7 Nisan 2018 Cumartesi

"Akıldışının Mantığı" Kitabı Özeti

Sevgili okurlarım merhaba,

Bugün sizlere yine son zamanlarda okuduğum bir kitabın özetini yapmak istiyorum. Akıldışı Ama Öngörülebilir adlı kitabın yazarından bu kitabın bir devamı niteliğinde olan Akıldışının Mantığı isimli kitabı okuduğumda açıkçası Akıldışı Ama Öngörülebilir kitabı kadar etkilenmedim. Fakat yine de bazı noktalara çok doğru temas ettiğini düşünüyorum.

Şimdi gelelim kitapta nelerden bahsedildiğine...

Kitapta insanların önemli kararları erteleme eğiliminde oldukları ifade edilmektedir. Ne zaman karşımıza önemli ve zor bir karar anı çıkarsa bunu erteleyip bizi anlık olarak daha fazla mutlu edecek işler yapmaya çalışırız. Oysa anlık mutlu edecek işler diğer önemli işlerin etkisini göstermez ve sadece kendimizi bir süreliğine oyalamış oluruz. Sonradan ertelediğimiz kararlar yine karşımıza çıkacaktır.

Kitapta değinilen bir diğer konu da büyük ödüllerin insanları motive edip etmediğidir. İnsanlar temel olarak büyük bir ödül vaadedildiğinde daha fazla çalışarak bu hedefi tutturmaya çalışır diye düşünürüz. Oysa kitapta anlatılan deneylere göre eğer bir insana bir işi tamamlaması için aşırı büyük bir ödül verilirse bu onu motive etmekten ziyade tedirgin etmeye ve odağının dağılmasına yol açar. Yapılan bir deneyde bir gruba düşük, bir gruba orta, bir gruba da aşırı büyüklükte bir ödül vaad edilerek bir hedefe ulaşmaları istenmiştir. Sonuçlara göre ilk iki grup birbirinden çok farklılaşmamış ama son grup anlamlı şekilde daha düşük başarı kazanmıştır. Buna davranışsal finansta kayıptan kaçınma halinin neden olduğu düşünülebilir. Yazara göre büyük ödül vaad edilen grup kendini bu ödüle sahip olduğunda neler yapabileceğini hayal ettiğinden ve bunu kaybetmemek için aşırı derecede endişelendiğinden başarısız olmuştur. O zaman özellikle beyin işleri yapan bir gruba büyük ödül vaadetmek doğru değildir. Bu onların motivasyonunu arttırabilir ama üretkenliklerini de baltalar.

Bir başka konu olarak da emeğin önemi sorgulanıyor. Çalıştığımız işyerleri ve mesleğimiz için emek sarfederiz. İnsanlar sadece para kazanmak ve paranın getirdiği nimetlere ulaşabilmek için emek sarfettiklerini düşünmemektedirler. Bizler aynı zamanda sarfettiğimiz emeğin bir anlamı olsun isteriz.  Örneğin iyi kazandığınız bir işiniz var ve sabahlara kadar bir proje için sunum hazırlıyorsunuz. Daha sonra bunu bitirip patrona gönderiyorsunuz fakat patron size artık sunuma gerek kalmadığını söylüyor. Eğer sadece para için çalışıyorsanız bu durumda mutsuz olmamanız gerekir. Fakat hemen hepimiz bu durumdan rahatsız oluruz çünkü yaptığımız işin bir anlamı olsun isteriz. Bu nedenle de şirketler eğer daha verimli ve üretken çalışanlar istiyorlarsa o zaman insanların işlerine anlam katmalıdırlar.

Yazarın IKEA etkisi dediği bir konuya da değinelim. İnsanlar kendilerinin ürettiği bir nesneye veya bir yiyeceğe çok fazla önem verirler ve ona tabiri caizse bağlanırlar. IKEA etkisi de işte budur. IKEA ya gittiğinizde demonte halde aldığını parçaları kendiniz bir araya getirirsiniz. Bu da o eşyaya karşı bir bağınızın oluşmasına sebep olur. Örneğin yemek yapanlar yaptıkları yemeklere, resim yapanlar yaptıkları resimlere bağlanırlar. Yaptığımız şeylere öyle çok değer biçeriz ki herkesin benzer düşündüğünü zannederiz. Fakat eğer yaptığınız şeyi bitirmezseniz o zaman yeterince bağlanmış olmazsınız.

