beynin bellek, duygular, karar alma ve anlamlandırma ile ilgili bölgelerini zayıf markalara göre daha fazla hareketlendirdiği anlaşılmıştır. İlginç olan, dinsel ögeler gösterilen inanç sahibi insanlarda da bu bölgelerin hareketlenmiş olmasıydı. Buradan yola çıkarak güçlü markaların sanki birer dinmiş gibi insanları etkilediği anlaşılmıştır. 

Birçok lastik markası vardır. Bunların hepsi neredeyse birbirinin aynısıdır ve benzer değer önerileri taşırlar. Fakat siz gidip bunlardan sadece bir tanesini seçersiniz. Bunun sebebi markanın kullandığı semantik imleçlerdir. Örneğin Michelin’in şişme adamı hem şirin hem de darbelere karşı dayanıklı mesajını vermektedir. 

Yazar bir bankanın şubelerinin pembeye boyanmasını teklif ettiğini söylüyor. Bunu yapan bankanın başarılı olduğunu ifade ediyor. Çünkü insanlar küçüklüklerinde para biriktirmek için kullandıkları pembe şişman domuzları hatırlamışlar. 

Hareketli caddelerde ışıklı panoların yer aldığını görmüşsünüzdür. Markaların logolarını gözünüzün içine girebilecek gibidir. Oysa araştırmacılar bu kadar yoğun görsel yüklemenin sadece insanların gözünü parlatmaya yaradığını, ürün satışlarına etkisinin olmadığını keşfettiler. Bunun yanında görsel imajlar ses ya da koku ile eşleştiğinde çok daha fazla etkin olabiliyor. Hepimiz çocukluğumuzda kokladığımız bir kokuyu hemen hatırlarız. Ya da eskiden gösterimde olan reklamlar bizi duygusal anlamda yakalar. Benim aklıma “Bisküvi denince akla hemen onun adı gelir. Eti, Eti, Eti…” jingle ı geldi. Hepimiz çocukluğumuza dönmez miyiz?

Ses oldukça önemli bir duygu oluşturucudur. Bunun için cipslerin en iyi çıtırtıyı çıkarması amacıyla deneyler yapılmaktadır. Araçlardaki kapı kapanma seslerini düşünün. McDonalds’taki pipetin kola bardağına girerken yaydığı gıcırtılı aklınıza getirin. Hepsi zihnimizde o marka veya eylemle bir bütün oluşturuyor. Ses sadece marka ile bir etkileşim oluşturmuyor aynı zamanda insan faaliyetlerinin de düzenlenmesine yardımcı oluyor. Yukarıda bunlardan biraz bahsetmiştik. Klasik müziğin Kanada’da parklarda ve metro istasyonlarında suç oranını azalttığı tespit edilmiş. Londra’da da metrolarda kapkaçın azaldığı belirlenmiş. 

Kaç yaşında olursanız olun, Johnson Bebe şampuanını kokladığınızda bebekliğinize gidersiniz. Belki de bunu farketmezsiniz. Çünkü tüm duyularımız arasında en derinlere inen koku duygusudur. Mağaza yöneticileri taze ekmek veya çörek kokusuna dayanamayacağımızı bilirler. O sebeple birçok hipermarkette fırın vardır. Bu bizim karnımızı acıktırır ve hiç almayacağımız ürünleri satın alırız. 

Bir diğer önemli konu ise insanlara bir marka ile ilgili soru sorulduğunda verdikleri yanıtların beyin faaliyetleri ile tutarlı olmamasıdır. İnsanlar belli bir markayı satın alacaklarını söylerlerken beyin faaliyetleri ise farklı bir markaya ilgileri olduğunu göstermiş. Bu da insanlara anket yapmanın çok da yararlı olmayacağını bize ifade ediyor. 

Ünlü insanların reklamlarında yer alması firmaların satışlarını artırmaya yetiyor mu? Pek olmuyor. İnsanlar daha çok kendileri gibi olduğunu düşündükleri insanların tanıttığı markaları alma eğilimini gösteriyorlar. 

Lüks malların satın alınmasında yazının en başında belirtilen akumben çekirdeği faaliyete geçip bir ödül beklentisi içine giriliyor. Diğer taraftan mantıklı karar almaya çalışan beyin parçasında da bir ışıma görüntüleniyor. Bu da duygusal karar ile mantıksal karar arasındaki çatışmayı gösteriyor. Fakat daha sonra lüks malda önemli bir indirim olduğunda karşıtlık azalıyor ve satın alma mantıklı hale geliyor. 

Fakat indirim yapmak öyle kolay bir şey değil. Araştırmalar bir markanın bir markanın bir kez indirim yaşanması sonrası yeniden eski değerine gelmesi için yedi yıl geçmesi gerekiyor.

28 Ekim 2022 Cuma

“Değişen Beynim” Adlı Kitap Özeti

Merhaba kıymetli okurlarım,

Bugün Sinan Canan tarafından yazılmış olan “Değişen Beynim” adlı kitaptan aldığım bazı notlarımdan bahsetmek istiyorum. Kitap beyin üzerine yazılmış hakikaten güzel eserlerden bir tanesi. O sebeple alıp okumanızı önemle tavsiye ederim.

Kitapta genel olarak insan beyninin ne kadar mükemmel olduğu ve bizim bunu keşfetme noktasında ne kadar yavaş ilerlediğimiz konusu ele alınıyor. İnsan beynini oluşturan parçalar, beynin faaliyeti ve dışarıdaki olayların beyin üzerindeki etkileri gibi konular oldukça ilgi çekici.

Özellikle karşılaştığımız olaylar çerçevesinde zihnimizin nasıl bir düşünme sistemi içine girdiği ve bunların etkisi altında karar alma mekanizmamızın nasıl ilerlediği konuları oldukça ilgimi çekiyor. Şimdi aldığım notlara birlikte bakabiliriz:

Öncelikle eğitim konusu ile başlayalım.

Yapılan bir deneyde fare yavruları iki ayrı kafese konuluyor. Kafeslerden biri standart bir kafes iken diğeri oyuncaklarla zenginleştirilmiş bir kafes oluyor. Bir süre sonra yapılan değerlendirmeye göre oyuncaklarla zenginleştirilmiş olan kafeste büyütülen hayvanlar diğer farelere göre zeka testlerinde daha üstün çıkıyorlar. Yol ve yön bulma, strese dayanıklılık gibi testlerde de daha üstün başarılar sergiliyorlar. 

Bakıcıları tarafından sevgi gösterilen yavru farelerin daha hızlı ve sağlıklı büyüdüğü, kanser ve enfeksiyon gibi sağlığı tehdit eden durumlara karşı daha dayanıklı oldukları biliniyor.

Eğitimdeki en önemli sorun insanların yaşlara göre gruplara ayrılmasıdır. Günümüzde herkesin beyin gelişiminin farklı seyir izlediğini ve yaşın asla belirleyici olmadığını kesin olarak biliyoruz.

Eğitim bireysel bir iştir. Öğrencileri standart testlere tabi tutmak, insana koyun muamelesi yapmakla eşdeğerdir.

Beynimiz duygusal olarak bağlantı kurmadığı hiçbir şeyi kayıt altına almaz. Öğrenmemizin ve dünyayla iletişim kurmamızın temelinde duygular yatar.

Eğitimin büyük çoğunluğu teknik bilgilerin öğretilmesinden oluşuyor. Harekete ve yaratıcılığa dair bütün uğraşlar ise yan ders veya boş zaman değerlendirme gibi görülüyor.

Sanayi devrimi dönemi için tasarlanan ve belli meslek kollarına kalifiye eleman yetiştirme mantığına dayalı eğitim, hiçbir zaman insanın zihinsel gelişimine uygun olarak tasarlanmamış ve insanın bilişsel zenginliğini dikkate alacak bir vizyona sahip olmamıştır.

Doğuştan gelen reflekslerimiz nelerdir, bir de ona bakalım. 

Yeni doğan civcivler üzerinde yapılan bir deneyde, civciv kafesine yırtıcı bir kuşun gölgesini temsil edecek olan bir haç işareti yansıtılır. Bu gölgenin üst tarafı civcivlere yaklaştığında civcivlerin panik içerisinde etrafa kaçıştıkları gözlemlenir. Yeni doğmuş ve henüz bir yırtıcı ile karşılaşmamış olan civcivlerin doğasında doğuştan gelen bir yırtıcıdan kaçma refleksi olduğu sonucuna varılır. 

Birçok canlı doğuştan gelen adalet duygusuna sahiptir. Maymunlarla yapılan deneyler eşit bir görev karşılığında farklı bir ödül verilmesi durumunda daha az değerli ödülü alanın öfkelendiğini gösteriyor. 

Oksitosin hormonu annelerin beyinlerindeki korku merkezinin faaliyetini geçici olarak engeller ve böylece yavrularını dış tehditlere karşı korumak için daha korkusuz olmalarını sağlar. 

Oksitosin diğer hormonlar gibi yaşamımız için oldukça önemli hormonlardan bir tanesidir. Özellikle sosyal korku veya sosyal bağlanma konularında oksitosinin merkezi bir rol oynadığı belirlenmiştir. Bu hormonun insanların sosyal korkularını önlemede önemli olduğunu biliyoruz. Peki bu hormon ne zaman daha fazla salınmaktadır, şimdi onlara bakalım. 

İhtiyacı olan birine yardımda bulunmak, bir arkadaşına sevgi ile sarılmak, sosyal medyada eski bir paylaşımın beğenilmesi, komedi gösterilerini izlemek, güneşli bir günde yürüyüş, size güvenen insanlarla birlikte olmak, sakinleştirici müzikler dinlemek, derin nefes egzersizleri ve yumurta, muz, acı biber yemek.

Ayrıca bu hormon bedenimizin salgıladığı en önemli iltihap engelleyicilerden biridir. 

Beynimizin sürekli gelişimine de değinelim. 

