13 Şubat 2020 Perşembe

"Yapay Zeka" Adlı Kitap Özeti

Kıymetli arkadaşlar merhaba,

Bugün sizlere HBR Yayınlarından çıkan ve Türkçemize Optimist tarafından tercüme edilen Yapay Zeka adındaki kitabı özetlemek istiyorum. Bildiğiniz gibi yapay zeka yöneticiler için çığır açan bir teknoloji niteliği taşıyor. Çalışanlar için ise, işlerini ellerinden alacağından endişe ettikleri bir gelişme olarak ortada duruyor. Danışmanlar ise onun her derde deva olacağını söylerken, medya da sınırsızca abartarak beklentimizi arttırıyor. Gerçek şu ki, yapay zekayı en çok daha isabetli kararlar vermekte, operasyonel süreçleri iyileştirmekte, ürün ve hizmetleri geliştirmekte kullanıyoruz. Şirketler yapay zekayı en iyi şekilde kullanabilmek için mükemmellik merkezleri kuruyor, yönetim ekiplerine de bu konuya yatkın yöneticileri dahil ediyorlar.

Yapay zekanın bizim için önemini anlamak için biraz geçmişe bakmak gerek gerekiyor. Özellikle son 250 yıldır yaşanan teknolojik gelişimlerin tüm insanlığı etkileyenlerini düşündüğümüzde bunların genellikle genel maksatlı teknolojiler olduğunu görüyoruz. Örneğin; buhar motoru, elektrik, içten yanmalı motor teknolojisi, internet vb. bu kategoride yer alıyor. Bu anlamda çağımızın da en önemli genel maksatlı teknolojisi yapay zeka veya daha spesifik konuşmak gerekirse makine öğrenmesidir.

Yapay zeka adına kaydedilen en büyük ilerlemeler, algı ve bilişsellik alanlarında kaydediliyor. Algılama üzerine yaşanan ilerlemelerin gündelik hayatla en yakından bağlantılı olanları konuşma tanıma konusunda kaydediliyor. Bunun yanında görüntü tanımada da ciddi şekilde gelişimler yaşandığını söyleyebiliriz. Aşağıdaki şekilden anlaşıldığı gibi makineler birbirine benzeyen fotoğrafları ayırt etmekte son yıllarda ciddi mesafeler katettiler.

Yapay Zeka ve İnsan Hata Oranları

İkinci büyük ilerleme ise bilişsel yetenekler veya problem çözme alanında kaydedildi. Makineler birçok oyunda en iyi insan oyuncusunu çoktan yenmeyi başardılar. IBM DeepBlue'nun Kasparov'u yenmesi hakikaten o tarihte çok önemli bir başarıydı. 

Yapay zeka tabanlı sistemler belli bir alanda insanları geçtiğinde daha kısa sürede yaygınlaşıyorlar. Örneğin bir şirket gelişmiş görüntü sistemi ile odak gruplarda sevinç, şaşkınlık, kızgınlık gibi duyguları saptıyor. Bu konuda insanlardan başarılı olduğu için kullanımı artıyor.

Yapay zekanın hayatımıza girmesini kolaylaştıran en önemli metot makine öğrenmesidir. Makine örneklere bakarak kendi kendine öğrenir. Bu, geçmiş uygulamalarla kıyaslandığında çok önemli bir ayrışma demektir. Eğer yapay zeka, insan davranışlarının simüle edilmesi ise o zaman makinelere insanların nasıl davrandığını öğretmemiz gerekiyor. Fakat burada önemli olan bildiğimiz bazı bilgileri nasıl bildiğimizi insanların da her zaman formüle edememeleridir. Bir başka değişle hepimiz anlatabileceğimizden daha çok şey biliriz. Bu olgu o kadar önemlidir ki buna 1964’te bir de isim verilmiştir. Polanyi Paradoksu adı verilen bu olgu birbirimizi anlatabileceğimizin bir sınırı olduğundan yola çıkar. O sebeple makinelere de tecrübe aktarımı konusundaki becerilerimizin de sınırlı olduğunu düşünebiliriz. İnsanlar eğer ki nasıl düşündüklerini makinelere anlatabilirlerse o zaman kendileri gibi hareket eden yapay zeka sistemleri kurabilirler.

Makine öğrenmesinin farklı boyutları vardır. Son yıllarda kaydedilmiş başarıların önemli bir kısmı tek bir kategoride yoğunlaşıyor. O da gözetimli öğrenme sistemleridir. Supervised learning denilen bu sistemlerde makinelere bir problemin doğru cevabını içinde barındıran çok sayıda örnek veriliyor. Söz konusu sistemde, makineye X olarak belirtilen girdiler verilip Y olarak adlandırılan çıktı setine ulaşması amaçlanıyor. Öbür taraftan insanların doğası ile kıyaslandığında; insanların gözetimli öğrenme sistemi yerine çok fazla veri olmadan öğrenmeyi başardıkları gözetimsiz öğrenme sistemi kullanarak öğrendikleri görülüyor. Bu nedenle gözetimsiz öğrenmenin geliştirilmesi ile çok daha önemli projelerin yapılabileceği görülebiliyor. Hatta bir akademisyen gözetimli öğrenme sistemlerini pastanın üzerindeki süse benzetirken gözetimsiz sistemleri de pastanın kendisine benzetiyor. Çünkü gözetimsiz öğrenme sistemleri kendi başlarına öğrenmeyi başarabiliyor.

Tüm bu olumlu gelişmeleri rağmen, yapay zeka kullanmanın bazı riskleri de mevcuttur. Makine öğrenmesi sistemlerinin anlaşılırlık düzeyi düşüktür. Yani insanlar bu sistemlerin bir karar verirken nasıl bir mantık süreci yürüttüğünü anlamakta zorluk çekerler. Örneğin makinenin işbaşvurusu yapan bir insanı neden seçtiğini veya neden reddettiğini bilemeyebiliyoruz. Aynı zamanda bir ilacı neden önerdiğini her zaman anlayamayabiliriz. Yukarıda bahsettiğimiz Polanyi Paradoksu'nun bu sefer tersini burada görüyoruz. Makineler de bize anlatabileceklerinden daha fazlasını biliyorlar. Bu durumda karşımızda üç tane risk var. Birincisi makinelerin tasarımcının niyetlerinden kaynaklanmayan ama sistemi eğitmek için sağlanan verilerden edindikleri gizli bir taraflılıkları olabilir. Örneğin sistem, geçmişte ilanlara başvurular arasından görüşmeye çağrılan insanları baz alarak, benzer insanları görüşmeye çağırabilir ve bu da ırk, cinsiyet veya etnik kökenler açısından taraflılıklar barındırabilir. İkinci risk makine öğrenmesi sisteminin hata yapması durumunda neyin ters gittiğini saptayıp düzeltmenin zor olmasıdır. Ortaya konulan çözüme giden süreç tasavvur edilemeyecek kadar detaylı olabilir.

Yapay zekadan anladığımız sadece kompleks istatistiksel sistemler değil basit ama güvenilir şirkete katkı sağlayan algoritmalar olmalıdır. Bu nedenle çalışanlarımızın yapay zekanın nerelerde önemli katma değerler sunacağını anlamaları gerekmektedir. Bunun için de asgari yapay zeka bilgisine sahip olmaları şarttır. Şirketler yapay zekadan en iyi şekilde faydalanmak istiyorlarsa, tüm çalışanların teknolojiyi kavraması için de yatırım yapmaları gerekiyor. Bir çalışanın makine öğrenmesini kavraması, kendi işindeki potansiyel uygulama alanlarını da fark etmesini sağlayabilir. 

Şirketlerin yapay zeka teknolojisi tarafından çözülmesini asla isteyemeyeceği meseleler de olabilir. Örneğin yönetim kurulu toplantısında ne tartışılacağına karar verilmesi, performansı düşük bir personelin nasıl yönlendirilmesi gerektiği gibi konular yapay zekanın sınırlarının ötesinde görünmektedir.

Yapay zekanın çalışabilmesi için şirketin verilerinin gerçekten işe yarar nitelikte olması gerekmektedir. Bu anlamda verilerin zaman zaman gözden geçirilmesi, temizlenmesi gerekebilir. Verilerin yapay zeka modellerinde kullanılacak şekilde temin edilmesi de şirketlerin önem vermesi gereken noktalardan biridir.

Yapay zekaya adım atmak isteyen her şirketin nereden başlayacağını iyi bilmesi gerekmektedir. Bu anlamda ilk adım yapay zeka stratejisi oluşturmak olmalıdır. Bu strateji oluşturulduktan sonra da ilk aşamada hızlı kazanım sağlayacak bir proje seçilmelidir. Böylece şirkete yapay zekanın yapabilecekleri gösterilmelidir. Elbette yapay zeka projelerinin olumsuz sonuçları da olabilir. Daha önce bu projeleri yapan büyük şirketlerin bile önemli hatalar yaptığı gözlemlenmiştir. Bu nedenle yapılan hataların şirketin veya müşterilerin çok da fazla önemsemeyeceği alanlarda yapılması ilk projeler için önemlidir. O sebeple müşterilerin fark etmeyeceği süreçlerde bunların denenmesi önemlidir.

Son olarak da en çok tartışılan yapay zeka insanın yerini alacak mı konusuna değinmek istiyorum. İnsanların endişe ettikleri bu noktaya şu şekilde çözüm geliştirilebilir. Öncelikle iş süreçlerinin yeni baştan kurgulanması gerekmektedir. Çalışanların yeni şeyleri denemesi ve işe katılımın desteklenmesi sağlanmalıdır. Yapay zeka stratejisinin düzgün yönetilmesi, verilerin sorumluluk bilinciyle toplanması, ve işlerin yapay zekayı içerecek şekilde tasarlanması önemlidir. Yapay zeka ile birlikte makinelerin önemi artsa da, karşımıza çıkacak bir sonraki problem veya fırsatın ne olacağını belirleyenler toplumumuzda yine kilit rol oynamaya devam edeceklerdir. Bu anlamda girişimciler , inovasyon çalışanları, bilim insanları ve yaratıcılık yönü gelişmiş kişiler halen önemli olmaya devam edecektir.

Uzun bir özet olduğunun farkındayım ama kitabı okursanız daha değinmediğim birçok konu olduğunun farkına varacaksınız. Umarım yararlı olmuştur. 

İyi okumalar dilerim.

31 Ocak 2020 Cuma

Dikkat Tacirleri

Kıymetli arkadaşlar merhaba,

Bugün sizlere işletmelerin tüketicilerin zihnine girmek için yaptıkları mücadele üzerine yazılmış olan Dikkat Tacirleri kitabını özetlemek istiyorum. Tim Wu tarafından yazılmış olan kitap işletmelerin teknolojideki gelişimle birlikte insanların dikkatlerini nasıl çekmeye çalıştıklarını ortaya koyuyor.