Yukarıda anlatılan durum insanları öyle bir ruh haline sokuyor ki insanlar yaptıkları şeyin en güzel, düşündükleri kavramların veya ortaya attıkları fikirlerin en iyi olduğunu da düşünebiliyorlar.

İnsanların bir başka akıldışı yaklaşımları da intikam dürtüleridir. İntikam ve güven birbirlerinin kardeşidir. İnsanlar temelde karşıdakine güvenme eğilimindedir. Bu sebeple eğer güvendiğimiz bir insandan bir ihanet görürsek bu insandan hemen intikam alma eğilimine gireriz. Bu durum kandırılmış olmamız gerçeğinden kaynaklanır. İntikam için de hem paramızı hem de zamanımızı harcamaya gönüllü oluruz. Bu konu kitapta deneylerle anlatılmıştır. Bir insan bir oyun kendisine verilen parayı eğer karşıdakine haksız şekilde kaptırırsa kendi cebinden para koyup o insanı cezalandırmaya çalışmıştır. Tabii burada çok önemli bir ayrıntı vardır. Eğer haksız şekilde kötü davranılan bir insandan özür dilenirse sanki o insan hiç haksızlığa uğramamış gibi davranmaktadır. Bu da özrün gücünü göstermektedir.

İnsan doğası gereği çevresine uyum sağlama eğilimindedir. Örneğin çok büyük zevkle aldığımız bir araba birkaç ay sonra eski hazzı vermez. Yeni bir ev aldığımızda hoşumuza gitmeyen dolaplar bir süre sonra canımızı sıkmamaya başlar. Eğer bir insan can sıkıcı bir sesi duymaya başlarsa ilk zamanlarda çok canı sıkılır ama sonra alışır. Fakat eğer bir mola verilirse ve tekrar başlarsa bu sefer insan daha çok mutsuz olur çünkü sese alışmışken bittiğini düşünmüş ve tekrar başladığında bu sefer aynı süreci tekrar yaşayacağını hissetmiştir. Konuya ters açıdan baktığımızda eğer alışveriş sizi mutlu ediyorsa bunu bir seferde değil ara ara yaparsanız çok daha fazla mutlu olursunuz diyebiliriz. Çünkü insan aldığı eşyanın üzerinden zaman geçtiğinde bu eşyaya olan hevesi azalır.

İnsanlar ihtiyaç halindeki bir kişiye yardım edebilmek için sıraya girerken bir toplum sıkıntı yaşarken ona karşı duyarsız olabilmektedir. Eğer Mali'den bir kız yardım istiyorsa ona yardım etmeye bir çok insan koşabilir. Fakat Mali sizden yardım istiyor denilirse buna olan tepki daha düşük olacaktır. Bunun en önemli sebebi saptanabilir kurban etkisidir. İnsanlar o kurbanın yerine kendilerini koyarlar. Kısacası onunla empati yaparlar. Diğer bir konu da yakınlıktır. Eğer olay yakın bir yerde ise insanlara yardım etmek için var gücümüzle çalışırız. Fakat uzakta ise o insanların yerine kendimizi koymakta zorluk çekeriz. Bir başka konu da okyanustaki damla etkisidir. Yaptığınız yardımın toplam sorun içinde bir fayda oluşturmayacağını anlatmaktadır. Bu durumda insanlar kendilerine yakın olan, saptanabilir bir kurbanın olduğu, yaptığı yardımın amaçla ulaşacağına inandığı durumlarda yardım etmeye isteklidir.

Son olarak da kısa vadeli duygularımızın uzun vadeli etkileri olabileceğini unutmamalıyız. O sebeple öfkeli veya sevinçli halde yaptığımız hareketlerden dolayı ileride mutsuz olabiliriz. Mesela çok mutluyken insanlara gereksiz sözler verebiliriz. Çok öfkeli iken insanlara karşı önyargılı olabiliriz. Bunlara dikkat etmezsek ileride çok pişman olabiliriz.

İşte görüldüğü gibi insanlar oldukça akıldışı işler yapabilmektedir. Bu insan psikolojisinin aslında farklı durumlarda öngörülmez şekilde hareket ettiğinin göstergesidir.

Umarım faydalı olmuştur. İyi okumalar.