Bugün bildiğimiz kadarıyla beynimizin birçok bölgesi her yaşta yeni sinir hücreleri üretebilme kapasitesine sahiptir. Omuriliğimizden kaslarımıza, beynimizin üst katmanlarından omuriliğimize kadar giden sinir hücreleri dışında birçok sinir hücresi yenilenebiliyor.

Taksi şöförlerinin beynin navigasyon sistemi gibi görev yapan hippokampus bölgesinin diğer meslek gruplarına göre %30 daha büyük olduğu tespit edilmiştir. Taksi sürücülüğü çocuklukta başlayan bir süreç değildir. Bu sebeple yetişkinlikte de beynin geliştiğini bu şekilde ispat edebiliyoruz. 

Beynin bazı bölgeleri normalde yapamadığı işleri yapabilir seviyeye gelebiliyor. Örneğin dokunma duygusu ihtiyaç duyulduğunda önemli oranda gelişebilmektedir. Gözleri görmeyen insanların Braille alfabesini kolaylıkla öğrenmesinin buna bir örnek olduğunu söyleyebiliriz. Yarım beyinle veya beynin %80’ninin çalışmadığı durumda yaşayan insanlar olduğunu biliyoruz. Çünkü beynin diğer kısımları artık olmayan kısımlarının yerini alabiliyor. 

Halk arasında yer alan beynimizin ancak %10’unu kullanabiliyoruz söyleminin de yanlış olduğunu, beynimizin tüm parçalarını her zaman kullanabildiğimizi söyleyebiliriz. 

Müziğin de beyin üzerinde önemli etkileri mevcuttur. Çalınan bir müzik ile yapılan bir gürültüyü bile beyin ayırt edip farklı tepkiler geliştirebiliyor. Müzisyen olmayan insanlara herhangi bir konuşma dinletildiğinde beynin analitik çözümlemeden sorumlu sol beyni faaliyete geçiyor. Aynı insanlara müzik dinletildiğinde bütüncül örüntüyü anlama çalışan sağ beyin faaliyete geçiyor. 

İnsanı insan yapan en önemli beyin bölgelerinden biri frontal lob denilen yerdir. Bir kaza sonucu bu bölgesi hasar alan Phineas Gage isimli birinin eskiden çok sevilen bir insan olmasına rağmen gösterdiği tavır değişiklikleri ve gayri ahlaki davranışları sebebiyle toplumdan dışlanması en bilinen olaylardan biridir. 

Hippokampusu olmadığı için yeni hafıza oluşturamayan bir hasta iki yeni doktorla tanıştırılır. Bunlardan biri hastaya çok iyi davranırken diğeri hastaya çok kötü davranır. Ertesi gün aynı doktorlar ile hasta tekrar bir araya getirilir. Hastan yeni hafıza oluşturamamasına rağmen bir önceki gün kendisine iyi davranan doktorla el sıkışırken, diğer doktora elini uzatma noktasında tereddüt eder. Bu durum da bize hafıza oluşturamayan hastalarda bile duyguların bir şekilde kaydedildiğini gösterir.

Yapılacak bazı hareketlerin beynin üzerinde bir etkisinin olduğunu biliyoruz. Örneğin ayna karşısında kendinize gülmek daha mutlu hissetmenizi sağlıyor. Güneşli havada güneş gözlüğü takmak da insanları mutlu hissettiriyor. Çünkü güneş gözlüğü takmayanlar kaşlarını çatıyor ve beyin bunu olumsuz bir durum olarak algılıyor. 

Modern yaşamdaki birçok stres faktörü normalden fazla şekilde sempatik sinir sistemini (otonom sinir sistemi) çalıştırdığı için beden faaliyetimizi bozuyor. Hatta sadece geçmişte yaşadığımız olumsuz bir olayı bile hatırlasak yine bu sistem çalışıyor ve kendimizi mutsuz hissediyoruz. Özetle kimyamız bozuluyor. 

Biraz da bağımlılıktan bahsedelim.

İnsan beyni hoşa giden davranışları tekrarlama ve pekiştirme eğilimindedir. Bu sebeple dopamin adı verilen bir madde salgılar. Aslında bu sistemin temel özelliği insanı hayatta tutabilmek için insana iyi gelen maddelerin kodlanmasıdır. Çünkü bu maddelerden her yerde ve her zaman bulmak eskiden mümkün değildi. Fakat şimdi insanlar alkol, şeker vb. maddeleri her yerde bulabildikleri için rahatlıkla sınırsız şekilde tüketebiliyorlar. Bu da bağımlılığa neden oluyor.  

Fareler üzerinde yapılan bir deneyde kafesin içerisine bir pedal konulur. Bu pedala basıldığına farenin beynindeki dopamin merkezine düşük voltajla elektrik verilir. Böylece fare pedala basmaktan keyif almaya başlar. Bu öyle bir hale gelir ki bu keyfine olan bağımlılıktan dolayı yemek yemeyi bile unutur ve açlıktan ölür. 

Örüntüleri dolduran beynimiz neler yapıyormuş bir de ona bakalım.

Beynimiz hatıralarımızda yer alan birçok olayda kesintiler olması durumunda aslında hiç yaşanmamasına rağmen araya yeni anılar ekleyerek bunları doğal akışındaymış gibi doldurabilmektedir. Bu durum bizim olayları daha kolay hatırlamamıza neden olurken bazen de hiç yaşanmamış olayları yaşanmış gibi anlatmamıza da neden olur. 

Diğer taraftan saniyede 40 defa yanıp sönen ampullerdeki görüntüleri, sık sık tekrarlanan ses atımlarını bir araya getirerek bir bütün olarak anlamamızı sağlar. Aksi takdirde yaşam imkansız hale gelirdi. 

Diğer bir örneği de göz kırpmalarımız olarak verebiliriz. Tamamen otomatik olarak yaptığımız bu kırpmalar çok kısa süre içinde de olsa görüntü kaybına neden olur. Fakat beyin onu öyle şekilde tamamlar ki biz bunu fark etmeyiz. 

Beynimiz biz farkında olmasak da uzuvlarımız arasındaki titreşimleri ve uzuv hareketlerimizi tahmin ederek veya planlayarak elimize aldığımız bir kitabı rahat okumamızı, araç kullanırken doğru sürüş yapmamızı sağlar. Fakat bunun yanında başkasının bize uzattığı bir yazıyı kendi elimize almadan okuduğumuzda hafif de olsa bir stres yaşarız. Başkasının kullandığı araçta midemiz bulanabilir. 

Sol beyin motor işlevleri açısından baskındır. Bu sebeple önemli bir kısmımız sağ elle yazarız. İnsan topluluklarının %5-10 unda görülen sol el kullanma durumunda ise sağ beyin motor faaliyetlerinde daha baskın olur. 

Akıl yürütme, rasyonel düşünme, analitik düşünme gibi faaliyetlerde sol beyin; bütünü görme, yaratıcılık, sanat, örüntü yakalama gibi alanlarda da sağ beyin etkilidir. 

Ülkemiz eğitim sistemi sol beyin odaklıdır. En önemli dersler rasyonel düşünceyi ön plana alan matematik, fen, fizik, kimya gibi birimlerdir. Sağ beynin daha etkin olduğu resim, müzik, sanat, beden eğitimi gibi alanlarda ise eğitimin daha çok boşluk doldurma şeklinde diğer derslerden vakit buldukça yapılan bir faaliyet olduğunu görüyoruz. 

Bir de Akış kavramından bahsetmemiz gerekiyor. 

İnsanlardaki akış hali performansın zorlandığı durumlarda ortaya çıkmaktadır. Bu halde şu durumlar gözlenmektedir; Ön beyinde faaliyet azalması, zaman algısının değişmesi, örüntü algısından duyu dışı algılamaya (beş duyumuzla hissetmediğimiz ama yine de olduğuna inandığımız durumlar) geçiş, sınırları yıkma ve yaratıcılık bunlara örnek olarak verilebilir. Sanıyorum bir önceki yazımda özetlediğim Abraham Maslow’un İnsan Psikolojisi üzerine kitabını değerlendirirken değindiğim kendini gerçekleştirme halinin bu olduğunu söyleyebiliriz. 

Kitapta daha birçok konudan ve örnekten bahsedilmiş. Mutlaka alın ve okuyun derim. 

İyi okumalar

19 Eylül 2022 Pazartesi

“İnsan Olmanın Psikolojisi” Adlı Kitap Özeti

Merhaba sevgili okurlarım,

Sanıyorum Abraham Maslow’u hepiniz tanırsınız. Meşhur “İhtiyaçlar Hiyerarşisi” adlı modeli ile hepimizin bir dönem ders kitaplarına konuk olmuştur. Kendisinin kaleme aldığı “İnsan Olmanın Psikolojisi” adlı kitabından sizler için aldığım notları aşağıda paylaşmak istiyorum.

Bu paylaşımlara başlamadan önce Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde gösterdiği kendini gerçekleştirme aşamasından kitapta sık sık bahsedildiğini belirtmek gerekir. Maslow’a göre kendisini gerçekleştirmiş insanları incelemek bize kendi yanlışlarımızı, eksiklerimizi ve ne yöne doğru geliştiğimizi görme olanağı verecektir. Kendini gerçekleştiren, temel gereksinimleri doğal olarak doyurulmuş insan, çevresine çok daha az bağımlı ve çok daha fazla özerktir. Kendi kendini yönlendirmektedir. Diğer insanlara gereksinim duymak bir yana onlar tarafından engellenmesi bile olasıdır.

Kendini gerçekleştiren insanlar, dış dünyayı yalnızca kendilerinden değil, genelde insanlardan da bağımsız şekilde algılamayı başarırlar. Bu durum yaşadığı yüce anlarda yani doruk deneyimleri sırasında ortalama insan için de geçerlidir. Kendini gerçekleştiren insanların, normal algılarında ve ortalama insanın daha çok aradığı sırada gerçekleşen doruk deneyimlerinde, algının ben-aşkın, kendini unutan, bensiz bir niteliğe büründüğü ortaya çıkmaktadır. Yani güdülenmemiş, kişisel olmayan, arzusuz, bencil olmayan, gereksinim duymayan, bağlantısız bir algı söz konusu. Ben merkezli değil nesne merkezli bir algı olabilir.