Dikkat tacirlerinin başarısı, serpilip büyümesi, gerçek anlamda en çok dikkati dağınık bir topluma bağlıdır. Çünkü doğamız gereği dikkatimiz dağınıkken bize satılmak istenen şeye, bize empoze edilmek istenen algıya kolayca rıza gösteririz. Kitap okumak, bir müzik enstrümanı çalmak ya da yalnızca derin düşüncelere dalmak gibi derin konsantrasyon gerektiren durumlar, bizim sürekli açık hava ilanlarına bakmamızı talep eden dikkat tacirlerinin arzu ettiği şeyler değildir. Günümüz insanı dikkati dağınık insan ırkı veya Homo Distractors olarak adlandırılıyor. Bilgisayarın başına yalnızca bir e-posta okumak için oturduğumuzda reklamlarla tıklamamız için yapılmış çeşitli yönlendirmeler veya dikkatimizi dağıtan farklı içeriklerle karşılaşıyoruz. Böylece uzun saatlerin ardından kendimize geldiğimizde onca vaktin nasıl uçup gitmiş olduğunu merak etmiyor muyuz?

Kabul etmemiz gereken bir şey var ki, insanların bir takım şeyleri yok sayma, gözardı edebilme konusunda muhteşem bir yeteneği var. Uzun bir konuşma sırasında karşıdakinin aslında ne söylediğini hiç duymadığınızı fark ettiğiniz oldu mu? En az duyma ve görme kabiliyetlerimiz kadar önemli bir özelliğimiz de bazı şeyleri görmezden gelebilme kapasitemizdir. Bu şekilde hareket eden insanlara yapılabilecek en iyi yaklaşım tarzı onların dikkatini çekmeye çalışmaktır. Eğer siz de şimdi oturup düşünürseniz, tüm çevremizin onlarla dolu olduğunu görmeye başlarsınız. Dükkanların önünde yanıp sönen ışıklı tabelalar, bilgisayar ekranınızda zıplayıp duran ikonlar, sizi bir internet sitesine yönlendirmek için kullanılan bazı görseller... hep bunun için oradadır. 

Bir şeyi gözardı edebilme yeteneğimiz adaptasyonda ilgilidir. Eğer belirli bir uyarıcıya yeteri kadar maruz kalırsak üzerimizde oluşturduğu etkinin şiddeti giderek azalır. Örneğin bir zamanlar çok dikkat çekici bulduğumuz ve bakmadan geçemediğimiz bir poster defalarca görmenin ardından artık bizim için sanki orada yer almıyormuşcasına etkisiz hale gelebilir. Dikkat tacirleri bu etkiyi yeniden yakalayabilmek için her defasında daha da ileriye gider, hatta bazen insanlar üzerinde şok etkisi uyandıracak uygulamalar yapabilirler. Günümüzde teknolojik gelişmeler hepimizi yakından ilgilendirmektedir. Bazı ürünlerin bize teknolojik yeniliklerle sunulmuş olması bizleri oldukça yakından etkilemektedir. Mesela Ozmoz sistemi ile arıtılmış sular, altınla kaplanmış ses sistemi kabloları gibi kullanımın ürüne kattığı değeri tam olarak da algılayamadığımız dahiyane yeniliklere fazlasıyla kanma eğilimindeyiz.

İnsan zihnine erişim yollarını tarihsel açıdan düşündüğümüzde, kilisenin orta çağda bu faaliyeti yürüten önde gelen kurum olduğunu görebilmekteyiz. Daha sonra devletler, sınırlı sayıdaki yayın organını kullanarak geniş kitlelere dikkat çekici propagandalar yapabilmişlerdir. Örneğin Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcında Lord Kitchener Birleşik Krallık’ın savaşa girmesinden sonra İngiliz Halkına "Ülkenizin size ihtiyacı var" söylemi ile bir kampanya başlatmış ve çok yakın zamanda önemli bir asker sayısına ulaşmıştır. Lord Kitchener’in kampanya posterinde, postere bakanları doğrudan hedef alan parmağı, oldukça dikkat çekici olarak görülmektedir. 



1910’larda yapılan reklamların insanların bilinçaltına yönelik olması oldukça sıkça karşımıza çıkmıştır. En etkili marka reklamcılığın amacı, bir tercih yapmaya tüketiciyi yönlendirmektense, sizi söz konusu markanın tek seçeneğiniz olduğu konusunda ikna etmektir. Kola dinleyince akla Coca Cola gelmelidir, sizin sigaranız Camel’dir ya da motosiklet denince Harley Davidson’dan başkası düşünülmemelidir. Bu algı ile marka kişiliğinizin bir parçası haline gelmeyi beceriyorsa başarılı oldu demektir. Bu markaların tüketiciye sunduğu şey yalnızca yüksek kalitedeki ürünleri değil çok daha derin ve yoğun şekilde tatmin ettikleri duygulardır. Bir insanı bir şeye ikna etmek ya da ona bir şey üretmek onda bir duyguyu uyandırmaktan çok daha zahmetlidir. 

Hitler Birinci Dünya Savaşı’nda Almanların kaybetmesinin bir sebebinin de propaganda konusunda yeterli adımları atamamış olmalarını görmektedir. Bu sebeple Propaganda ve Halkın Aydınlanması Bakanlığı kurulmuş ve bu konuya tüm savaş boyunca çok önem vermiştir. Diğer bir konuda Hitler’in yapmış olduğu etkili konuşmalardır. Lenin'in komünist devrimin hemen ardından yaptığı şeylerden biri Moskova radyosunu 1930’ların dünyasının en güçlü yayın yapan istasyonu haline getirmekti. Görüldüğü gibi devletler 20. yüzyılın başında dikkat çekmeye oldukça önem vermeye başlamıştır.

İnternet ve sosyal medya devriminden sonra insan zihnine girme faaliyeti değişime uğradı. Önceleri ünlü olanlar kahramanlar, krallar veya azizlerdi. Sonra sinemanın ya da spor dünyasının ikonları devreye girdi. 1990’larda ise artık şöhret herkesin başına gelebilecek bir şey gibi algılanmaya başlandı. Bu devrin en önemli özelliği güven duygusunun birinci plana gelmiş olmasıdır. O sebeple bizden biri gibi yaşayan insanların; bizim yediğimizi yiyen, bizim giydiğimizi giyen bireylerin bizi etkilemesinin daha kolay olduğu bir ortamda yaşıyoruz. Böylece markaların yapmış olduğu reklamlar bizler gibi olan insanlar tarafından doğrulanmadıkça kendimizi rahat hissetmiyoruz. O nedenle markalar, bizim gibi yaşayan insanların kendilerini tercih ettiğine veya kalabalıkların kendi ürünlerini kullandığına bizi inandırmaya çalışıyorlar.

Evet uzun bir özet olduğunun farkındayım. Kitabın boyutunun büyük olduğunu da söyleyebilirim. Kitabı eğer okursanız çok daha fazla örnek ile nasıl dikkatimizin çekildiğini daha iyi anlayabilirsiniz. Sonuç olarak zamanında gazetelerin yaptığının, sonradan radyo ve televizyonun yapmaya devam ettiğinin ve günümüzde de internet ile sosyal medyanın dikkat tacirlerinin birer aracına dönüştüğünün farkında olmalıyız. Bu sebeple müşteri gözüyle bakarken, gerçek ihtiyacımızı her zaman duygularımıza yenilmeden adresleyebilmeliyiz.

25 Ocak 2020 Cumartesi

Siber Güvenlik

Kıymetli arkadaşlar merhaba,

Harvard Business Review tarafından yayınlanan ve dilimize Optimist yayınevi tarafından çevirilen Siber Güvenlik adlı kitabı sizler için özetlemek istiyorum. Kitap içerisinde birçok makale bir araya getirilerek Siber Güvenlik konusuna genel bir bakış sağlamak amaçlanmış.

Kitap şu şekilde başlıyor; eğer misyonunuz gereği kritik sistemleriniz dijital ve şu ya da bu şekilde internet ile bağlantılı ise asla tam anlamıyla güvenli hale gelemezsiniz.

Yukarıdaki cümle gösteriyor ki aslında tam bir güvenlik yoktur. Sadece arttırılmış güvenlik vardır. Kullandığımız teknolojilerin karmaşıklığı arttıkça, onları oluşturanlar bile tam olarak bunları kavrayamayabiliyor. Bu sebeple birçok sızma girişimi başarılı olabiliyor. ABD şirketlerinin bir sızma yaşadıklarını ancak 200 günde saptadıkları belirtiliyor.

Siber güvenlik uygulamalarında olması gerekenler şu şekilde belirtiliyor:
- Şirketin donanım ve yazılım varlığının envanterini çıkarmak
- Güvenlik koruma duvarı ve saldırı tespit sistemi gibi koruyucu önlemler almak
- Çalışanları olta e-posta saldırıları konusunda eğitmek
- Yapılabiliyorsa önemli sistemleri diğer sistemlerden ayırmak (hava aralığı oluşturmak)
- Geniş bir siber güvenlik kadrosu oluşturmak
- Hasımlar gibi düşünmeyi öğrenmek. Bir iç ekip oluşturup verilere ulaşmayı denemek.

Güvenlik ihlalleri ile ilgili rakamlara geçtiğimizde karşımıza şu gerçekler çıkıyor:

2017 yılında dünya çapında birçok şirket ile yapılan bir araştırmaya göre saldırıların %70'i etkisizleştirilirken, 2018'de bu rakam %87'e çıkmış. Öbür taraftan da saldırı miktarı da gittikçe artmaya devam etmiş. 2017'de toplam 106 saldırı raporlanırken 2018'de bu rakam 232'ye çıkmış.

Peki bu sızmayı yapanlar kimler? Kabaca söylersek ihlallerin dörtte biri iç kaynaklıdır. Sektörlere göre bunu söylersek;  konaklama, eğitim, imalat ve perakendecilikte dış kaynaklı ihlaller olurken, eğitim, sağlık ve kamu yönetimi gibi alanlarda iç kaynaklı ihlaller de önemli oranlara çıkmaktadır. Özellikle sağlık hizmetlerinde iç kaynaklı ihlaller %55 ile diğerlerinden ayrışmaktadır.

Yapılan saldırılar özellikle kişisel verilerin ve ödeme bilgilerinin alınması şeklinde sonuçlanıyor. Saldırganlar özellikle konaklama, perakendecilik ve gıdada ödeme bilgilerini ele geçirmeye çalışırken; eğitim, enformasyon, sağlık hizmetleri gibi alanlarda kişisel verileri hedeflemektedir. Çok büyük ölçüde tek enformasyon türünü içeren ihlallerle karşılaşan sektörler savunmalarını iyice keskinleştirebilir. Çünkü burada risk belirlidir ve kötü adamlar hep aynı şeyin peşindedir. Fakat birden fazla veriyi hedefleyen saldırganlarla karşılaşan sektörler her alanda savunmalarını doğru konumlandırmalı, esnek olmalıdırlar.