27 Mart 2018 Salı

"Akıldışı ama Öngörülebilir" Kitabının Özeti

Sevgili Okurlarım merhaba,

Bugün sizlerle geçen hafta içinde kelimenin tam anlamıyla sindire sindire okuduğum bir kitaptan bahsetmek istiyorum. İngilizcesi "Predictably Irrational" (bu çeviriye dikkat edenler kitabın Türkçesinin aslında Öngörülebilir Şekilde Mantıkdışı olması gerektiğini görmüşlerdir) olan bu kitap rasyonel olmayan tüketici davranışlarını gözler önüne seriyor. Finans okuyanlar bilirler, bizlere hep insanın rasyonel bir varlık olduğu ve bu sebeple de her kararını mantık dairesi içinde aldığı öğretilmiştir. Oysa bu temellere dayanan finans teorisi 1970li yıllardan sonra yerini davranışsal finans denilen ve insanların kararlarında mantığın yanı sıra duyguların ve sosyal normların da baskın geldiğini göstermiştir. Kitap da tam bundan bahsetmektedir. Şimdi kitapta ilgi çeken konular nedir ona bakalım.

Kitap izafiyet kavramı ile başlamaktadır. Buna göre insanlar nesneleri sürekli kıyaslamaktadır. Bu kıyaslamayı yaparken de her zaman kolay karşılaştırılabilir nesneleri karşılaştırma yoluna giderler. Zor karşılaştırmalardan kaçınırlar. Bu sebeple eğer karşılarında üç seçenek varsa bu seçeneklerden ikisi birbirine özellik anlamında çok yakınsa insan doğası en kolay yoldan birbirine benzeyenlerden daha iyi olanını seçmeye eğilimlidir. Mesela bir emlakçı iki farklı evi müşterisine gösterirken müşteri çok kararsız kalabilir. Yalnız ortaya üçüncü bir seçenek ekler ve bu da bir önceki seçeneklerden birinin özelliklerine sahip olduğu halde örneğin çatısı bozuk ve bahçesi kötüyse insan doğası her zaman birbirine benzeyen evlerden iyi olanın seçilmesine yönelir. Bunu şöyle açıklayalım. A Ve B gibi seçenekleriniz varken A- gibi bir seçenek eklendiğinde insanlar A yı seçmek isterler.

Diğer bir konu da Arz ve talep konusudur. İnsanlar bir nesneye bir fiyat atfederken kendilerine ilk sunulmuş olan fiyatı çıpa olarak kullanır ve bu önyargı ile diğer benzer nesneleri bu fiyatla karşılaştırırlar. Örneğin bir led tv alacaklarken ilk baktıkları ve satın alma noktasında karar verdikleri led tv nin fiyatını çıpa olarak kullanıp diğer ürünlere bakarlar ama gerçekte o ürün o paraya değer mi diye düşünmezler.

Sıfır maliyetin bedeli de kitapta işlenmektedir. İnsanlar bedavaya karşı koyamazlar. Bir şey bedava ise onu alıp eve getirmek için inanılmaz bir istek duyarlar. Bunların örneklerini şöyle verebiliriz. İlk ikisini almayacağınız bir üründe üç al iki öde kampanyası varsa bunu birçok insan kaçırmaz. Eğer kaliteli bir çikolata 50 cente ama daha az kaliteli bir çikolata 25 cente satılıyorsa insanların yarısı kaliteliyi yarısı da daha az kaliteliyi tercih edebilir. Yalnız kaliteli çikolata 25 cente indirilip diğeri bedava yapıldığında büyük çoğunluk daha az kaliteliyi tercih edecektir. Bu konu kitapta, yapılan deneylerle anlatılmaktadır. Yazar bunun nedenini insanların bedavada zarar etme imkanlarının olmadığını düşünmeleri olduğunu ifade ediyor.

Sosyal normlar konusu da değinilen konulardan bir tanesidir. Buna göre aslında rasyonel insan her hizmet veya ürünün bir fiyatı olduğunu düşünür. Oysa bazı hizmetlerin mesela kayınvalidenin özenerek hazırladığı bir akşam yemeğinin, yan komşunun eşyalara yardım etmesinin vb. Para karşılığında yapılmadığı açıktır. Bu durumlarda para teklif etmek ilişkileri tamamen bozacaktır. Fakat bu insanlara para yerine hediye vermek bu tarz bir sosyal sorun yaşatmaz. Oysa para ile hediye alınmaktadır, o zaman neden para ilişkileri bozarken hediye ilişkide ayrı bir boyut oluşturmaktadır? Bunun sebebi insanların yaptıkları yardımdan dolayı kendilerini mutlu hissetmeleridir. Aslında ücretlerini yardım etmenin veya başkalarını mutlu etmenin etkisi ile almaktadırlar.