Doruk deneyimler yaşayan ortalama bir insanın öznel olarak uzay ve zamanın dışında olduğunu söylemek doğru olacaktır. Yaratıcılığının taştığı anlarda, şair ya da ressam, çevresinden ve geçen zamandan habersizdir. Kendine geldiğinde ne kadar zamanın geçtiğini söyleyemez. Doruk deneyim sırasında kişi, genellikle tüm kapasitesini en iyi şekilde kullandığını ve gücünün doruğunda olduğunu hisseder. Kendini diğer zamanlara göre daha akıllı, kavrayışlı, kıvrak zekalı, güçlü ya da çekici bulur. En iyi durumdadır, göz kamaştırıcıdır, formunun zirvesindedir. Bu durum çevresindeki insanlar tarafından da fark edilebilir. Kısacası doruk deneyim yaşayan bir insanın bir anlık süre için kendini gerçekleştirdiğini söyleyebiliriz.

Kendini gerçekleştirmek, insanın gençlikte yaşanan eksiklik duygusu ve mevcut yaşamının nevrotik sorunlarından bağımsızlaşması ve bu yolda yaşamın gerçek sorunları ile yüzleşmesi, bu sorunlara katlanması ve boğuşması bağlamında tanımlanabilir. Diğer bir deyişle kendini gerçekleştirmek sorun olmaması anlamına değil geçici ya da gerçek dışı sorunlardan gerçek sorunlara eğilmek anlamına gelir.

Kendini gerçekleştiren insanlar bilinmeyenden, gizemden ve karmaşadan görece daha az korkarlar. Çoğunlukla böyle durumlar onlara olumlu bir şekilde çekici gelir. Karmaşık durumları seçici bir yaklaşımla ele alır, düşünür ve özümserler. Kendilerine sunulan kültüre daha az bağımlıdırlar. Başkalarının sözlerinden, isteklerinden ve kendilerini alaya almalarından daha az korkarlar. Diğer insanlara daha az gereksinim duyarlar. Bu nedenle de onlara daha az bağımlı olmakta, daha korkutucu ve daha az düşmanca davranmaktadırlar. Kendilerine gülünmesinden ya da onaylanmamaktan daha az korkarlar. Kendilerini duyguların akışına bırakabilirler.

Kendi yaşamlarımızı yönetebilme şansına sahip olduğumuz zaman daha sağlıklı, mutlu ve üretken olabiliyoruz. 

İnsanın içsel doğası hayvanların içgüdülerinin tersine güçlü, egemen ve yanılmaz değildir. Zayıf ve hassastır. Alışkanlıklara, kültürel baskılara ve olumsuz tavırlara kolaylıkla yenilir. 

Hasta insanlar hasta bir kültürün ürünleridir. Sağlıklı insanlar ise ancak sağlıklı bir kültürde yetişebilirler. Bununla birlikte hastalıklı insanların yaşadıkları kültürü daha da bozdukları, sağlıklı insanların ise daha sağlıklı bir kültür oluşturduğu da bir gerçektir. 

Eksikliğe güdülenmiş insan, güçlü bir şekilde gelişime güdülenmiş insana göre, diğer insanlara çok daha fazla bağımlıdır. Daha az gelişmiş insanlar, sınıfların ve kavramların kesin sınırlarla ayrıldığı ve erkek-dışı, yetişkin-çocuk, iyi-kötü vb de olduğu gibi Aristocu bir dünyada yaşarlar. Aristo’ya göre A A’dır ve onun dışında her şey A olmayandır. Ancak kendini gerçekleştiren insan için A ve A olmayan birbirinin içinde erimiş ve bir olmuştur. Bir insan aynı zamanda hem iyi hem de kötüdür, hem erkek hem dişi, hem yetişkin hem de çocuktur. Tek bir doğrultuda ele alınamaz.

Bir insanın kişilik problemi olduğunu düşünüyorsanız önce onu iyi tanımalısınız. Örneğin birey bir topluluk tarafından benimsenmiyor olabilir. Eğer topluluk kokuşmuş bir kültüre, züppe bir anlayışa sahipse buna uyum sağlamamak mı iyidir, sağlamak mı? Örneğin bir köle kendisini tutsak edenlere uyum sağlamalı mıdır? Davranış sorunu yaşadığı iddia edilen bir çocuk belki de sömürüye veya baskıya karşı böyle davranıyordur.

Görüldüğü gibi kişilik sorunları çoğunlukla insanın aldığı psikolojik yaralara, gerçek içsel doğasının uğradığı saldırılara karşı bir başkaldırdır. Bu durumda hastalıklı olan böylesi bir saldırıya başkaldırmamaktır.

Dünyayı gerçek, somut biçimi ile mi görüyoruz? Yoksa dünyaya yansıttığımız kendi sınıflamalarımız, dürtülerimiz, beklentilerimiz ve soyutlamalarımız doğrultusunda mı? Ya da dobra dobra sormak gerekirse görüyor muyuz yoksa kör muyuz?

Maslow iki sevgi türünden bahsediyor. V sevgisi bir başka kişinin varlığını duyulan, gereksinimsiz ve bencil olmayan sevgidir. E sevgisi ise eksiklik sevgisidir. Karşıdakine olan bencil ve gereksinim sevgisidir. V sevgisinde kaygı, kin gütme en alt düzeydedir. E sevgisinde ise her zaman için bir derece kaygı ve kin söz konusudur.

Sağlıklı gelişim sürecini kişinin tüm yaşamı boyunca yaşadığı sonsuz özgür seçim koşulları olarak düşünebiliriz. Kişi; güvenlik ile gelişim, bağımlılık ve bağımsızlık, gerileme ve ilerleme, olgun olmamak ile olgunluk ve bunların getirileri arasında bir seçim yapmak zorundadır. Güvenlik kaygıyı da hazzı da birlikte getirir. Gelişim de öyle. Gelişimden duyulan haz ve güvenliğin yarattığı kaygılar güvenlikten duyulan hazzı ve gelişimin yarattığı kaygıları aştığında biz de gelişmeye başlarız.

Kişiliğin genel hastalığının; gelişimi, kendini gerçekleştirmeyi, tümüyle insana ulaşmayı tamamlayamama hali olduğu düşünülmektedir. Hastalığın tek olmasa da ana kaynağı özellikle yaşamın erken dönemlerinde yaşanan engellenmelerdir. Engellemeler katlanabileceğinden daha ağırsa ve onu ezerse, bunlar travmatik olarak değerlendirilir ve yararlı olmaktan çok tehlikelidir.

İlerleme küçük adımlar halinde gerçekleşir. İleri doğru atılan her adımı olası kılan ise güvende olunduğu, güvenli bir yuvadan bilinmeze doğru hareket edildiği duygusu ve geri dönüşün mümkün olduğununun bilinmesidir. Emekleyen bebeğin, annesinin dizi dibinden bilinmeyen bir çevreye yönelmesini bir örnek olarak alabiliriz. Bebek odayı önce gözleriyle keşfederken annesine bağlı kalacaktır. Daha sonra annesinin verdiği güvenle küçük gezintilere çıkmaya başlar. Annesi birden bire ortadan kaybolursa kaygılanmaya başlayacak ve eski güvenliğini geri isteyecektir. Buradan da anlaşılabileceği gibi güvenlik ile gelişim arasında yapılacak bir seçimde normal şartlarda güvenlik baskın çıkacaktır.

Bir birey hatta bir çocuk kendi seçimini kendi yapmalıdır. Onun yerine hiç kimse sürekli seçim yapamaz. Yoksa bu durum kendisini zayıf düşürecek, kendine olan güvenini azaltacak ve deneyimden aldığı hazzın önüne geçecektir. Kendi yargıları ve duyguları ile diğer insanlarınki arasında ayrım yapamayacaktır.

Bir bireyin sürdürülebilir gelişimi için kendisine yalnızca önermeli fakat az da zorlamalıyız. Yalnızca ileri yönlendirmeye çalışmamalı, yaralarını sarması, gücünü toplaması, durumu gözden geçirmesi için geri çekilmesine, hatta ilkel becerilerini ve daha alçak hazlara dönmesine de saygı duymaya hazır olmalıyız. Bu şekilde gelişim için cesaretini yeniden toplayabilmek şansını yakalayacaktır.

Çocukların ilerlemek veya gelişmek istemeleri durumunda anne veya babaları tarafından engellenmeleri ya da alaya alınmaları gibi bir durumla karşılaşılırsa çocuk duracak ve geri çekilecektir. Böyle durumlarda da güdülerin canlı kaldığı ama doyurulamadığı, hatta güdülerin ve kapasitenin yitirildiği hastalıklı dinamikler ve nevrotik rahatsızlıklar ortaya çıkabilir.

Gelişim için seçim koşullarının özgür olması ve çocuğun engellenmemesi gerekmektedir. Eğer seçim başkasının iradesine göre yapılırsa, benlik ortadan kalkabilir. Böylece çocuk duyduğu korku yüzünden kendi haz ölçütüne olan güvenini de yitirecektir.

Psikolojik bozukluklarımıza saplanmakla kalmayız, kişisel gelişimden de kaçınırız. Çünkü gelişim de başka türlü bir korkuya, zayıflık ve yetersizlik duygularına yol açabilir. Bu nedenle en iyi yönlerimize, yeteneklerimize ve yaratıcılığımıza karşı da direnir hatta onları yadsırız. Kendi büyüklüğümüze karşı bir savaş veririz. İnsanın içinde bulunduğu en büyük çıkmazlardan biri de budur. Hem korkağız hem de ilahi izler taşıyoruz. 