Bugün gelinen noktada şirketler saldırıları geri püskürtme yeteneklerini geliştirmiş olsalar da başarıya ulaşan saldırıların yol açtığı hasarı azaltamıyorlar.  Bu nedenle şirketler çevrimiçi sistemlere sahip olmanın getirisinin bu risklere deyip değmeyeceğini düşünmelidirler. Bu nedenle sızma olduğunda bir felakete yol açabilecek kritik sistemleri internet dışında tutma konusunu değerlendirmelidirler.

Yine yapılan bir araştırmaya göre yöneticilerin %38'i siber güvenlik riskleri konusunda ileri derecede kaygılı olduğunu belirtirken, çok daha küçük bir oranı bu konulara hazırlıklı olduğunu söyledi. Şirketler için halen denetim ve saygınlık riskleri siber güvenlikten daha önde geliyor. Yaklaşık 3000 kişiye yapılan bir ankette sorulan "şirketinizin stratejik hedeflerine ulaşmasının önündeki en büyük üç tehdit nedir?" sorusuna verilen yanıtlardan sadece yüzde sekizinde siber güvenlik beyan edilmiştir.  Bunun yanında yöneticiler güvenlik sorunlarının üzerine gitmek için gereken uzmanlıktan da yoksun olduklarını düşünüyorlar.

Firmalar şu üç can sıkıcı gerçeği kabullenmek ve gereken karşılığı vermek zorundalar. Birincisi siber risk Moore yasası uyarınca evrimleşiyor. İkinci olarak tüm tehdit yöntemlerinde olduğu gibi savunma saldırıdan çok daha zor bir iştir. Saldırganların kazanması için bir kez bile başarılı olmaları yeterlidir. Üçüncü ve en kötüsü sabır ve gizlilik her zaman saldırgandan yanadır. Şirket rehavete düşerse saldırgan uygun zamanda başarılı olabilir.

2014 yılında IBM şirketi incelediği güvenlik vakalarının %95 inin insan hatası içerdiğini açıklamıştı. Veri ihlallerinin %90 ı da e-posta oltalama sonucudur. Bu durumda çalışanların bilinçlendirilmesi oldukça önemli oluyor. Verizon raporuna göre siber saldırıların önemli bir kısmı da çalışanların bilgilendirmeleri sebebiyle ortadan kaldırılabiliyor. Fakat çalışanlar kendilerinden istenen bilgi güvenliği uygulamalarını kabullenemiyor. Bu nedenle uzun ve sık değişen şifreler yerine çok aşamalı doğrulama yapılması, gün boyu süren eğitimler yerine kişiye özel eğitim verilmesi, IT departmanındaki çalışanların denetleyen değil danışılan bireyler yapılması oldukça önemlidir.

Şirketlerin veri ihlali gerçekleştikten sonra da aşağıda yer verilen aynı hataları tekrarladıklarını görüyoruz:
- Müşterilerini uyarmak için çok beklemeleri,
- Onlara destek vermede yetersiz kalmaları,
- Şeffaf olmamaları,
- Sorumluluğu üstlenmekten kaçınmaları.

Eninde sonunda tüm işletmeler veri güvenliği noktasında faaliyetlere başlayacaklar veya bunu genişletecekler. Güvenilir görünmek isteyen şirketler, gizliliğe ve güvenliğe öncelik vermeye başlayacak, tüketiciye bunu açıkça gösterecek ve şeffaf davranarak müşteri ilişkilerini güvenceye almaya çalışacaklardır.

Bir güvenlik uzmanının dediği gibi tümüyle güvenli olan tek bilgisayar, kimsenin kullanmadığı bilgisayardır. O sebeple yaşadığımız dünyada bu tarz ihlallerin olabileceği gerçeğiyle yaşamayı öğrenmeli ve tehditlere karşı hazır olmalıyız.

9 Ocak 2020 Perşembe

Siyah Kuğu (Black Swan) Kitap Özeti

Merhaba sevgili dostlar,

Uzun zamandır kitap özeti yapacak zaman bulamamıştım. Bu süre zarfında elime geçen ve hakikaten farklı olduğuna inandığım bir kitabı sizinle paylaşmak istiyorum. 

Nassim Nicholas Taleb tarafından yazılmış olan Siyah Kuğu adlı kitaptan bahsediyorum. Okunması çok kolay değil. Açıkçası herkesin beklentisini de tam olarak karşılayamayabilir. Fakat yine de bir defa okunmasında yarar var diye düşünüyorum. 

Kitabın adının Siyah Kuğu olmasının bir nedeni var. Bildiğiniz gibi siyah bir kuğu görülmesi pek olası olmayan bir hayvandır. Hatta Avustralya'nın keşfinden önce siyah bir kuğu olmasının imkansız olduğuna inanılıyordu. Fakat bu keşiften sonra insanlar çok şaşırmış olsalar da siyah bir kuğunun olabileceğini anlamış oldular. Kitap da işte bu noktada diyor ki; "Gözlem ve deneylere dayalı öğrenmenin ciddi boyutlarda sınırlamaları vardır ve bilgimiz kırılgandır." Tek bir gözlem milyonlarca beyaz kuğunun binlerce yıldır doğrulamış olduğunu genel bir kanıyı tamamen geçersiz kılabilir. Bunun için de tek bir siyah kuğu görülmesi yeterlidir. 

Siyah Kuğu olarak bahsedilecek olayın üç temel özelliği vardır;
1- Sıradışıdır. Çünkü geçmişte olabilirliğine dair tek bir işaret dahi görülmemiştir. 
2- Olağanüstü etki gücüne sahiptir. 
3- Beklenmedik olmasına rağmen insan doğası bu olayı sonradan bir mantıksal çerçeveye oturtmaya kalkışır. 

Dünya tarihinde neler bir Siyah Kuğu olarak adlandırılabilir diye düşündüğümüzde şu örnekleri verebiliriz; "Dünya savaşları, Sovyet Blokunun çöküşü, 1987 Borsa Krizi, 11 Eylül saldırıları" birer Siyah Kuğu olarak adlandırılabilir. Bunların tamamını insanlık öngörememiş, hepsi önemli şekilde hayatlarımızı etkilemiş ve sonradan da insanlık bunları "bu olaylar ortaya çıktı çünkü şundan dolayı" deyip mantıksal bir çerçeveye oturtmuştur. 

İnsanlar veya toplumlar sıradışı olan olaylara karşı körlük yaşamaktadır. Örneğin 1914 yılında Dünya Savaşı çıkmadan önce Avrupa'da güzel bir yaz yaşanıyor, insanlar tatil yerlerinde eğleniyor ve Sırp-Avusturya Macaristan sorununu gelip geçici bir mesele olarak görüyorlardı. Bundan iki ay sonra tüm Avrupa'nın bir anda karışacağını neredeyse kimse öngörmüyordu. Hatta Alman İmparatoru bile tatildeydi. 

İnsanlar geçmiş deneyimlerin ileride de tezahür edeceğine inanırlar ve buradan yola çıkarak öngörülerde bulunurlar. İnsanlar kendi zihinlerinde oluşturdukları bazı fikirlere, dogmalara veya temalara gereğinden fazla inanıp onları hayatlarının ayrılmaz bir parçası haline getirdiklerinde en ufak sapmaya karşı bile korunmasız hale gelebilirler. Kitapta epeyce geçen ve Platon'dan türemiş Platonik kavramı da burada yer almaktadır. Örneğin insanlar gerçek arazi yerine haritaya daha fazla güvenirler, tüm kararlarını buna göre verirler. Oysa gerçek hayat bu kadar pürüzsüz ve sapmasız değildir. Yazarın şöyle de bir iddiası var. Kütüphanenizdeki okunmamış kitaplar okunmuş kitaplarınızdan daha değerlidir. Çünkü Siyah Kuğular aslında okunmamış kitapların içinde yer almaktadır. 

İnsanlar tahminlerde bulunurken hep geçmişi dikkate alırlar demiştik. Bunun yanında da ister istemez bunun içerisine temennilerini de dahil ederler. O sebeple bir büyük gelişme ortaya çıktığında, aslında bunun olmaması lazımdı deyip, kısa sürede eski düzene dönüleceğini düşünürler. Örneğin Lübnan iç savaşının aslında 1-2 hafta içerisinde biteceğini düşünen birçok insan Lübnan'dan göçmeyip kalmayı tercih etmişti. Fakat savaş 15 yıl kadar sürdü. Hemen yanımızdaki Suriye'de yaşanan gelişmelerin 9 yıldır devam ettiğini düşündüğümüzde, aslında ne kadar yanlış tahminler yaptığımızı görebiliriz. 

Kitap Vasatistan ve Aşıristan diye iki ayrı ülke analojisi kullanarak aşırı sapmaların oluşturduğu etkiyi anlatmaya çalışıyor. Örneğin Vasatistan'da 1000 insanı bir araya topladığınızda aralarında aşırı kilolu bireyler olsa bile ortalama kilo normale oldukça yakın çıkacaktır. Bu sebeple tek bir örnek, grubun tamamının yansıttığı gerçeği önemli oranda etkileyemeyecektir. Oysa Aşıristan denilen ülkede insanların gelirlerinin ortalaması tek bir insanın gelirinin hesaba katılması ile önemli oranda değişebilir. Burada eşitsizlikler öyle boyuttadır ki tek bir örnek bütünü önemli oranda etkileyebilir. 

Neredeyse tüm fiziksel konular (yaş, bel çevresi, kilo, boy vb.) Vasatistan'a özgü iken tüm sosyal konular (servet, kitap satışı vb.) Aşıristan'a özgüdür. Aşıristan'da yaşıyorsanız her an bir Siyah Kuğu ile karşılaşma olasılığınız çok yüksektir. Bu nedenle Vasatistan'da kazanan pastadan fazla ama belki de anlamsız bir pay alırken, Aşıristan'da ise kazanan herşeyi alır. Özellikle dijitalleşme ve küreselleşme Aşıristan tarzı yaşam biçimimizi pekiştiriyor. 

Kitapta eleştirilen konulardan biri de istatistiktir. Hatta yazar öyle eleştiriyor ki, bugüne kadarki tüm istatistik kitaplarını çöpe atın demeye getiriyor. Bunun sebebi aslında yukarıda anlattığımız gibi geçmiş gözlemlere dayalı olarak gelecekte neler olabileceğini öngörmeye çalışmamızdır. Hiçbir istatistik yönteminin Siyah Kuğuları tam olarak ortaya çıkaramayacağını söylüyor. Hele bir de bunu uzmanlar uyguluyorsa o zaman güvenimiz daha da fazla artıyor ve bu durum da bir körlük oluşturuyor. 

Kitapta birçok örnek ile bu konular derinlemesine tartışılıyor. Alıp okumanızı tavsiye ederim.

16 Kasım 2019 Cumartesi

"Büyük Markalar Büyük Hatalar" adlı kitap özeti

Merhaba sevgili arkadaşlar,

Son zamanlarda okuduğum ve bundan yaklaşık 20 yıl önce basılan bir kitabı size özetlemek istiyorum. Big Brands Big Trouble isimli kitaptan dilimize çevrilen bu kitabın yazarı Jack Trout. Kitap bu kadar eski olmasına rağmen şaşırtıcı şekilde günümüzün sorunlarını ve şirketlerin ısrarla hata yaptıkları alanları bizlere gösteriyor. 

Kitabın kapağında "başkalarının hatalarından öğrenmek çok daha karlıdır" yazıyor. Buna sanıyorum hepimiz katılırız. Hata yapmadan önce diğerleri ne yaptı diye bakmak çok akıllıcadır. O zaman kitapta belirtilen hatalara bakmaya başlayalım.

1. "Ben de"  Hatası: Şirketler başka şirketlere baktıklarında onların başarılı oldukları alana yatırım yapıp, "ben de bunu yapıyorum, o zaman neden benden de almıyorsun" diyebiliyorlar. Fakat burada atlanmaması gereken en önemli konu eğer bir şirket daha önce bir pazara girmişse ve burada başarılı olmuşsa insanların zihninde de yer edinmiş demektir. Burada yeni bir girişim yapmaktansa başka boş alanlar bulmak daha mantıklıdır. Ayrıca birçok durumda pazardaki mevcut ürün şirketin ismi ile bilinir hale gelmiş olabilir. Mesela Coca Cola, Selpak, Gilette gibi. Zihinlerdeki bu yerleşik yapıyı ortadan kaldırmak zordur. Ayrıca şirketlerden biri zihinlerde bir kelime veya bir konumu sahiplendiğinde başka bir şirketin gelip bunun üzerine yerleşmesi kolay değildir. Örneğin Volvo hep sağlam araçları ile bilinirken gidip BMW'nun sahiplendiği sportif araç konumunun üzerine oturamaz. 

2. Ne sattığını ifade etmemek. Şirketler eğer yeni bir pazara giriyorlarsa ve iletişim anlamında da yeterince bütçeleri yoksa o zaman sattıkları ürünün ismi kendini anlatır şekilde koyulmalıdır. Örneğin otomobile ilk çıktığında atsız araba deniyordu. Ayrıca Kellogs başarılı bir mısır gevreği iken Wheaties veya corns gibi içinde gevreklerin tanımını yapan ürünler piyasaya çıktığında Kellogs'un başına bela olmuşlardı. Bunun yanında iki isimli şirket isimleri de oldukça kafa karıştırıcıdır. Bu kimlik kargaşasından başarılı olan şirket de etkilenir. Örneğin Bridgestone/Firestone markasında insanlar Firestone markasına olan olumsuz bakışları nedeniyle Bridgestone markasını olumlu karşılamama eğilimine girmişlerdi. 

3. Pazarlamanın bir ürün savaşı değil algı savaşı olduğunu bilmemek. İnsanlar inanmak istedikleri şeye inanırlar. Bu nedenler tüketicilerin zihinlerini değiştirmek kolay değildir. Örneğin yapılan birçok testte insanlar Coca Cola ile Pepsi arasında Pepsi'yi daha lezzetli bulmuşlardır. Fakat buna rağmen yine de insanların Coca Cola aldıklarını görürsünüz. Çünkü Coca Cola zihinlerde yerleşmiştir. Coca Cola ve Pepsi yarışında Pepsi'nin de yer bulabilmesi Pepsi'nin kendisini gençlerin seçimi olarak konumlandırması ile olabilmiştir. İnsanlar size, size ne ün kazandırdıysa onu verir, daha fazlasını değil. Xerox bir fotokopi makinası iken bir bilişim şirketi haline gelmeye çalıştı ama bunda başarılı olamadı. 

4. Biz çok başarılıyız hatasında ısrar etmek. Özellikle büyük ve başarılı şirketler bu hatayı çok yapmaktadır. Başarı genellikle kibire, kibir de felakete yol açar. Şirketler başarılı olduklarında çok daha az objektif olurlar. Pazardan gelen uyarıları dikkate almazlar. Şirket ne kadar büyürse tepe yönetiminin ön cepheler ile irtibatı koparması daha kolay olur. Çoğu başarılı şirket rakiplerden bir şey almayı reddeder. Daha da kötüsü rakibi hakkında ileri geri konuşur ve organizasyonun da bunu yapmasına izin vermez. İş bu şekilde devam ederken genellikle iki numaralar her zaman saldırma halindedirler. Örneğin Burger King ateşte ızgara sloganı ile kızartma yapan Mc Donalds'ı sağlıklı yemek noktasından vurmuştu. Ayrıca Atlas Global de THY'ye koltuk mesafeleri açısından meydan okumuştu. Yalnız şunu da unutmamalı ki, iki numara bir numaranın olduğu şey olamaz. O farklı bir değer önerisi ile gitmeli ve pazarda kendini böyle konumlandırmalıdır. 

5. Her şey herkes içindir hatası. Şirketler bir alanda çok başarılı olduktan sonra kendilerini tutamayıp başka alanlara kayıp herkese hitap eden birçok ürün veya hizmet üretmeye başlarlar. Chevrolet bir zamanlar değerli bir aile arabasıydı. Satışlarda bir numaraydı. Sonra versiyonlarını arttırdı ve kendini ucuz, sedan, spor, kamyon gibi bir çok alanda araç üretir hale getirdi. Odağını kaybetti ve daha sonra satışlarda geride kaldı. Ne kadar fazla ürün gamınızı artırırsanız markanızın özünü oluşturan farklılaştırıcı fikri o kadar ortadan kaldırırsınız. Örneğin Marlboro büyümesini sürdürmek için Marlboro Lights ürününü piyasaya sürmüştü. Bunu Menthol, Mediums vb izlemişti. Tarihi boyunca markanın satışları ilk defa ani bir düşüşe geçmişti. Problemin ne olduğu açıktı. Gerçek kovboylar mentollü sigara içmezlerdi. 

6. Liderliği yerleşik hale getirmemek. Liderlik bir markayı farklılaştırmanın en güzel yoludur. Psikolojik olarak insanlar her zaman orijinal olanı, ilk olanı ve mucidi isterler. Çünkü derinlerde bir yerde o markanın en iyisini bildiğini düşünürüz. Böylece risk almadığımızı ve diğerleri gibi doğru bir tercih yaptığımıza inanırız. Mesela Coca Cola Pepsi'ye karşı "the real thing" kampanyası yapıp rakibinin ve diğer küçük rakiplerinin önünde kendini mucid, lider ve işi en iyi bilen olarak konumlandırmıştı. Hatta diğerlerinin varlığını ve ürünlerini sorgulatmayı bile amaçlamıştı. Levi's da Avrupa'da orijinal diye lansmanını yaptığı ürünlerinde çok başarılı oldu.

7. Kötü haberlerin insanlarınız tarafından size getirilmesini beklemeyin. İnsan doğası gereği şirkette çalışmaya devam edebilmek için yönetime kötü haberi kendisi vermek istemez. Kötü haberi gizlemek veya iyi haberler arasında kamufle etmek daha iyi görülür. Fakat bu davranış işletmeleri felakete götürebilir. Bu nedenle iyi bir lider neyin olup bittiğini kendisi ortaya çıkarmalıdır. 

Kitapta anlatılan hataları yedi başlıkta sizlerle paylaşmaya çalıştım. Umarım faydalı olmuştur. 

1 Kasım 2019 Cuma

"Bank 4.0" Adlı Kitap Özeti

Merhaba kıymetli arkadaşlar,

"Banking Everywhere, Never at a Bank" cümlesi ile başlayan Brett King tarafından kaleme alınmış Bank 4.0 kitabını sizler için özetlemek istiyorum. "Banking Everywhere, Never at a Bank" yani "Her yerde bankacılık ama bankada değil" girizgahından anladığımız kadarıyla artık bankacılık işlemleri için bankalara gerek duyulmayacağından bahsediliyor. Brett King'in önceki kitapları Bank 2.0 ve Bank 3.0 da aslında temelde bu konuyu gündeme taşıyordu. Fakat artık bu durumun ayak sesleri daha net duyulmaya başlandı. Şimdi kitaba dönelim, bakalım King bizler için neler yazmış...

King başarılı olan işletmelerin iyileştirme yapmak yerine en baştan başlayarak tasarım yaptıklarını, gerçek ihtiyacı gördüklerini ve insanların temel beklentilerini iyi anladıklarından bahsediyor. Örneğin 1885'de Carl Benz iki kişilik benzinli bir aracı tasarladığında diğerleri daha çok atların çektiği araçların nasıl daha iyi tasarlanacağını konuşuyorlardı. Bir başka örnek de Apple'dan. Klavyeli telefonlar çok popüler iken tamamen dokunmatik bir ekran tasarımı ile müşterinin karşısına çıkmak hakikaten o dönem için çok yıkıcı bir inovasyondu. Job ve onun CDO'su (Chief Design Officer) mevcut telefonları iyileştirmek yerine tamamen sıfırdan başlayıp yepyeni bir tasarım ortaya çıkardılar. 

Yapılan her tasarım öncelikli olarak faydayı amaçlamalıdır. Şunu hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamalıyız; müşteriler bankalara bankacılık yapmak için gelmezler. Onların bazı ihtiyaçları vardır ve bu ihtiyaçları bankalar giderirler. Örneğin müşteri para yatırmak için bankaya gelmez, parasını bir yatırıma dönüştürmek için gelir. Bununla çeşitli yatırım araçları alabilir veya bankaya bunu borç olarak verip karşılığında bir gelir elde etmeyi umar. Öbür taraftan müşteri bankaya parasını başka bir insana güvenle göndermesi için gelir. Eğer bu hizmeti başka bir kurum sağlayabiliyorsa bankaya değil o kuruma da gidebilir. Son yıllarda Moneygram, Western Union veya yeni hayata geçen birçok Fintech bankalara bu anlamda iyi birer alternatif olmuş ve bankaların pazar payından almaya başlamıştır. Son olarak da insanlar bankaya kredi almak için gelmezler. İnsanlar bankaya gelirler çünkü bir ihtiyaçları vardır ve buna ulaşmanın bir yolu bankanın finansmanına başvurmaktır. Eğer başka kurumlar da finansman noktasında iyi teklifler veya alternatifler sunuyor olursa insanlar bankaya gelip yüksek maliyetler ödemek yerine bu kurumlara gidebilirler. Son yıllarda Lending Club, Zopa gibi Fintechlerin kredi temininde önemli boyutlara geldiğini görüyoruz. Müşteriler bankaya gelip uzun, yorucu, sıkıcı ve bürokratik süreçler ile boğuşmak yerine arkada akıllı sistemler kullanan Fintechlere gidip daha kısa sürede finansmana daha doğrusu istediği ürün veya hizmete kavuşmaya çalışmaktadırlar. Bu da bankalar için önemli bir risk olarak görülmektedir.