Çok fazla şeyi bilen insanlar başkaldırmaya eğilimli olacaktır. Sömüren de sömürülen de bilgiyi, uyumlu bir köleye uygun olmayan bir şey olarak görecektir. Bu tip bir durumda bilgi çok sakıncalıdır. Ne yazık ki bu gibi durumlara okullarda da rastlanır. Sorusunu sakınmayan, sürekli araştıran, akıllı bir öğrenci özellikle de öğretmeninden daha akıllı ise “ukala çocuk” olarak adlandırılacak, disipline ve öğretmenin otoritesini yönelik bir tehdit olarak algılanacaktır. 

Bilginin peşine kaygıyı azaltmak için düşebildiğimiz gibi, kaygıyı azaltmak için bilgiden kaçıyor da olabiliriz. Bunu açıklamak gerekirse; ilgisizlik, öğrenme zorlukları, yapmacık aptallık bir savunma yöntemi olabilir. İnsanlar bilmekten korkmaktadır. Çünkü bilgi eyleme geçmemize neden olur. Bu nedenle çoğunlukla bilmemek daha iyidir. Bildiğiniz zaman yuvadan dışarı çıkmanız ve güvenliğinizi tehdit etme pahasına bir şeyler yapmanız gerekir. 

Şöyle demek güzel olabilir; Bilmek kaygıyı arttırır, kaygı da bilgiyi.

Bunu örnek olarak II. Dünya Savaşı’ndaki toplama kamplarının hemen yanında oturan Almanları verebiliriz. Bu insanların yapmacık bir aptallık takılmaları kesinlikle kendi yararlarına olmuştur. Çünkü bilselerdi ya bu konuda bir şeyler yapmaları gerekecekti ya da ödlekçe davrandıkları için kendilerini suçlu hissedeceklerdi.

Kitapta okunacak ve üzerinde düşünülecek çok fikir var. Okumanızı şiddetle tavsiye ederim.


30 Ağustos 2022 Salı

“Alibaba’nın Dünyası” Adlı Kitaptan Notlar

Merhaba sevgili okuyucularım,

Geçmiş günlerde okuduğum ve Alibaba’da Uluslararası İletişim Başkanı olarak görev yapmış Porter Erisman tarafından yazılmış olan “Alibaba’nın Dünyası” adlı kitapta gözüme çarpan notları sizler için bir araya getirmeye çalıştım. 

Porter Erisman yaklaşık sekiz yıllık Alibaba kariyerinde, şirketin sıfır noktasından başlayıp binlerce çalışana sahip ve halka arz edilmiş bir firma haline gelme yolculuğuna tanıklık etmiş biridir. Ayrıca Alibaba’nın kurucusu Jack Ma’nın da yanında yer alarak ondan ne dersler alınabileceğini değerlendirmiştir. Bu özette de daha çok Jack Ma ve Alibaba şirketinin girişimcilere ne dersler verdiğini göreceğiz.

Jack Ma girişimcilerin “Tavşan kadar hızlı fakat kaplumbağa kadar da sabırlı olmalarını” öğütlemektedir. 

Her girişimci gibi onun da büyük hayalleri vardı ve başarısızlıklardan dolayı karamsarlığa düşmüyordu. Örneğin Alibaba’yı Avrupalı yatırımcılara tanıtacakları Berlin’deki toplantıya sadece altı kişi katıldığını görünce ekibine dönüp “Bir sonraki gelişimizde bu salonda yer kalmayacak” demiştir. 

Rakibin faaliyetini kopyalamanın en sonunda başarısızlık getireceğini düşünen Ma, kendisine verilen eBay ile ilgili bir kitabı okumayı reddedip “Onların yöntemini kopyalamak istemiyorum” demiştir. 

İşler ne kadar değişirse değişsin, şirket ne kadar büyürse büyüsün iyi bir yöneticinin her zaman kendi olması gerektiğini savunmuştur. Kendisine “Sizin film kahramanınız kimdir?” diye sorulduğunda, “Forrest Gump” diye yanıt vermiştir. Buna şaşıran gazetecilere de şöyle bir açıklama yapmıştır. “Evet o adamı gerçekten severim. O filmi yaklaşık on kez izledim. Her ne değişirse değişsin, senin sen olduğunu bana öğretti. Ve ben halen on beş yıl önceki, ayda sadece 20 Dolar kazanan adamım.”

Ma ne zaman ekibinden hedef belirlemelerini istese ekibi hep makul hedefler koyardı. Ma bunların üzerinden geçip rakamları üçe dörde katlayınca “Hayal etmezseniz asla olmaz” derdi. Yılın sonunda hedeflerin üzerinde performans gerçekleşmiş olurdu. 

Alibaba ve grup şirketi Taobao tarafından eBay’e bakınca hiçbir zaman başarılı olunamaz gibi geliyor. Oysa Taobao yıllar içerisinde eBay’in Çin’deki faaliyetlerine karşı oldukça başarılı olmuştu.

Ma, kurulacak şirketin bir insan ömrüne sahip olması gerektiğini ifade ediyordu. Ona göre 102 yıllık bir şirket ömrüne göre bir planlama yapılmalıdır. Ma, “Bugün zordur, yarın daha zordur ama yarından sonrası güzeldir.  Fakat şirketlerin çoğu yarın gece ölür ve ertesi sabah güneşin doğuşunu görmez” Diyor. 

Alibaba’nın inancına göre müşteri birinci, çalışanlar ikinci, yatırımcılar üçüncü sırada önemlidir. 

Jack, “Eğer tavşanları kovalayan bir kurtsan tek bir tavşana odaklan. Tavşanı yakalamak için kendini değiştir ama tavşanı değiştirme” demiştir. Şirketler bir süre sonra esas misyonlarını unutur ve hedeflerin arasında kaybolurlar. İş modellerini değiştirmesine rağmen Alibaba hiçbir zaman “iş yapmayı kolaylaştırmak” olan esas misyonunu kaybetmedi. 

Ona göre en iyi olmak pazarda birinci olmaktan önemlidir. Sanırım bunun birçok örneği hemen hepimizin aklına gelecektir. Ben Nokia diyeyim, gerisini siz getirin…

Jack temkinli biriydi. Ona göre yağmur yağmıyorken şemsiye almak gerekliydi. Krizde iflas eden şirketlerin çoğu basit tedbirlerle kendilerini koruyabilecekken, daha fazla kazanmak uğruna birçok yatırıma girdikleri aşamada nakde ihtiyaçları olduğu için batmışlardır. 

Bedelsiz olmak da bazen bir iş modeli olabilir. Bunu eBay çok eleştirmişti. Fakat bu modelin çalıştığı ortaya çıktı. Bu iş modelini derinlemesine analiz eden Chris Andersen’in, Free isimli kitabını sizler için http://www.okanacar.com/search?q=Free adresinde özetlemiştim. 

Kitapta ilginç bir not daha var. Buna göre İlkbahardaysan kışa hazırlanman gerekir. Şirketlerin bazı önemli kırılma anları vardır. Örneğin halka arz gibi. Her dönüm noktası bir krize zemin hazırlar. Çünkü şirket artık aynı şirket değildir. Alibaba’nın olay örgüsü tek değildir. Aynı şey Google, Apple, Microsoft ve Facebook’un da başına geldi. Bir Golyat haline gelene kadar Davut her zaman kahramandır. Zihinsel olarak kışa hazır olduğunuz zaman hala ilkbaharda olduğunuz zamandır. 

Jack Ma eğer deneyimleri için bir kitap yazarsa adının “Alibaba ve 1001 Hata” olacağını söylermiş. Erisman’a göre Jack Ma’nın iki önemli özelliği vardır. Bunlardan biri dirençli olmak diğeri de unutmaktır. Yenilgilerle yüz yüze geldiğinde kendisinin inanılmaz derecede dirençli olduğunu ifade ederken, hatalara saplanıp geriye bakmak yerine bunları unutup devam etmeyi tercih etmesinin şirketi bugünkü haline getirdiğini söylemektedir. 

Alibaba’nın ilk ekibi seçme üniversitelerinden alınmış insanlardan oluşuyordu. Fakat ilk tökezlemede birbirlerine düştüler ve şirket başıboş kaldı. Oysa yıldız oyuncu olmayan ve birbirine denk bir ekip bu şirketi kendi egolarını bir kenara bırakıp bugünlere getirdi. 

Jack Ma’ya göre şirket içerisinde zenginliğin yayılması gerekmektedir. Buna göre şirketin hisseleri veya hisse opsiyonları çalışanlarla paylaşılmalıdır. Çalışanlar buranın kendi şirketleri olduğunu düşünmelidirler. 

Çin kuralları sürekli değişen ve hızla yenilenen bir ülkedir. Buna göre önde gelen şirketler hiçbir şeye karışmadan öylece oturup hükümet düzenlemelerinin konumlarını yüzde yüz netleştirmesini bekleyemezler. Bu sebeple adım atmalı ve bunun karşılığında kabul edilirlerse devam etmeli, edilmezlerse bağışlanmak için uğraşmalıdırlar. 

Porter Erisman’a göre hükümete aşık olmalı ama onunla evlenmemelidir. Buna göre hükümetin uygulamalarına ters hareket edilmemeli fakat diğer taraftan da hükümetle de faaliyetler anlamında aynı yolda yürünmemelidir. Şirket hem mevcut hükümete saygılı olurken hem de apolitik olabilmelidir. 

Son olarak Alibabaya göre en önemli ilişki müşteri ile olan ilişkidir. Müşteri her zaman en önemli olandır ve şirketin varlık sebebidir. Onun işi kolaylaştırılmalı ve deneyimi hep en üst düzeyde tutulmalıdır. 

Umarım beğenmişsinizdir, size iyi okumalar dilerim. 