Bunu bir başka örnek ile de zenginleştirebiliriz. Müşterinin bir web sitesinden bir mal satın almak istediğini düşünün. Bunun için bir finansmana ihtiyaç duyuyorsa bankaya başvurup bir kredi kartı sahibi olmaya çalışması müşteri için gerçekte talep edilen bir süreç değildir. Hatta bunun için müşterinin deneyimindeki bir pürüz denilebilir. Müşterinin ihtiyacı o malı, bütünleşik bir süreç sonrasında satın almaktır. Kredi kartı sadece bunu sağlayan bir ayrıntıdır. 

Yukarıda gösterilen dönüşüm için aslında en uygun yer yasal sistemin henüz yeterince gelişemediği ülkelerdir. Örneğin Kenya'da Mpesa iki insan arasındaki mesajlaşma ile birbirlerine para gönderme sistemidir ve Kenya'da bu çok yaygındır. 2005 yılında Kenya'da her insanda bir mobil telefon varken banka hesabına sahip olma oranı %30'lar mertebesindeydi. O sebeple bu servis Kenya'da çok hızlı yayıldı ve bugünlere gelindiğinde neredeyse ülke GSYH'nın %40'ına denk gelen bir boyuta erişti. Afrika'nın birçok yerinde aslında böyle bir ihtiyaç var. Çünkü yapılan bir araştırmaya göre Afrika kıtasındaki insanların bankacılık faaliyetlerinde yararlanamayan bölümününden herhangi bir insanın bir banka şubesine ulaşması için bir aylık maaşından daha fazla harcama yapması gerektiği ortaya konmuştur. 

Yukarıda tanımladığımız bankacılık hizmetlerini genel olarak Bank 4.0 olarak adlandırırsak; bizler Bank 4.0'ı araç içinde otobanların ücretlerini öderken ya da Alexa veya Siri gibi asistanların müşterilerin talimatı ile ödemeleri gerçekleştirmesinde görmeye başlayacağız. 

Bu kadar yenilik yapılırken regülasyonlar ister istemez geriden gelmektedir. Hatta kitapta yapılan bir tespite göre regülasyonlar inovasyonları birer tehdit olarak algılamaktadır. Hatta bunun için kullanılan analojiye göre bir vücuda giren bir virüs nasıl bağışıklık sistemi tarafından ortadan kaldırılmaya çalışılıyorsa regülasyonlar da aynı şekilde inovasyonlara karşı bir direnç ortaya koymaktadır. Oysa regülatörlerin bankalardan istediği en önemli konulardan biri müşterilerinin bilgilerini doğru şekilde kayıt altına almaları ve bunları korumalarıdır. Fakat bu konuda bankalardan çok daha doğru bilgiler tutabilenler hepimizin bildiği Amazon, Facebook, Apple veya Google gibi şirketlerdir. Çünkü insanlar gerçek bilgilerini bu tarz platformlarda paylaşmakta bir sakınca görmemektedirler. Ayrıca her bankaya ayrı ayrı bilgi paylaşmaktan sıkılan insanlar için ileride Google hesabından faydalanılarak kimlik doğrulaması yapılması gündeme gelebilir. Elbette bu şu şekilde de olabilir. Bir bankada hesap açmış bir müşteri herhangi bir web sitesine gidip hesap açmak istediğinde veya kendini bir hizmet alabilir olarak göstermek istediğinde bu web sitesi bankaya bir API üzerinden bağlanıp bu müşteri için bir sorgu atabilir. Böylece hem müşterinin verdiği bilgiler teyit edilir hem de bazı durumlarda hiç hesap açmaya gerek kalmadan doğrudan banka hesabı hesap bilgileri yerine geçebilir. 

Bankalar bugün müşterilerine ürün odaklı olarak yaklaşmaktadırlar. Özellikle müşterilerinin ihtiyaçlarını hangi ürünleri ile giderebildiklerini onlara göstermektedirler. Bank 4.0 devrinde ise müşterinin ihtiyaçları kendisine öneride bulunan bir asistan vasıtası ile karşılanmaya çalışılacaktır. Örneğin Siri'ye "bu akşam boğazda bir yemek yesem ne dersin?" diye sorduğunuzda, Siri size "son dönemlerde çok dışarıda yemek yedin, çok para harcadın, artık bu ay evinde otur" diyebilecektir. Burada özne insandır, banka değil. Bir bankaya gidildiğinde ister istemez bankacılık ürünleri ile ihtiyaçlar karşılanmaya çalışılır. Ama banka dışı bir asistan ile görüşüldüğünde bankalar da dahil olmak üzere tüm sektörler taranarak bir çözüm önerilir. Bu konu için size 2048 isimli romanı önerebilirim. Orada asistanların gelecekte bizim için neler yapabileceği güzel bir şekilde tasvir edilmiş. 

Bu aşamada şunu da düşünebiliriz. Kişisel asistanlar her banka için ayrı mı olacak? Yoksa bunlar bir uygulamada merkezi hale mi gelecek? Öncelikle şunu belirtelim ki, sesli komut teknolojileri oldukça önemli hale gelecek. Bu hususu zaten bankaların sesli asistanlara yaptıkları yatırımlardan anlayabiliyoruz. Bu sesli asistanlar her banka için ayrı olacaksa o zaman müşteriler nasıl bir deneyim yaşayacaklar? Kitapta şunu net şekilde söylüyor ki; her insanın kullandığı sadece bir tane veya sayılı sesli asistan olacak. Bu asistanlar muhtemelen banka ürünü olmayacaklar çünkü müşteriler Siri veya Alexa gibi uygulamaları kullanarak tüm hizmetlere ulaşmak isteyecekler.

Bankacılık denince ister istemez halen aklımıza şubeler geliyor. Fakat hazırlanan birçok rapora göre artık şubelerde yapılan bankacılık gittikçe azalacak gibi görünüyor. Bunu zaten ülkemizde ve gelişmiş bir çok ülkede şube sayılarının azalması ile anlayabiliyoruz. Fakat şöyle bir şey var ki halen şubelere giden bir kısım insan var. Bunları da iyi incelememiz lazım. Bazı insanlar hakikaten mobil veya internet şube gibi hizmetleri kullanmadıklarından şubelere giderken birçok insan da bankalar regülasyonlar gereği insanları şubelerine gitmeye mecbur bıraktıkları için şubelere gidiyor. Bizler alışkanlık gereği dijital kanallarımıza ADK demekteyiz. ADK bildiğiniz gibi Alternatif Dağıtım Kanalı demektir. Oysa bunlar şimdi Ana Dağıtım Kanalı haline geldiler, şubeler Alternatif Dağıtım Kanalı oldular. 

Bank 4.0 denildiğinde Fintechlerden bahsetmemek olmaz. Özellikle müşterilerin yaşadığı pürüzlerin ortadan kaldırılması ve deneyimlerinin iyileştirilmesi açısından büyük faydalar sağladıklarını görebiliyoruz. Öbür taraftan Fintechlerin bankalarla rekabeti açısından da maliyet farkları nedeniyle önemli avantajlara sahip olduklarını biliyoruz. Bu durumda Fintechlerle olan ilişkilerinde bankaların birkaç alternatifi vardır: 
- Bir şey yapmama: Bu alternatif en nihayetinde bankalar için çok maliyetli olabilir.
- Fintech ile işbirliği yapma: En hızlı ve en ucuz çözüm.
- Fintech satın alma: Potansiyel olarak hızlı fakat çok maliyetlidir. Ayrıca kültürel uyum problemi oluşturabilir. 
- Fintech inovasyonlarını taklit etme: Bu hem yavaş hem de çok maliyetli bir operasyondur.

Son olarak da bankaların bugüne kadar başvurdukları en önemli dayanakları müşterilerin kurumsal ve büyük işletmeler olmaları nedeniyle kendilerine güvendiklerini düşünmeleriydi. Oysa 2008 finansal krizi ile birlikte bankalara olan güven oldukça önemli oranda sarsıldı. Bugün İngiltere'de insanların sadece %12'si bankalara güvendiklerini belirtiyor. Bu durumda Fintechlerin bankacılık lisanslarının olmaması onlara güvenilmeyeceği anlamına gelmeyecektir. 

Gelecek hızlıca şekilleniyor, buna hazır olmak için doğru alanlara yatırım yapmalı ve gelişmeleri yakından takip etmeliyiz. Umarım bu kitap özetini beğenmişsinizdir. Hepinize iyi çalışmalar dilerim.

18 Ekim 2019 Cuma

Hayır Diyebilmek İçin...

Merhaba sevgili arkadaşlar,

Bugün de sizlere yakın zamanda okuduğum bir kitabın özetini paylaşmak istiyorum. Destek yayınlarından çıkan "Müthiş Psikoloji, Hayır Diyebilme Sanatı" adlı kitaptan bahsediyorum. Kitap kapağında "sınırların kadar özgürsün" diyor. Hakikaten bunun ne demek olduğunu kitabı okudukça anlıyorsunuz. 

Kitaba geçmeden önce sevdiğim bir yöneticimin şu sözünü hep hatırlıyorum. "İyi bir yönetici hayır diyebilen biridir".  Evet, hayır demek bazen bizleri karşı tarafa olumsuz gösterebilir. Hatta karşıdaki ile çatışma ortamına da sokabilir. Fakat evet dediğimizde ne hissettiğimizi bir düşünün, veya neden evet demek istediğinizi aklınıza getirin. Çoğunlukla;
- Sevilmeme korkusu
- Kaybetme korkusu
- Reddedilme korkusu

insanların sürekli evet demesinin altında yatan temel nedenlerdir. Eğer yapmak istemediğiniz halde sürekli bir şeylere evet diyorsanız, kaybetme korkusu ile hayır demekten çekiniyorsanız, başkalarını mutlu etme çabalarınız abartılıysa, hayır dediğinizde kendinizi suçlu hissediyorsanız, sürekli uyumlu olmaya çalışıyorsanız, yapamayacağınız sorumlulukların altına giriyorsanız, hayır demek kötü olmakla eşdeğerse o zaman yukarıdaki duyguları yaşıyor ve bunlarla başa çıkamadığınız için sınırlarınızı ihlal ediyorsunuz demektir. Sorunu sadece insanın kişiliğine indirgemeden insanın yetiştiği kültürün de buna önemli katkıları olduğunu görmezden gelemeyiz. Örneğin Türk kültüründe anneye, babaya, öğretmene, polise hayır denmemesi hep öğretilir. Bu şekilde yetiştirilen insanlar ileride de kolay kolay hayır diyemezler. Hatta hayır deme hakları olduğunu bile düşünemezler. 

Aslında kitabın başlığından da anlaşılabileceği gibi sınırlarımız insanların nerede durması gerektiğini ortaya koyan sanal çizgilerdir. Sınırlarınız sizi bir birey yapmakta, insanların arasında saygınlığınızı arttırdığı gibi kendinize olan özgüveninizi de yükseltmektedir. Aristoteles insanın varlıklarını üçe ayırmaktadır. Bunlardan ilki insanın kişiliği, ikincisi maddi varlıkları ve son olarak da başkalarının düşüncesinde neyi temsil ettiğidir. İnsan sınırlarını koyarak ve hayır demeyi başararak bu varlıklarını korumaya çalışır. Siz de etrafınıza bir bakın, örneğin yumurta nasıl olsun denildiğinde "fark etmez" diyene mi daha çok önem verilir yoksa "ben yumurtamı rafadan seviyorum" diyene mi daha çok saygı gösterilir? elbette kendi yaşam prensipleri olan, özgüvenini tercihlerinde açık şekilde gösteren insanlar daha çok saygı görürler. 

Hayır diyemediğinizde;
- Kişisel sınırlarınız ihlal edilir. 
- Stres ve iş yükünüz artar.
- Arkadaşlarınız, iş ortamınız zarar görür.
- Maddi kayıplara uğrayabilirsiniz. 

Yukarıda insanların hangi duygularla hayır diyemediklerini yazmıştık. Bir de kimlerin hayır diyemediğine bir bakalım. 

Öncelikle sınırlarını koruyamayanlar hayır diyemezler. Beden ve kişilikle ilgili olan tüm sınırlar aslında bir insanın çok önemli değerleridir. Bunları korudukça bir insan toplumda saygın bir birey olur. Örneğin yanınızda sigara içilirken rahatsız oluyorsanız bu sınırlarınız ihlal ediliyor demektir. O zaman kalkıp uyarmanız en tabii hakkınızdır. 

Bir diğer insan tipi de kendisini değersiz hissedenlerdir. Hatanın karşı tarafta olduğundan emin olduğu halde arayıp özür dileyenler bu taraftadır. Sürekli bir suçluluk hissi yaşayan insanlarda bu his oluşmaktadır. Bu hissi ortadan kaldırmak için sorunu hemen çözmeye gayret ederler. 

Diğer bir grup ise kendine saygısı olmayan gruptur. Bir tercih yaptığında etraftan destek arayan, eleştiri duyduğunda dünyası kararan tiplerdir bunlar. Bu grup kolay kolay karar veremediği gibi genellikle toplumun kararlarını uygulamayı tercih eder. 

Sevilme ihtiyacı olanlar da önemli bir hayır diyemeyen kesimdir. İnsanlardan yeterli sevgi görmemiş olanlar, hayır dediklerinde kendilerini kimsenin sevmeyeceğini düşünürler. 

Son olarak da korku ve kaygı duyanlar hayır diyemezler. Korku somut nedenlerden, kaygı ise belirsizlik ve insanın kendi kendine oluşturduğu düşüncelerden kaynaklanır. Bu tarz bir düşünce yapısına meyilli olanlar hayır diyerek hayatlarını zindan edeceklerini düşünürler. 

Diğer bir konu da kimlere hayır diyemediğimizdir. Bunları kısaca yazarsak; kibarlar, duygusal kimseler, muhtaçlar, emrivakiciler, gücünü kullananlar, manipülatörler, ısrarcılar ve denetleyiciler hayır demenin en zor olduğu gruptur. Bunlardan özellikle gücünü kullanarak evet dedirtmeye çalışanlar insanlar için riskli bir gruptur. Bu grup isteklerini astlarına zorla kabul ettirebilir. Bunlarla başa çıkmak için çok somut nedenler bularak hayır demeniz gerekir. Eğer siz de bir "gücünü kullanan" iseniz bu yazdıklarımızı düşünerek insanları uygun olmayan ve karşıdakini zora sokacak taleplerle ile sıkıntıya sokmamalısınız. Çünkü insanlar hakikaten size eşit şartlarda olmadıkları için evet demek zorunda olabiliyorlar. 

Kimlere hayır diyemediğimize bir de ilişki içinde olduğumuz gruplar bazında bakalım. Bunlardan ilki aile üyeleridir. Diğerleri arkadaşlar ve hatta iş arkadaşlarıdır. Bunların istekleri sizi çok zor durumda bırakabilir çünkü onlara nedensiz hayır dediğinizde ilişkilerinizin bozulacağını düşünürsünüz.  

Peki etkili bir hayır demek için neler yapmalısınız? Öncelikle eğer karşı tarafa "hayır yapamam" demek zor geliyorsa, o zaman bunu bir nedene dayandırarak "hayır yapamam çünkü başka bir programım var" diyebilirsiniz. Yine de hayır diyemiyorsanız o zaman şunu yapabilirsiniz. Bu seferlik yapıyorum ama gelecek sefer yapmayacağım. Burası çok önemlidir. Eğer ikinci sefer de aynı talep geldiğinde yapmaya devam ederseniz, rahatlıkla ikna edilen ve hayır diyemeyen bir insan oldunuz demektir. 

Önceliklerinizi belirlemeli ve hayatınızı ona göre yaşamaya başlamalısınız. Örneğin iş zamanında iş, boş zamanınızda ise ailenize vakit ayırmak önemli bir önceliğiniz olabilir. Bu durumda aileniz iş vaktinde sizden bir görev isterse bunu yerine getirmemelisiniz. Zaman yönetimi yapmaya başlamalısınız. Zamanınızda bazı size ait, ailenize ait, işinize ait ve belki topluma ait alanlar olabilir. Bunların ve kendinizin sınırlarını doğru çizmelisiniz. 

Son olarak hayır demek için altın kurallar;
- Dürüst ve net olun. 
- Zaman kazanmaya çalışmayın ama eğer düşünmeniz gerekiyorsa da aceleye getirilmeye karşı çıkın. 
- Bahane üretme dürtüsüne direnin
- Kararınıza sahip çıkın
- İstekte bulunanla şartlarınızı öne sürerek yeni bir takvim yapabilirsiniz. Bunun özellikle kıramayacağınız insanlar için kullanabilirsiniz. 
- Alternatif üretin
- Kabiliyetlerinizi farkedin
- Kibar olun
- Kaybetme korkusuyla yüzleşin
- Özgür olun

Hepinize doğru zamanda, doğru hayırlar diliyorum. Ne demişler; hayırda hayır vardır. 

10 Ekim 2019 Perşembe

The Essential AI Handbook for Leaders

Dear Friends,

I have tried to summarize a very nice book about AI for you. It is a brief summary of what AI is and how we should benefit from it. The author is Marcus Wallenberg.

The book starts with a nice quote "the move from old to the new is the only tradition worth keeping". Yes, this is true. The mankind have always been in the improvement of their life and to do so they are always on a quest. AI is the latest output of their continous quest.

AI which is the short form of Artificial Intelligence, representing the set of computer science techs that allow computer software to learn from experience, adapt to the new inputs and complete the tasks that resemble human intelligence. In short, these algortihms mimic the human behaivour at its best. We are already in touch with AI, but maybe we are not aware. Mapping applications, autocorrect in MS Word, e-mail span filters are all working under AI principles.  

What humas would consider relatively simple tasks like making coffee or pointing the one dog in a photo full of cats are actually extremely difficult for computers to achieve. While tasks considered impressively intelligent for humans like regressions or driving the map between two cities are fairly easy for the computers.

To understand the concept better, we need to address what machine learning, deep learning (DL) and reinforcement learning mean.

Most of the recent triumphs of AI were made possible thanks to a group of AI techniques collectively referred to DL, or more scientifically DL Neural Networks. With DL you teach a neural network by exposing it to data and information about that data. For example, if you want to identify the cats, you show the network many cat pictures and tell it, these are cats. If the connections inside neural network increase, the accuracy of AI increases also.  

DL models can be constructed using supervised (SL) or unsupervised (USL) learning. SL uses labelled training data to predict or aim towards specific outcomes of new data while USL can reason about data without any need for predefined labeled training data. Reinforcement learning uses feedback algorithms to reward and punish the model to achieve the best possible outcomes.

In SL, if you want the model to learn elephant, you teach AI model to identify every picture of an elephant on the internet. In SL you teach the model with thousands of pictures and tell the model which ones have the elephant inside. An USL model would not be great for determining elephant or no elephant. But, it is very helpful in identifying the patterns in images to form seperate clusters of pictures. Then, you will be able to extract elephants out of the group of animals. In the reinforcement learning you start without any data and teach the model on trial and error base.  

What are the interesting use cases for AI in our life? AI could grade the tests for an entire class for the teacher in seconds. It can identify or predict the tumors faster and more accurate than any of the radiologist or cancer doctors. Once trained, AI weather forecasts can be accurately made in seconds which will be cheaper, quicker and more reliable. AI can predict the number of clients to be served at dinner in a restaurant for a specific night. AI can translate or transcribe an audio or voice message into a written text in seconds. AI can help the parents what to be cooked for dinner depending on the stuff in the fridge.

Despite its big uses described above, there are plenty of limitations of AI. We need to make a categorization here to explain these limitations better. The first category is the Artificial Narrow Intelligence. It refers to use of AI in specific cases. Beating the opponents in chess, diagnosing the illness, understanding the language and converting it to text are the specific fields where AI is very powerful. Our smart phones are also full of AI pieces that are designed for very specific tasks. There is another category called as Artificial General Intelligence where AI is not so much powerful. It refers to AI that is completely able to reason and understand like humans. This is not so much powerful because AI has some requirements to be fulfilled. These are;
- The problem should not be vague. You can not be succesful if you assign a "make my company profitable" job to AI.
- Lack of data. The fuel of AI is data. If you are out of correct data, the AI model will not succeed.
- Unorganized data. The AI models are more succesful in organized or categorized data.

At the end of the day it is not technology that creates success, its people. Its the leaders that take the right decisions based on the the most accurate data, insights and their experiences. It is the ones who do faster than the competition that will succeed.  

Better to read the book, thank you for sharing your time to read this article.

29 Ağustos 2019 Perşembe

"Nudge" (Dürtü) Adlı Kitap Özeti

Merhaba sevgili arkadaşlar,

Bugün de sizler için son zamanlarda adını çok duyduğum ve birçok insan tarafından tavsiye edilen bir kitabı özetlemek istiyorum. Açıkçası benim kitaptan beklentim herhalde biraz fazlaydı, o sebeple tam olarak aradığımı bulamamış olabilirim. Fakat yine de okunmasını tavsiye ederim.

Kitabın adı orijinal olarak "Nudge" olup dürtü anlamına gelmektedir. Richard Thaler tarafından kaleme alınmış olan kitapta insanların çeşitli etkenlerden etkilenerek kararlarının nasıl değiştirdikleri açıklanmaya çalışılmış.

Kitap "seçim mimarı" (choice architect) denilen bir kavram ile başlıyor. Buna göre bir seçim mimarı insanların karar verebilmeleri için ortamı hazırlayan insana deniyor. Bu insanlar, karar verecek insanların daha doğru karar verebilmeleri veya tehlikeleri fark edebilmeleri için bazı düzenlemeler yapıyorlar. Mesela hızlı giden arabaların yavaşlaması için okul önlerine tabela koymak gibi. Böylece insanlar yavaşlamaları gerektiğini anlıyorlar. Yine trafikten örnek verirsek Amsterdam'da karşıdan karşıya geçerken yayalara yeşil yandığında yayalar hızlı yürüsün diye alarm benzeri bir ses çıkıyor. Böylece acele etmeleri gerektiğini anlıyorlar. Bu dürtüler bazen bir ses, bazen bir görüntü olabiliyor. Bunların ne olacağına seçim mimarları karar veriyor.