25 Ağustos 2022 Perşembe

“Beyaz Zambaklar Ülkesinde” Adlı Kitaptan Notlar

Merhaba kıymetli okurlarım,

Grigori Petrov tarafından yazılmış olan “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” kitabı bataklıklarla dolu, tarıma elverişli toprağı olmayan, yer altı kaynakları bulunmayan ve uzun yıllar İsveç hakimiyeti altında kalmış Finlandiya’nın sıfırdan başlayarak ve tüm halkının çabalarıyla medeni bir toplum yolunda nasıl ilerlediğini gözler önüne seriyor. Bu niteliği ile kitap birçok Balkan ülkesi ile birlikte ülkemizde de yoğun ilgi ile karşılanmış. Hatta, Atatürk kitabı müfredata dahil ederek tüm toplumu bu şekilde bilinçlendirmeye çalışmış. Türkiye’de 1960’lı yıllarda yapılan bir çalışmada subaylara “sizi en çok etkileyen kitap hangisidir?” Diye sorulmuş. Subaylar “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” demişler. 

Yazar Petrov’a göre bir şeyin anlamı onun dış şeklinde değil içerisindeki özde veya ruhunda saklıdır. Örneğin Hristiyan olmanın anlamı Hz. İsa’yı tekrar etmektir. Hz. İsa ne yapıyorsa onu yapmaktır. Hastaları iyileştirmek, insanlara iyilik yapmak, günahkarlara yol göstermek gibi. Oysa onun yaşadığı dönemde ruhban sınıfı iktidarın kuklası olmuş, İncil’in ideallerinden kopmuştur. Ona göre bedeninizin, aklınızın ve ruhunuzun sahip olduğu kuvveti milletinize ve vatanınıza da vermeniz gerekmektedir. 

Petrov köhnemiş sistemi ve yozlaşmış kültürü ile Rusya’ya bir çıkar yol bulmaya çalışıyordu. Ona göre insanlar nasıl olursa Rusya da öyle olurdu. İnsanlar etraftaki olumsuzluklardan değil önce kendilerinden başlamalı ve böylece bu gelişim giderek topluma yayılmalıydı. Bu kalkınma hiçbir çıkar gözetmeden kendilerini ülkelerine adamış olan insanlar, yorulmak bilmeyen öğretmenler, işçiler ve öğrenciler; yani yaşamın kurucuları tarafından gerçekleşmiştir. 

Petrov bu insanlara hayranlığını şöyle ifade ediyor. “Vatanımızın en acımasız köşelerinden birinde yaşıyorlar ama öyle bir refah seviyesine erişmişler ki insan bakınca kıskanmadan edemiyor.” 

Finlandiya’nın bir ülke olarak ortaya çıkması 19.yy başında İsveç-Rus savaşının sonunda Finlandiya’nın Rusya’ya bağlanması ile mümkün olabilmiştir. Finlandiya özerk şekilde gelişmesine devam ederken Petrov gibi aydınların da dikkatini çekmiş. Hatta içerisinde Petrov’un da olduğu bu aydınlar Finlandiya’nın bir rol model olarak kalması gerektiğinden bahsetmişlerdir. Böylece Rusya’ya da bir rol model olması sağlanabilir diye düşünmüşlerdir. 

Johan Snellman, Finlandiya’nın milli uyanışının önemli liderlerindendir. Kitapta Snellman’dan o kadar övgü ile bahsedilir ki bunların bir kısmının Petrov’un abartması olduğu düşünülebilir. 

Snellman’a göre ülkedeki eğitimli kesim, eğitimsiz kesimin fiziksel ve ruhani olarak yükselmesine ve belli bir refah seviyesine erişmesine zerre kadar ilgi göstermemektedir. Finlandiya içerisinde bulunduğu durumdan dolayı hiçbir şeyi kaba kuvvetle halledemez. Bu sebeple kurtuluşun tek yolu eğitimdir. 

Snellman inanç hakkında ölü vaazlar veren din adamlarına da eleştiriler yöneltmektedir. Bunun yanında memurların adaletsizliğin başöğretmeni olduğunu belirtmektedir. Memurlar halka yasalara uymamaları gerektiğini öğretirler demektedir. 

Peki Finlandiya’da bu kadar övgüye değer neler yapıldı? Topyekün kalkınma için halk okulları açıldı. Gazeteler ile yapılan faaliyetler tüm yurda anlatıldı. Okullara ayrılan bütçe inanılması güç rakamlara ulaştı. Örneğin Turku’da şehrin elde ettiği gelirin yedide biri okullara ayrılmıştı. Malikane gibi okullar inşa edildi. İnsanlar oraya can atarak gidiyorlardı. Sınıf mevcutları azaltıldı. Okullara “En büyük zenginliğimiz” gözü ile bakan Finliler, yer altı zenginliklerinden uzak oldukları için kendi zenginliğimizi kendimiz oluşturmalıyız diyorlardı. Alkol satışını sınırlandırmışlardı. Böylece insanlarının daha zinde ve daha sağlıklı olmasını istiyorlardı. 

Askeri kışlalar halkın eğitim alacağı birer okul haline getirildi. Askerler kışladaki anılarını anlatırken mutlu olmalıydılar. İnsanlar askerden dönenlere baktığında kışla onu düzeltti demeliydiler.

İnsanların boş uğraşlarının olmaması gerekiyordu. Snellman futbol oynanmasına karşı çıkıyordu. Ona göre sağlam kafa sağlam vücutta bulunmasına rağmen oyuncular oyun süresince işe yarardı. “Siz Finlandiya’lı gençlerin görevi ağır bir topu tekmeleyip uzaklara göndermek değil, insanlarınızı göklere çıkararak onları yüceltmek ana vatanınızı daha hızlı şekilde geliştirmektir” diyordu. 

Snellman insanları nasıl eğittiyseniz gençlik de öyledir diyordu. Öğretmenlerin öğrencileriyle, anne babaların çocukları ile yeterince meşgul olmadığını ifade ediyordu. Burada sorumluluk eğitimi verene aittir diyordu. Hayatta herkes düzensizlikten yakınır ama kimse kendini düzene sokmaya çalışmaz. 

Halk nasıl olmuşsa liderler de öyle olmuştur. Halk neyi hak ediyorsa liderler de öyle olur. Bu konuda iki farklı düşünce vardır. Buna göre insan toplulukları hareketsiz ölü bir toprakken büyük liderler onu şekillendirir. Diğer görüşe göre de insanların hareket gücü ortaya çıkmaya ve toparlanmaya başlar başlamaz halk ileriye adım atar, yol kat eder ve ilerledikçe önlerindeki akıntıyı da beraberinde ilerletirler. Toplum da böyledir. Eğer ruhunda yücelik ve kahramanlık varsa içinden yüce insanlar ve kahramanlar çıkar. 

Çalışma şekli sonucu çok etkiler. Kas gücü ile yapılanın yanında bilgi ile güçlendirilmiş çalışma çok daha etkilidir. Zorla yaptırılan,  özgür iradeyi ihlal eden ve yabancılardan faydalanarak yapılan bir çalışma biçimi de vardır. Bunun yanında insanların hep birlikte insana can katan ve ortak bir ideale yönelik yaptıkları çalışma vardır. Bu çalışma daha etkilidir. Bugün sahip oldukları yüksek kültür seviyesi her bir bireyin uğraşları sayesinde 80-90 sene zarfında kazanılmıştır. 

Kitapta Papaz McDonalds’ın görüşlerinden de bahsediyor. Buna göre:

“Finlandiya’daki kiliselerimiz boş, unutulmuş, anlamsız şekilde dönen değirmenleri andırıyor. Çark dönüyor, değirmen taşları gıcırdayarak daireler çiziyor ama ortada tahıl yok. Kimse de gelip tahıl dökmüyor. İsa’nın öğrendiklerine dediği gibi yaprak dolu ama meyve vermeyen ölü bir incir ağacı. 

Önce inanç ve duygu gereklidir. Bunun sonucu olarak din yani bu hissin tanımı ortaya çıkar. Dinin özü de ritüellerden ibaret değildir. Ama bunlar gereklidir. 

İnsan yüksek bir potansiyel sahibi olabilir. Fakat bunu kullanmadıkça bir işe yaramaz. İçi tamamen dolu bir soba yanmadıkça odayı ısıtamaz.”

Bir Türk gazeteci 1928 yılında şöyle bir tespit yapıyor: 

“Sanki bu iki milyonluk Fin halkı bizlerin yani kendi kardeşlerinin ilerleyeceği yolu daha kolay bir hale getirmek ve yürüdüğümüz bu yolda daha emin devam edebilmemiz için bir deney yapmış gibi. Onların başarısı sadece bir örnek değil bizim de başaracağımızın bir kanıtıdır.”

Kitap beni de çok etkiledi. açıkçası ülkemiz ile birçok olumlu ve olumsuz bağlantı tespit ettiğimi düşünüyorum. Umarım sizin de hoşunuza gider. 

16 Ağustos 2022 Salı

“Atomik Alışkanlıklar” İsimli Kitap Özeti

Merhaba kıymetli arkadaşlar,

James Clear tarafından yazılmış olan "Atomik Alışkanlıklar" adlı kitapta yer alan bazı fikirlerden bahsetmek istiyorum.

Başlangıçta küçük ve önemsiz görünen değişiklikler, sizin onlara yıllarca sadık kalmanız durumunda bir araya gelerek hatırı sayılır sonuçlar ortaya çıkartıyor. Yazar burada bambu bitkisini örnek veriyor. Bambu yeraltında geniş kök sistemleri kurarak geçirdiği ilk beş yıl boyunca görülmezken, altı hafta içinde yirmi yedi metre yüksekliği ulaşabiliyor. Benzer şekilde alışkanlıklarımız da günden güne bir fark oluşturmuyor gibi görünse de ileride çarpıcı sonuçlarla karşılaşmamıza neden olabiliyor. Örneğin buzu eritmek için sıcaklığı artırıyorsunuz, uzun bir süre erimiyor, fakat sıfır dereceye geldiğinde hızlı bir şekilde erimeye başlıyor. 