İnsanlar her zaman her koşul altında kendilerinin yararına olan kararlar alamayabiliyorlar. Bunun sebebi her zaman rasyonel olamamaları olduğu gibi aynı zamanda doğru düşünme yapılarına sahip bulunmamaları da olabiliyor. Daniel Kahneman'ın "Hızlı ve Yavaş Düşünme" kitabında belirttiği gibi insanların temelde iki ayrı düşünme sistemleri var. Bunlardan birincisi otomatik düşünen ve hızlı kararlar alan Sistem-1. Diğeri ise rasyonel şekilde düşünerek, hesaplayarak kararlar alan Sistem-2'dir. İnsanlar çoğu kez hızlı kararlar alan otomatik sistemlerinin etkisinde kalıp hatalı seçimler yapabiliyorlar. Çünkü bu sistem hesaplama, ölçme biçme işine girmeyip tamamen hisler ile hareket etmektedir. Bu sistemin örneklerini bir önceki yazımda (Hatasız Düşünme Sanatı) sizler ile paylaşmıştım. 

İnsanların rasyonel hareket etmemelerinden yola çıkarak bazı dürtüler ile onların davranışlarının yönlendirilebileceği düşünülebilir. Örneğin insanlar herhangi bir şeyi kaybettikleri zaman onlar için o şeyin değeri artmaktadır. Çünkü insanlar kayıplara karşı çok hassastırlar. Hatta yapılan araştırmalara göre bir insanın 100 usd kaybetmesi durumunda yaşayacağı üzüntü ile 200 usd kazanması durumunda yaşayacağı sevinç aynı değerdedir. Bu durumda eğer enerji verimliliği kampanyası yapılacaksa; a) enerji verimliliğine dikkat ederseniz 100 usd kazanırsınız veya b) enerji verimliliğine dikkat etmezseniz 100 usd kaybedersiniz demek arasında b seçeneğinin daha etkili olduğu ortaya çıkmıştır.

İnsanlar doğru olmadığını bilmelerine rağmen bazı yanlışları yapma noktasında oldukça ısrarlıdırlar. Örneğin, tatlı yediğimizde kilo alacağımızı biliriz veya tatlının şekerimizi arttıracağından eminiz. Hatta hemen hepimiz şekerin zararlı olduğunu da kabul ederiz. Bunların ötesinde eğer bize bir tatlı ikramı yapılırsa çoğumuz bunu red edemeyiz. Başka bir örnek olarak sabah saatimiz çalar ve kalkmamız gerektiğini biliriz. Fakat saat çalar ve biz bunu öteleriz (not: erken yatmanızı tavsiye ederim, erken kalkabiliyorsunuz ve bu tarz şeylere ihtiyacınız olmuyor). Oysa işe geç kalacağımızı da biliriz. Buna rağmen yine bu davranışta bulunabiliriz. Bu durumlar için dürtü devreye giriyor. Aynı davranışı yapmamak için tatlı yemeye karşı geliştirilen dürtülerden biri insanların birbirlerine söz vermesi olabiliyor. İnsanlar hele bir aradayken tatlıyı bu şekilde red edebiliyorlar. Ya da https://www.stickk.com/ web sitesine girip kendinize bir kilo verme hedefi koyup, buna ulaşamama durumunda o websitesinde bloke ettiğiniz bir miktar parayı kaybediyorsunuz. Bu nedenle her tatlı görüşünüzde kaybedeceğiniz paranız aklınıza geliyor ve bu teklif size cazip gelmiyor. Çalar saat örneğinden yola çıkarsak clocky adlı saatin buna güzel bir çözüm getirdiğini kabul edebiliriz. Lütfen videoyu izleyin.   

İnsanların bir başka karar alma eğilimi de diğer insanların ne dediklerine ve ne seçimler yaptıklarına bakmalarıdır. Hatta yapılan bir araştırmaya göre insanlara basit bir test yapmışlar ve bunu bireysel olarak dolduran insanlar neredeyse hiç hata yapmamışlar. Bundan sonra aynı test başka bir insan grubuna yapılmış ve başka insanların nasıl cevap verdiklerine dair de bilgi (yanlış bilgi) verilmiş. Bu durumda insanların yaklaşık üçte birinin yanıldığı ortaya çıkmış. Bu bize şunu gösteriyor ki, insanlar başka insanların ne düşündüklerini tahmin ettiğimizden fazla önemsiyor. Mesela bir otel zinciri müşterilerine bu otelde kalan müşteriler bir havluyu en az 3 gün kullanıyorlar dediğinde insanlar her sabah ayrı bir havlu istemiyorlar. Ya da enerji verimliliğini arttırmak için aynı bölgede yaşayan insanların enerji tüketimlerine göre kendilerine gülen surat veya asık surat verip bunlar bir web sitesinde sergilendiğinde asık surat verilenler daha verimli olmaya çalışırken gülen surat verilenler de kendilerini yine iyileştirmeye gayret edebiliyorlar. Sosyal baskı olarak da yorumlanabilecek olan bu dürtü çok faydalı oluyor.

Bu aşamada seçim mimarisinin nasıl olması gerektiğini de açıklamak gerekiyor. Seçim Mimarisi insanları doğru şekilde yönlendirmek için yapılan dürtülerin bir toplamı gibi değerlendirilebilir. Bu yapı temelde beş aşamadan oluşuyor:
1- Varsayılan ataması: Bir insanın doğru kararı vermesi veya daha çok insanın ilgili üründen fayda sağlaması için bazı değerler ön tanımlı şekilde sunuluyor. Örneğin bir sigorta poliçesinde mali mesuliyet insanlara standart olarak sunuluyor. Ancak insanlar bunu isterlerse çıkartabiliyorlar. Bu durumda insanların önemli bir kısmı bu özelliği seçiyor. Buna bir örnek olarak da otomatik emeklilik planlarını gösterebiliriz. Ülkemizde de 2,5 yıl kadar önce devreye alınan uygulamaya göre, devlet bireyleri otomatik olarak bir emeklilik planına dahil ediyor, fakat insanlar eğer isterlerse bundan çıkış yapıyorlar. Bu durumda bazı ülkelerde birçok insan bu planları satın almış oluyor.
2- İnsanların hata yapmasının mümkün olması: İnsanların bazı basit konularda bile hatalar yapabileceğini biliyoruz. O zaman süreçleri buna göre tasarlıyoruz. Örneğin insanların bir kısmı ATM'den para çekerken önce parasını aldığında kartını unutabiliyor. Bu durumda insanların önce kartlarını sonra paralarını alması daha mantıklı görünüyor.
3-  Geri bildirim sağlanması: İnsanlar araç kullanırken eğer lastiklerin basıncı, yakıt seviyesi vb. konularda bilgilendirilmezler ise aracı kullanmaya devam edip sorun yaşayabiliyorlar. Bu durumda kendilerine verilen bir uyarı (dürtü) onların yanlış yapmalarını engelliyor.
4- Zor problemleri yapılandırma: İnsanların daha kolay karar alabilmeleri için insanlara bazı bilgiler verip problemleri daha kolay hale getirmeye çalışabiliriz. Örneğin aynı sorun ile karşılaşan başka insanların nasıl hareket ettiğini öğrenebilirsek daha makul olduğunu düşündüğümüz bir hareket yapabiliriz. Bu aşamada yine emeklilik planlarını örnek olarak verebiliriz. Emeklilik planına bir insan dahil olduğunda kendisinden hangi yatırım araçlarına yatırım yapacağı sorulur. Yapılan çalışmalara göre eğer insanlara az alternatif gösterilirse insanların o planlarda kalma ihtimallerinin arttığı, birçok alternatif gösterilirse o planlardan çıkma eğiliminin yükseldiği ortaya çıkmış. 

Sonuç olarak birçok alanda dürtüleri kullanabiliriz. Bunlara birçok örnek de verebiliriz. Bunlar için kitabın yazarı www.nudges.com diye bir web sitesi yayına almış. Onu da incelemenizi tavsiye ederim.

İyi çalışmalar.

21 Ağustos 2019 Çarşamba

"Hatasız Düşünme Sanatı" Adlı Kitap Özeti

Merhaba sevgili okurlarım,

Bir süredir sizlerle kitap özetleri paylaşmıyordum. Bu ayrılıktan sonra elime geçen, açıkçası önceleri mesafeli baktığım bir kitabı okuduktan sonra çok beğendim ve sizlerle paylaşmak istedim. Bu kitap Rolf Dobelli tarafından yazılmış olan "Hatasız Düşünme Sanatı II" kitabıdır. Bu kitabın ilk cildi bende yoktu ama en kısa zamanda ilk cildini de okumak istiyorum. 

Kitapta insanların temelde düştükleri birçok düşünme hatasına vurgu yapılıyor. Her bir düşünce hatası birkaç sayfada örnekler ile anlatılıp, bunlardan nasıl korunabileceğimize yönelik tavsiyeler veriliyor. Kitabı tavsiye ediyorum. 

Burada her düşünme hatasına değinmem çok zor, O sebeple gözüme çarpan bazı konuları burada özetlemek istiyorum.

Kitabın önsözü düşünme ile ilgili basit bir tavsiye ile başlıyor. Olumsuz bilginin olumlu bilgiden daha güçlü olduğu varsayımı ile bir şeyi tanımlamayan unsurları listeleyin sonra geriye kalan zaten istediğiniz sonuçtur diyor. Örneğin bir projede başarıyı nasıl yakalarız diye düşünüyorsanız, önce projeyi başarısız yapabilecek her şeyi listeleyin, geriye kalanlar zaten başarının anahtarıdır diyor. 

Şimdi düşünme hatalarından bazılarına değinelim. 

Sebeplendirme ile haklı çıkma. Davranışımız için bir sebep belirtirsek daha fazla anlayış görebiliriz. Burada şaşırtıcı olan sebebin mantıklı olup olmaması bir şeyi değiştirmiyor. Örneğin uzun bir sırada, bir insan dışarıdan gelip en öne geçmek istediğinde en baştakine "önünüze geçebilir miyim" derse bunun kabul edilme ihtimal, çok zayıf oluyor. Oysa "önünüze geçebilir miyim, acelem var" derse bu çok daha yüksek ihtimalle olumlu yanıt almasını sağlıyor. 

Karar yorgunluğu. Karar vermek yorucudur. İnsanlar karar vermek yerine mevcut düzenin devam etmesini yeğleme eğilimindedirler. Çünkü insanlar karar vermek için düşünüp, ölçüp biçip bir sonuca ulaşmaya çalışırlar ve bitkin düşerler. Karar bitkinliği ise tehlikelidir. Bu durumdaki karar alıcılar mevcut düzenin devam etmesini tercih ederler. Örneğin yapılan bir araştırmaya göre kahvaltı ve öğle yemeğinden hemen sonraki davalarda hakimin tutukluların erken tahliyesine hükmettikleri, açlık emarelerinin görüldüğü saat 3 ve 5 teki davalarda ise tutukluluk halinin devamına hükmettikleri görülmüş. Bu çok anlamsız görünüyor ama hakimler kan şekerleri düştüğü için karar almak istememişler. 