İnsanlar çok az küçük değişiklik yapıyor ve elle tutulur sonuçlar göremeyince durmaya karar veriyorlar. O oysa çalışmaya devam etseler bugüne kadar yaptıklarının değişim için bir potansiyel biriktirdiğini fark edeceklerdir. Bir taş kırma makinesi bir kayada çatlak bile oluşturmadan yüz kez darbe indiriyor olabilir. Fakat yüz birinci darbe ile taş ortadan ikiye ayrılıyor. Bunu başaran son darbe değil öncesinde inen darbelerin tamamıdır.

Attığınız her adım dönüşmek istediğiniz insan türü için bir oydur. Hiçbir olay tek başına inançlarınızı dönüştüremez ama oylar biriktikçe yeni kimliğinizin kanıtları da birikir. Küçük alışkanlıklar yeni bir kimliğin kanıtlarını sağlayarak anlamlı bir fark ortaya çıkartabilir.

İyi bir alışkanlık ortaya çıkarabilmek için dört şey yapılabilir. Bunlar; görünür kılmak, cazip kılmak, kolaylaştırmak ve tatmin edici kılmaktır. Kötü bir alışkanlığı bırakmak için de yine dört şeyi gereklidir. Bunlar; görünmez kılmak, itici kılmak, zorlaştırmak ve tatmin edici olmaktan çıkarmaktır.

Bir alışkanlığı sürekli hale getirmek için onu görünür kılmak gerekmektedir. Bu nedenle eyleme geçmek için nerede ne zaman ne yapacağımızı belirtmek gerekir. Yeni bir alışkanlığı ne zaman ve nerede gerçekleştirecekleri konusunda detaylı plan yapan insanların bu işi tamamlamaları çok daha olasıdır. Pek çok insan motivasyon sıkıntısı çektiğini sanır, oysa aslında netlik sıkıntısı çekmektedir. Ne zaman ve nerede eyleme geçeceğiniz her zaman açık değildir. Eğer bir alışkanlıkla ilgili bir planınız varsa zamanı geldiğinde karar almaya gerek kalmaz. Önceden belirlenmiş planınızı uygularsınız.

Görünür kılmanın bir diğer yöntemi de bir alışkanlığı zaten var olan başka bir alışkanlığa bağlamaktır. Örneğin sabah kahvaltı yaptıktan sonra egzersiz yapacağım. Akşam eve gelince 10 dakika kitap okuyacağım. Böylece zaten yaptığımız aktiviteler ileride alışkanlıklarımız için bir hatırlatıcı olacaktır. Hatta bir süre sonra ikisini bir kabul edip hepsini birlikte yapma eğilimine gireceğiz.

Ortam insan davranışını biçimlendiren görünmez eldir. Etrafımızdaki dünya bizi değiştirir. Her alışkanlık da içinde yaşamış olduğumuz bağlamla bağlantılıdır. İnsanlar genellikle ürünleri oldukları şey yüzünden değil oldukları yer yüzünden seçerler. Mutfağa gidip tezgahın üstünde bir kurabiye tabağı görürsem öncesinde aklımda olmamasına ve çok da aç hissetmememe rağmen alıp yemeye başlarım.

Müşteriler zaman zaman bazı ürünleri istedikleri için değil sunum şekilleri nedeniyle satın alırlar. Örneğin göz hizasında olan ürünler, yere yakın olanlardan daha fazla satılma eğilimindedir. Bunun gibi gördüklerinizde küçük bir değişiklik yaptığınızda alışkanlıklarınızda büyük bir kaymaya neden olabilir. Amsterdam yakınlarındaki bir kasabada bazı ev sahiplerinin diğerlerinden daha fazla elektrik tükettiği ortaya çıkmıştı. Yapılan araştırmalardan sonra elektrik saati daha görünür yerlerde olan evlerin elektrik tüketimlerinin daha az olduğu belirlenmiştir. İnsanlar gözlerinin önünde yer alan elektrik saatlerini görünce tüketimlerini kısma eğilimine girmişler.

‏Bir alışkanlık kodlandığında ortamsal işaretlerin her ortaya çıkışında harekete geçme dürtüsü canlanır. Bu durumda ortamsal işaretleri görünür kılmak yerine görünmez kılmaya çalışmalısınız. Vietnam’da uyuşturucu bağımlısı olan askerler ülkelerine geri döndüklerinde bu bağımlılıktan hızlıca kurtulabilmişlerdi. Çünkü ülkelerindeki ortam Vietnam’daki ortamdan çok farklıydı ve bu kötü alışkanlıklarını tetiklemiyordu. Oysa yaşadığı mahallede uyuşturucu bağımlısı olan gençler tedavi görüp geri geldiklerinde bu bağımlılıkları devam ediyordu. Çünkü uyuşturucu bağımlısı olunan ortam değişmemişti.

Bir insanın beyni herhangi bir şeye olan arzu arttığında dopamin salgılamaya başlar. Beyin içerisinde istemeye tahsis edilmiş olan sinir hücrelerinin sayısı o ödüllerden hoşlanmaya tahsis edilenlerden daha fazladır. O nedenle bir ödülü arzu ederseniz bu ciddi bir motivasyon unsuru oluşturur. Bu nedenle bir alışkanlığı yerleştirmenin güzel yollarından biri onu cazip kılmaktır. Örneğin ihtiyaç duyduğum alışkanlıktan sonra istediğim alışkanlığı yapacağım önermesi bunu destekler. 

Özellikle üç grubun alışkanlıklarını taklit ederiz. Bunlar; bize yakın olan, çok olan ve güçlü olandır. Örneğin aile bireyleri ve arkadaşlar bize yakın olanlardır. Ayrıca bir ortamda fazlaca bulunan görüşlerden etkilenme eğiliminde oluruz. Son olarak tüm ekibin içerisinde güçlü biri varsa onun görüşüne daha yakın olma eğilimi hissederiz.

Grubun normlarına uymak için muazzam bir iç baskı vardır. Kabul edilmenin ödülü genellikle bir tartışmada haklı çıkmanın, akıllı görünmenin ya da gerçeği bulmanın ödülünden daha büyüktür. Çoğu zaman tek başımıza haklı olmaktansa grupla birlikte yanılmayı yeğleriz. Eğer bir grupta sözü dinlenen bir birey varsa ne kadar haklı olsak da onun sözlerine itiraz etme gücünü her zaman kendimizde bulamayız. Bu sebeple yanlış olsa da bu fikre katılmış gibi görünebiliriz. Yukarıda anlatılan üç grubun alışkanlıklarını da taklit etme eğiliminde oluruz. Eğer yakınlarımız yemek yemeyi seviyorlarsa biz de severiz. Çalışma arkadaşlarımız spor yapmayı seviyorlarsa biz de severiz. Bunu böylece arttırabiliriz.

Bir alışkanlığı oturtmak için az da olsa sürekli yapmak ve en iyi anı beklememek gerekmektedir. Bazen en iyi yaklaşımı belirlemeye o kadar odaklanırız ki bir türlü eyleme geçemeyiz. Voltaire’in dediği gibi “En iyi, iyinin düşmanıdır.” Hareket halinde olmak bir şeyleri hallettiğimizi hissetmemizi sağlar. Ama aslında sadece bir şeyleri halletmeye hazırlanıyoruzdur. Hazırlık bir erteleme halini aldığında bir şeyleri değiştirmelisiniz. Az da olsa ilerleme kaydetmelisiniz.

Eğer iyi bir alışkanlığı oturtmaya çalışıyorsanız bunu yapmanın kolay olduğu bir ortam tasarlamalısınız. İstenmeyen bir davranışı önlemek için de bu davranışı tekrarlamamak için ortamı buna hazır hale getirmelisiniz. Örneğin kendinizi çok fazla televizyon seyrederken buluyorsanız her kullanımdan sonra televizyonun bütün fişlerini çekin. Eğer telefona sürekli bakıyorsanız telefonu kendinizden uzaklaştırın ve saatte bir defa bakın. Eğer tatlı yemek istemiyorsanız bunu buzdolabının en arkasına koyun. 

İyi bir alışkanlık kazanmanın güzel yollarından biri de iki dakika kuralıdır. Böylece uzun vadeli bir işe bir defada girmektense iki dakika boyunca zihinsel ve fiziksel olarak bir başlangıç yapabilirsiniz. Örneğin bir kitap yazacaksınız iki dakikada ona bir giriş yazabilirsiniz.

Kötü alışkanlıkları terk etmek için en güzeli onları zorlaştırmaktır yiyecekleri büyük miktarlarda almak yerine tekli paketlerde satın alarak aşırı yemek yemeyi azaltabilirsiniz.

Davranış değişikliği ancak motive edici olursa kalıcı olabilir. İnsanların diş macununun nane aroması gibi güçlü olumlu duyusal sinyal sağlayan bir ürünü benimsemesi diş ipi kullanmak gibi haz verici bir duyusal geri bildirim sağlamayan alışkanlıkları benimsemesinden çok daha kolay oluyor.

Kötü alışkanlıkların sonuçları gecikirken ödülleri hızlıdır. İyi alışkanlıklarımız da tam tersidir. Hızlı sonuç genellikle keyifsizdir ama nihai sonuç iyidir. Hızlı alınan sonuç hoşumuza gittiği zaman daha sonraki sonuçların felaket olması neredeyse kaçınılmazdır ve bunun tam tersi de geçerlidir. Genellikle bir alışkanlığın ilk meyvesi ne kadar tatlıysa daha sonraki meyveleri o kadar buruk olur. Sigara şu anda size keyif veriyor olabilir fakat sizi on yıl sonra zor bir duruma sokabilir.

Bir alışkanlığın devam etmesi için en güzel duygulardan biri ilerleme kaydetme duygusudur. Böylece edinilen alışkanlığın fiziksel veya zihinsel olarak bize ne kattığı net bir şekilde görülebilir.

Bir alışkanlığı elde ettikten sonra karşımıza çıkabilecek en büyük tehditlerden biri başarısızlık değil kazanılan ustalıktan sonra ortaya çıkabilecek olan sıkıntıdır. Alışkanlıklar rutine dönüştükçe daha az ilgi çekerler ve yapıldıkça insanları sıkmaya başlarlar.

28 Haziran 2022 Salı

“Yeni İnsan ve İnsanlar” Adlı Kitap Özeti

Merhaba sevgili arkadaşlar, bugün sizlere Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı tarafından yazılmış olan Yeni İnsan ve İnsanlar adlı kitabı özetlemeye çalışacağım.

Kitap genel anlamıyla sosyal psikolojiden bahsediyor. Sosyal psikolojiyi de “sosyal ve kültürel ortamdaki birey davranışının özelliklerinin ve nedenlerinin bilimsel incelemesi” olarak tanımlıyor. Özetle sosyal psikoloji, kişinin başka kişilere ilişkin davranışını incelemektedir.


Sosyal etkiye maruz kalan insanlar uyma davranışı gösterebilmektedir. Örneğin sokakta birkaç kişinin havaya baktığını gören Ahmet diğerleri gibi durup havaya bakabilmektedir. Bir başka örnekte de iki kapıdan hangisinin kadınlar için hangisinin erkekler için olduğu belli olmayan bir tuvalette Mehmet kararsızlık içinde ise hangi kapıdan kimin çıktığına göre tercihini yapabilmektedir.

İnsanın uyma davranışı gerçekten araştırmaya değer bir konudur. Örneğin Asch’in uyma deneyi çok çarpıcı çıktılar vermektedir. 

Solomon Asch isimli sosyal psikolog 1953 yılında bireylerin sosyal duruma uyumları üzerine bir deney tasarlar. Katılımcılara bir görüş testine girecekleri söylenir. Deneyde tüm katılımcılara bir çift kart gösterilecektir. Bu kartların birinde kısa, orta ve uzun olmak üzere 3 çizgi vardır. Diğer kartta ise tek bir çizgi bulunmaktadır ve diğer karttaki 3 çizgiden biriyle aynı boydadır. Daha sonra deneklere bu karttaki çizginin diğer karttaki çizgilerden hangisine benzediği sorulur. 

Katılımcılardan biri hariç diğer hepsi Asch'ın asistanlarıdır ve deneyin amacı gerçek deneğin davranışının diğer deneklerden ne derece etkilendiğini bulmaktır. Katılımcıların hepsi aynı odada durmaktadır ve kendilerine kart çiftleri gösterildikten sonra sırayla cevap vermeleri istenir. Gerçek deneğe en son sıra gelir. Sıra ona gelene kadar denek diğer katılımcıların önce doğru cevap verdiklerini fakat daha sonra katılımcıların hep birlikte yanlış cevaplar vermeye başladıklarını görür. Cevap sırası kendisine gelen gerçek deneklerden %32'si yanlış da olsa grubun söylediği cevaba katılır.

Yukarıdaki deneyde anlaşıldığı gibi insanlar sosyal etkileri maruz kaldıklarında gruba uyuma davranışı içine girebilmektedirler.

İnsanın içinde bulunduğu grubun büyüklüğü, grubun kendi içerisinde söz birliği yapması, grubun saygınlığı veya yüz yüze olması insanın uyuma davranışını büyük ölçüde etkileyebilmektedir.

Gruba olan uyum elbette ki kültürel değerlerden de etkilenmektedir. Toplulukçu kültürlerin insanları gruplarının onayını almayı bireyci kültürden insanlara göre daha fazla önemserler ve alamazlarsa utanç duygusu yaşarlar. Bireyci kültürden bir kişi gruptan özerk olma ve birey olma gereksinimine daha fazla sahiptir. Gruba uyum toplulukçu kültürlerde bireyci kültürlerde olduğu gibi bir zayıflık ve birey olma özelliğini yitirme işareti sayılmaz. Tam tersine kişiden beklenen budur ve olgunluk belirtisidir.

Gruba uyum temelde üç şekilde gerçekleşebilir. Bunlar; itaat, özdeşleşme ve benimsemedir. Eğer bir otoriteye itaat ederek farklı fikirde olmuş olsak da gruba uyum sağlıyorsak bunun adı itaattir. Fakat grubun söylediklerini benimsiyorsak bunun adı benimsemedir. Bunlardan en kalıcı olan benimsemedir.

Tutum bir bireye atfedilen ve onun bir psikolojik obje ile ilgili düşünce, duygu ve davranışlarını düzenli bir biçimde oluşturan eylemdir. Tutumlardan yola çıkarak kalıplaşmış tutumlardan da bahsedebiliriz. Kalıplaşmış tutumlar küçük yaşlarda gelişmeye başlar; politik, tarihsel, ekonomik veya kültürel çeşitli etkenlerden etkilenir, çoğunlukla başkalarından kulaktan dolma edilen bilgilerle gelişir, akılcı olmaktan çok duygusal nitelikte olurlar ve bunlar kolayca değişmeyip zaman içinde oldukça durağan hale gelirler. 

Farklı politik görüşleri olan insanlar arasında birbirlerine ters radikal düşüncelere sahip insanlar birbirlerini oldukça olumsuz şekilde görürlerken, bunların arasında politik düşünceye sahip olan insanlar her iki radikal kesimi de diğerlerinin birbirlerini gördüklerinden daha ılımlı görme eğilimindedir.

İnsanları ikna etmenin iki temel yolu vardır. Bunlar; merkezi ve çevresel yollardır. Örneğin bilgisayar reklamı ile sigara reklamını kıyaslayalım. Bilgisayar reklamında pazarlanan bilgisayar hakkında oldukça teknik ve ayrıntılı bilgiler verilir. Oysa sigara reklamlarında sigara hakkında bilgi vermek yerine sigarayı çekici kişilerin, tanınmış film yıldızlarının kullandığı hissiyatıyla olumlu bir durum oluşturulmaya çalışılır. Bunlardan bilgisayar reklamı merkezi bir yol olurken, sigara reklamı ise çevresel yolla iknaya iyi bir örnektir. İnsanlar düşünme eğiliminde olduklarında merkezi yolla ikna edilebilirlerken, düşünme tembeli olunan durumlarda çevresel yol daha etkili olur.

İnsanlarla yapılan bir iletişimde kullanılan cümlenin içeriği kaynağına bağlı olarak anlam kazanabilmektedir. Örneğin “arada bir biraz başkaldırma iyi bir şeydir ve fiziki dünyada fırtınalar nasıl gerekliyse politik dünyada da o kadar gereklidir” cümlesi bir kısım deneğe Amerika eski devlet başkanlarından Jefferson’a, diğer kısmına da Lenin’e ait olduğu söylendi. Cümlenin Jefferson’a ait olduğunu düşünen denekler cümleyi fikir özgürlüğünün bir ifadesi olarak yorumlarken Lenin’e ait olduğunu düşünenler ise toplumsal baş kaldırma olarak konuya baktılar. 

İletişimin daha gerçekçi olabilmesi için kaynağın kendi çıkarı doğrultusunda iletişim yapmaması hatta yaptığı iletişimin kendi çıkarlarına biraz ters düşmesi gerekmektedir. Bunun yanında tesadüfi olarak duyulduğu zannedilen iletişim kişiyi etkileme amacı taşımadığından yani bir art niyetle yapılmadığından çok daha güvenilir olarak algılanmaktadır.

İletişimin bir özelliği de tek ya da çift yönlü oluşudur. Tek yönlü iletişimde sadece ileri sürülen tez açıklanırken çift yönlü iletişimde karşıt görüş de açıklanabilmektedir. Eğer iletişim kurulan grup daha zeki ve bilgi sahibi ise çift yönlü iletişim tercih edilebilir. Oysa iletişim kurulan grup çok zeki bir grup değilse tek yönlü iletişim ile anlatılmak istenen doğrudan karşı tarafa söylenir.

Konuya bir de duygusal veya akılcı iletişim olarak bakmak lazım. İletişim ancak eğer dinleyiciye yakın bir konusu varsa duygusal olabilir. Aksi halde duygusallık dinleyici tarafından tuhaf olarak nitelendirilir. Örneğin bir politikacı hayat pahalılığı ya da yurttaki enflasyon hakkında konuşurken duygusal olursa dinleyicileri etkileyebilir ama aynı politikacı Japon Yeni’nin devalüasyonu konusunda duygusallaşırsa bu hiçbir şey ifade etmez. Akılcı iletişim ise dinleyici grubuna somut bilgiler vermek üzerine yapılan iletişimdir. Her iki iletişim de yeri geldiğince kullanılabilir.

Bunun yanında korku içeren iletişimin korku içermeyen iletişime göre daha etkili olduğu görülmektedir.

Şimdi bir de iletişime maruz kalan hedef grubun nasıl hareket ettiğinden bahsedelim. Birincisi dinleyicinin tutumu ile ilgili olarak ne kadar taahhüt altına girdiği bu iletişime vereceği cevabı etkilemektedir. Örneğin belli bir marka otomobili yeni satın almış bir kimse başka bir markanın reklam propagandasına kapalı olacaktır. Ya da bir politik görüşü herkesin önünde savunmuş olan bir kimse başka bir politik görüşe kolay kolay geçemeyecektir. 

Diğer bir konu da kendine güvendir. Birçok araştırmanın ortak bulgusu kendine güveni az olan kişilerin kolay ikna olduğudur. Kendine güveni olmayan kimseler kendi görüş ve fikirlerine de fazla değer vermedikleri için onları değiştirmeleri güç olmaz. Ayrıca düşük saygınlığı olan dinleyicilerin daha kolay etkilenebilir olduğu da söylenebilir. Yüksek zeka veya eğitime sahip dinleyicilerin düşük zeka ve eğitimlilere oranla tutarlı, mantıklı ya da karmaşık iletişimden daha fazla etkilenecekleri söylenebilir. 