Motivasyon baskısı. İnsanların gönüllü olarak yaptıkları işlerde, aynı insanlara para veya herhangi bir karşılık teklif ederseniz tüm  motivasyonlarının kırıldığını görürsünüz. Örneğin kayınvalideniz size güzel bir yemek hazırlamış, özenmiş, önemli bir hazırlık yapmış. Yemek yedikten sonra siz de bunun karşılığı olarak ben de sana bunu veriyorum deyip bir hediye verirseniz, o karşılıksız yapılmış tüm hazırlığı ve hürmeti boşa çıkarmış olursunuz. 

Zahmet gerekçelendirmesi. Uğrunda acı çektiğimiz şeyleri daha fazla sevme eğilimindeyiz. Örneğin maketten basit bir uçak yaptınız. Bunu belki nereye koyacağınızı bilemezsiniz, çok yer kaplayabilir ama atmaya da kıyamazsınız. IKEA bunu çok güzel bir şekilde uyguluyor. Size paketlenmiş mobilyayı veriyor. Siz bunu açıp talimatlara göre uğraşarak yapıyorsunuz ve o sizin için çok değerli bir hale geliyor. 

Basit mantık. Aklınıza gelen ilk şeye hemen inanmamanız lazım. Şu soru çok ünlüdür. Bir tenis raketi ile topu arasında 1 usd fark varsa ve her ikisi de toplam 1.10 usd ediyorsa, tenis raketi kaç usd dir? Çoğu insan hemen atlayarak buna 1 usd olarak cevap verir. Oysa doğru cevap 1.05 usd olmalıdır. Bunun sebebi düşünmenin hissetmekten daha zahmetli olmasıdır. Birçoğumuz tenis raketinin 1 usd olduğunu hisseder ve böyle cevap verir. Oysa 2 sn düşündükten (zahmete girdikten) sonra bunun doğru olmadığını anlar. 

Duygulanma eğilimi. Neden duygularımız bizi kukla gibi oynatıyor? Bizler bir konuda karar verme eğilimine girdiğimizde genellikle duygularımızla hareket ederiz. Ne kadar rasyonel düşünmeye çalışsak da kestirme yolları kullanarak acele şekilde duyguların yönlendirmesi bizi çok daha hızlı karar vermeye yöneltir. Bir arkadaşım vardı. LG ve Sony TV arasında kalmıştı. Ne kadar analiz yaparsa yapsın LG daha üstün çıkıyordu. Peki ne yaptı dersiniz? O gitti Sony aldı. 

İlk izlenim etkisi. İlk izlenim hepimiz için önemlidir. Yalnız ilk izlenim çoğu kez insanları yanıltır. İlk izlenim etkisi bu kadar önemli olmasaydı şirket merkezleri bu kadar şaşalı ve işlevsiz giriş salonları ile gösteriş yapmak zorunda kalmazlardı. Veya, insanlar ortalama kıyafetler yerine çok şık kıyafetlerle iş görüşmelerine gitmek istemezlerdi. İnsan bu zaafını bildiği için ilk izlenime kapılmamalı, genel bir değerlendirme yapmak için kendini zorlamalıdır. 

Burada icat edilmesi sendromu. İnsanlar kendi yaptıkları yemekleri her zaman daha lezzetli bulmaktadırlar. Buna kendi fikirlerini de ekleyebiliriz. Örneğin bir eğitime katılıyorsunuz ve eğitmen sizi gruplara ayırıp bir konu hakkında tartışmanızı ve bir sonuca varmanızı istiyor. Çoğunlukla kendi fikrinizi başkalarına satmaya çalışırsınız. Diğerleri de bunu yapar. Bir başka örneği de girişimciler üzerine verebilirim. Bir girişimci ile görüştüğünüzde ürününü överseniz bir problem yoktur. Fakat onu eleştirir veya daha önce düşünmediği bir konuda üzerine giderseniz size tepki gösterir. Çünkü birçok girişimci de fikirlerine aşık olmuştur. 

Alan bağlılığı. Bilgilerimiz genellikle aktarılabilir değildir. Örneğin çok iyi bir ekonomistin veya finansçının harika makaleler yazdığını görebilirsiniz. Fakat iş gerçek ortamda bir karar vermeye geldiğinde herkes gibi karar verdiğini gözlemlersiniz. Mesela Harry Markowitz (modern finansın kurucusu kabul edilir) 1990 yılında portföy yönetimi üzerine Nobel ödülü almıştır. Teorisinde bir portföyün optimal bileşiminin nasıl olması gerektiğini açıklamaktadır. İş kendi portföyüne geldiğinde basitçe %50 hisse senedi, %50 tahvil şeklinde yatırım yapmış. Çok anlamsız geliyor ama genellikle böyle oluyor. 

Hatalı fikir birliği etkisi. Bizler diğer insanların da bizler gibi düşündüğünü varsayarız. Önemli kurumlarda çalışan pazarlama müdürlerini düşünün. Tüm pazarın kendilerinin tercihlerini beğendiklerini varsayarlar. Ürünleri buna göre tasarlamak isterler. Buna göre fiyatlandırma yapma eğilimindedirler. Bu şekilde piyasaya çıkan bir ürün de eğer başarılı olmazsa, sorunun müşteride olduğunu söylerler. 

İç grup dış grup önyargısı. İnsanlar bir şekilde bir araya getirildikleri insanları daha sempatik bulma eğilimindedirler. Örneğin aynı futbol takımını tutanlarla kendimizi yakın hissedebiliriz. Bu sadece insanların tercihleri sonucunda oluşan gruplarda olmaz. Daha önce yapılan bir araştırmada tamamen rastlantısal olarak iki grup oluşturulmuş ve onlardan herhangi bir konuda istişare yapmaları istenmiş. Araştırma sonucunda birbirlerini daha önce görmemiş olan bu insanlar diğer gruptakilerden daha fazla, içinde bulundukları gruptaki insanları sempatik bulmuşlar.

Belirsizlik toleransı. İnsanlar belirsizlik altında kalmaktan hoşlanmazlar. Ellsberg ikilemi denilen teoriye göre insanlar bilinen olasılıkları belirsizliklere tercih etme eğilimine girerler. Örneğin A torbasında 50 mavi 50 siyah top var. B torbasında da yine 100 adet mavi ve siyah top var ama oranı belli değil. Mavi top çekmeniz durumunda 1.000 EUR ödül alıyorsunuz. Hangisini tercih edersiniz? İnsanlar bu durumda A torbasını tercih ediyorlar. Yöntem değişiyor; aynı torbalar fakat bu sefer siyah top çekerseniz 1.000 EUR alıyorsunuz. Bu durumda hangisini seçersiniz? İnsanlar genellikle yine A torbasını seçmişler. Oysa bir öncekinde B torbasında mavi az olabilir diye A'yı seçmişlerdi. Şimdi aynı düşünme sistemi ile yine A'yı seçiyorlar. Bu birçok insanda bu şekildedir. Bunun olumsuz etkisi şu oluyor ki, insanlar belirsizlik dönemlerinde rahatlayabilmek için acele kararlar alıyorlar. Bu kararlar da her zaman doğru çıkmıyor.

Pişmanlık korkusu. İnsanlar sonunda pişman olma ihtimalleri olan bir hareketi yapmak yerine hareketsiz kalmayı tercih ederler. Örneğin bir hisse senedinin fiyatının yeterince arttığını düşünüyorsunuz ve bunu satmaya karar veriyorsunuz. Oysa daha fazla artma ihtimali olduğu gibi düşme ihtimali de olabilir. İnsanların büyük kısmı sattıkları durumda eğer fiyatlar yükselirse bundan büyük pişmanlık duyuyorlar. O sebeple satmak yerine eylemsiz kalmayı tercih ediyorlar. Çünkü satmadıkları takdirde eylemsiz kaldıkları için bundan duydukları üzüntü daha az oluyor. Yine hisse senedinden yola çıkarsak; A hisse senedinden B ye geçmeyi düşünüyorsunuz. Bunu yaparsanız ve A yükselir B de düşerse büyük pişmanlık yaşarsınız. Eğer A yı satmazsanız ve A düşer B yükselirse aynı pişmanlığı yaşamazsınız. 

Belirginlik etkisi. Göze ilk batan detaylar bazen en önemli neden olmayabilirler. Fakat insanlardaki düşünme tembelliği tüm olayın açıklamasının bu belirgin şey olduğunu düşünmelerine yol açar. Örneğin bir ev soyulmuşsa ve ortamda 3 zanlı varsa, birçok insan sabıkası olan insanın bunu yaptığını düşünür. Veya, ülkemizin son durumunu düşündüğümüzde eğer bu zanlılardan biri göçmense hemen insanlar bu göçmeni suçlamaya meyillidir. Bir başka örnek olarak kırmızı kapaklı bir kitabın en çok satanlar listesinde oluşunu hemen farklı kapak tasarımına bağlayabilirsiniz. Bu sebeple tüm ayrıntıları incelemeden sadece göze ilk çarpan bir özelliği hemen sonuca götürmemelisiniz. 

Kişiselleştirme. İnsanlar istatistikler yerine kişiselleştirilmiş hikayelerden daha fazla etkilenirler. Örneğin bir faciada 10 kişi öldü, 3'ü çocuktu denildiğinde elbette hepimiz üzülürüz ama bu insanları tanımadığımız ve onların yerine kendimizi koymadığımız için bunu bir süre sonra unuturuz. Oysa faciada ölen bir çocuk resmi ile karşılaşsak ve onun hikayesini öğrensek bu durum bizi diğer duruma göre oldukça fazla etkiler. Belki günlerce etkisinden çıkamayız. 

Dikkat yanılsaması. Bazen bir detaya takılınca farklı ve önemli olan bir konuyu gözden kaçırabiliriz. Buna verilebilecek en iyi örnek Monkey Business Illusion adlı videodur. Video için lütfen tıklayın
Bu videodan sonra ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. 

Zeigarnik etkisi. İnsanlar bir plan yaptılarında neredeyse o işi tamamlamış gibi sakinleşirler. Henüz tamamlanmamış işleri nadiren unuturuz. Bunlar kendilerini tekrar tekrar hatırlatır ve bize rahat vermezler. Buna karşılık tamamlanmış işleri ise unuturuz. Halledilmemiş işler sadece onlarla nasıl başedeceğimize dair net bir fikir oluşturana kadar içimizi kemirirler. 

Evet sevgili arkadaşlar, biraz uzun oldu ama kitapta bulunan 52 düşünme hatasından öne çıkanları (belki benim en fazla karşılaştıklarımı) sizin için özetlemeye gayret ettim. Bence kitabı alın okuyun. Hoşunuza gideceğini düşünüyorum.