Kadınların genellikle erkeklerden daha kolay ikna edilebildiği ve sosyal etkiye daha fazla uyum gösterdiği görülmüştür. Fakat burada belirtilmesi gereken nokta, cinsiyet farkından dolayı bu iknanın mümkün olduğu değil, kadının ve erkeğin toplumsal rolünün kadın üzerinde daha fazla uyma davranışı göstermesidir.

Biraz da yanılgılardan bahsedelim. 

Başkalarını olumlu görme eğilimimiz, olumsuz bir kişilik özelliği gördüğümüz zaman bunu olduğundan daha fazla önemsememize ve kişi hakkında izlenim oluştururken bu olumsuz özelliğe daha çok ağırlık vermemize yol açar. İletişim kurduğumuz insanın fiziksel görünümü, beden dili, yüz ifadeleri ve göz teması gibi iletişim özellikleri bizim onu daha sıcak karşılamamıza neden olur. 

İnsanların kendi tercihleri hep daha değerli görünür. Örneğin bir çalışmada denekler piyango bileti satın almışlardır. Fakat bazı öğrenciler kendi biletlerini kendi seçmiş, bazılarınınkini ise araştırmacı kendisi öğrencilere vermiştir. Daha sonra öğrencilere biletlerini araştırmacı geri satmaları söylenmiştir. Biletini kendi seçen öğrenciler, araştırmacının bilet verdiği öğrencilere oranla biletlerine dört kat daha fazla para talep etmişlerdir. 

Bir kişi bir başarıyı kendisine mal ederken başarısızlık için suçu dışsal etmenlere yükleyebilmektedir.

Zihinsel kestirme yöntemleri de önemli bir başka yanılgı kaynağıdır. Örneğin yabancı markalı giysiler her zaman daha kalitelidir. Pahalı lokantalarda yemekler daha iyi ve hijyenik şartlarda hazırlanır. "Ev alırsan tuğladan kız alırsan Muğla’dan" gibi düşünceler uzun ve sistematik gözlemler sonucu oluşmuş olmasa dahi birçok insanın inandığı ve kararlar verirken başvurduğu düşüncelerdir. Kahneman ve Tversky bir neden ararken kullandığımız basit ve yaklaşık kural veya kestirme stratejilerine zihinsel kestirme yöntemler adını vermişlerdir. Bu kestirme yöntemleri çok az miktarda düşünme gerektirir ve insanlar kendilerine kısa bir yol seçip kararlarını verirler. 

Bir insanı iyi bir kişi olarak algılarsak ve ona karşı tutumumuz olumlu ise, bütün diğer iyi özelliklere de sahip olduğunu düşünürüz. Onunla ilgili beklenti ve çıkarımlarımızı ona göre belirleriz. Güzel kişiler hemen hemen bütün olumlu özellikleri sahip olarak değerlendirilirken, güzel olmayanlar ise olumlu özelliklerde en düşük değerlendirmeye tabi tutulmuşlardır. 

Bir önemli yanılgı ise yaygınlık yanılgısıdır. Eğer ben böyle düşünüyorsan mutlaka başka insanlar da öyle düşünüyordur inancı bunu ifade eder. Herkesin bizim düşüncemizde uzlaştığı yanılgısıdır.

Grubun birey üzerindeki etkisinden de bahsetmeliyiz. Şu kesinlikle ortaya çıkmıştır ki birey grup içinde yalnız olduğu zamankinden farklı davranmaktadır. Yapılan bir deneyde insanlar üçe ayrılmışlardır. Bunlardan birinci gruba “Grup seni seçti sana değer veriyor.” şeklinde bilgi verilirken bir diğerine “Seni isteyenler de var istemeyenlerde. Durumun ileride iyileşebilir de kötüleşebilir de...” şeklinde bilgi verilmiştir. Son gruba ise “Grup seni seçmedi, grup içinde olman fazla değerli görünmüyor.” denmiştir.

Oluşturulan bu üç grupta grup normuna en fazla uyuma davranışı kendilerini grubun kısmen kabullendiğini sanan orta düzeydekilerde görülmüştür. Bu üyeler grubun desteğini bir dereceye kadar kazanmışlardır ama durumları pek sağlam değildir. Grup desteğini sağlama almak veya reddedilmek kendi ellerindedir. Bundan ötürü de yerlerini sağlamlaştırmak için grup normlarına en içten şekilde bağlanmışlardır. Burada normları benimseme durumu gerçekleşmiştir.

En alt statü düzeyindeki grup üyelerinde de ortadakiler kadar olmamakla beraber uyma davranışı görülmüştür. Ancak bu üyeler sadece grup içindeyken grup normunu kabullenmişler ve ona uyma davranışını göstermişler, yalnız oldukları zaman ise norma aldırış etmemişlerdir. Bu kesimde benimseme değil itaat ile uyma söz konusudur.

En üst statüde olanların uyma davranışının da ortadakilerden daha az olduğu görülmüştür. Bunun sebebi grup tarafından sevilen kabullenilen lider güven duygusu içindedir. Kazanabileceği kadar statü kazanmış demektir. Statüsüne yükseltmek için normlara büyük bir titizlik ile uyması gerekmez. Bu bakımdan ortadakilerden daha rahattır.

Bu deneyi genelleştirirsek orta sınıf üyelerinin ya da orta sosyoekonomik düzeyde olan kimselerin genellikle toplumsal normlara en fazla uyanlar oldukları bilinmektedir. Toplumsal normlara uymama davranışı ise daha çok alt sosyoekonomik kesimlerde görülür. En yukarı sosyal tabakalarındaki kimselerin ise davranışlarında daha serbest oldukları gözlemlenmiştir.

Bir de sosyal kaytarmaya bakalım. Grupta bulunan insanların emeklerinin toplamı sonucu ortaya bir işin çıkacağı durumlarda işten kaytarma meydana gelebilir. Birden çok kişinin emeğinin yer aldığı bir işte kimin ne ölçüde katkıda bulunduğunu saptamak o kadar kolay olmaz. Bu durum bazı kişilerin başkaları nasıl olsa yapıyor benim yapmama ne gerek var şeklinde düşünmesine neden olabilir. Buna sosyal kaytarma denir. Yapılan bir deneyde farklı sayıdaki insanlar tarafından oluşturulan gruplarda insanların mümkün oldukça fazla gürültülü şekilde el çırpmaları istenmiştir. Grupta kişi sayısı arttıkça deneklerin her birinin çıkardığı gürültünün azaldığı gözlemlenmiştir. 

Peki insanlar neden sosyal kaytarmaya başvururlar? Bunu sadece tembellikle açıklayabilir miyiz? Öne sürülen bir açıklamaya göre insanların grup içinde çalışırken harcadıkları çabanın gözden kaybolup gideceğini düşünmeleri ve bunun sonunda daha az çaba göstermeleri sosyal kaytarma olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü insanlar ne kadar emek harcadıklarını gizleyemedikleri zaman işten kaytarmayı da göze alamıyorlar. Eğer çalışanlar yapmış oldukları katkının grup içindeki değerinin ölçülebileceğine inanırlarsa sosyal kaytarmaya da başvurmazlar. 

Bir de grubun niteliğine göre oluşan durumları inceleyelim. Yetkin bir liderin olduğu grup, demokratik bir grup ve lider tarafından serbest bırakılan bir grup arasındaki farkları inceleyelim.

Yetkin lider grubunda tüm kararlar lider tarafından verilmektedir. Diğer bir değişle neyin, ne zaman ve nasıl yapılacağını lider belirlemektedir. Çocuklar liderin söylediklerini tartışmasız olarak kabul etmek zorundadır. Demokratik grupta ise lider kararları kendi vermez, tartışma özgürlüğü içerisinde grup bir bütün olarak karar verir. Lider her üyenin düşüncelerini açıkça söylemesini olağan karşılar. Son grupta ise grubun başında serbest lider diye adlandırabileceğiniz bir lider bulunmaktadır. Bu grupta üyeler tamamen serbest bırakılmışlardır. Lider işle ilgilenmez, çocuklar kendi başlarına çalışır. Karara liderin herhangi bir katkısı yoktur. 

Yetkin lider olan grupta yapılan iş miktar olarak diğerlerinden fazla olmakla birlikte kalite yönünden o kadar üstün değildir. Üstelik liderin grubu yalnız bırakması halinde yapılan iş miktarını büyük azalma olmaktadır. Üyeler lidere itaat etmekte, fakat kendi başlarına kaldıklarında saldırgan davranışlar göstermektedir. Demokratik grupta ise tam tersi bir görünüm vardır. Çıkarılan iş miktarı yetkin gruba oranla daha az olmakla birlikte kalite yönünden daha üstündür ve liderin gruptan bir süre için ayrılması işin ne kalitesinde ne de miktarını bir değişiklik oluşturmaz. Çocuklar ideal olan ilişkilerinde daha rahat ve kendinden emin bir tutum içindedir. Kendi aralarında de gayet iyi anlaşırlar. Serbest liderin olduğu grupta ise çıkarılan iş diğer gruplara oranla hem daha az hem de daha düşük kalitelidir. Çocuklar kendi aralarında iyi geçinmedikleri gibi yaptıkları işten de memnun kalmamışlardır. Liderin dışarı çıkması veya çıkmaması tahmin edilebileceği gibi hiçbir değişiklik oluşturmamaktadır. 

Bu gruplara deneysel olarak bazı zorluklar verilmiş ve grubun tepkisi gözlemlenmiştir. Yetkin liderin olduğu grupta kargaşa baş gösterirken üyeler birbirini suçlamaktadır. Demokratik grupta ise engelin bir an önce ortadan kaldırabilmesi için ortak çaba gösterdiği gözlemlenmiştir.