İnsanlar karar alırken içinde bulundukları durumdan etkilenmektedir. Örneğin öfkeli iken farklı, sevinçli iken farklı, üzüntülü iken farklı kararlar almaktadırlar. Bu da rasyonel bir insanın yapması beklenmeyen bir durumdur.

İnsanlar sahip oldukları şeyleri genellikle fazla sahiplendikleri için onlara gereğinden fazla değer atfederler. Örneğin anısı olan bir eşyaya paha biçmek çok zordur.

Bir diğer konu da tercih alternatiflerimiz arasında kararsız kalmaktır. Bu durumda insanlar içlerinden birini almaları gerektiği halde ya hepsini alırlar ya da hiçbirini alamazlar.

Fiyatın da insanların düşünüş tarzları üzerinde bir etkisi vardır. İnsanlar fiyatı yüksek olanların daha kaliteli olduğunu düşünür. Hatta 50 cente alınan bir aspirinin 1 cente alınan aspirinden daha iyi etkisi olduğu ortaya çıkmıştır. Bunun sebebi aspirinin farklı yapıda olması değil insanların kendilerini daha yüksek bedel ödediklerinde buna değer bir ürün aldıklarına olan inançlarıdır.

Son olarak da insanların karakterlerinin durumu üzerine bir tespit yapılmış. Buna göre insanlar kontrol altında daha dürüstken kontrol altında olmadıklarında daha sahtekar olabilmektedir. Fakat insanlara eğer kendileri için önemli olan ahlaki bir değerlerini gösterirseniz, mesela incilden, Tevrat'tan veya Kurandan bir pasaj okursanız o zaman hileye eskisi kadar meyletmeyebiliyorlar. Ayrıca insanlar ucunda para olan konularda hile yapmaktan imtina ederlerken, ucunda ürünlerin veya hizmetlerin olduğu konularda o kadar da dürüst olmayabiliyorlar. Örneğin bir muhasebeci karı düşük göstermeye çalışarak vergiyi azaltabilir ama kimsenin cebinden para çalmaz.

Bu güzel kitabı özetlemek hakikaten benim için zor oldu. Umarım beğenmişsinizdir. Bence mutlaka alın okuyun,

Sevgiler...

19 Mart 2018 Pazartesi

"Yaratıcı Düşünce" Kitap Özeti


Sevgili okurlarım merhaba,


Bugün sizlere yine yakın zamanda okuduğum bir kitabın özetini yapmak istiyorum. Her kitap için bunu yapmıyorum, sadece insanlar tarafından okunmasının yararlı olduğunu düşündüğüm ve bana faydası olan kitaplarda bunu yapmaya gayret ediyorum.


Yaratıcı düşünce adlı kitap da işte böyle kitaplardan bir tanesidir. Kitap insanlara, aslında hep içgüdüsel olarak yaptıkları ama asıl olarak ne yaptıklarını tam açıklayamadıkları düşünme tarzlarında onlara bir rehberlik sunuyor. Geçmişten ve insan doğasında örnekler ile bu anlatımı zenginleştiriyor.


Kitap adından da anlaşılabileceği gibi yaratıcılık kavramı üzerine dayanıyor. Bunu yapabilmek için insanların neler yapması gerektiğinden bahsediyor. Bunu yapmanın en iyi yollarından birinin iki kavram arasında bağlantı kurmak olduğunu anlatıyor. İki farklı kavram arasında bağlantı kurmanın başka farklı kavramlar bulmaya yarar sağladığı anlatılıyor. Mesela güneş gözlüğü ile pencere arasında bir bağlantı kurmaya çalışırsanız örneğin dışarıdan içerisi görülemeyen renkli camlar tasarlayabilirsiniz. Bir başka örnek daha vermek gerekirse; farklı kavramlar olan diş macunu ve hava sıcaklığı için düşünüldüğünde şöyle bir fikir akla gelebilir. Sabah dişler fırçalanırken havanın durumuna göre diş macununun tadı değişebilir. Örneğin yağmurlu havalarda naneli, güneşli havalarda çilekli vb. bir tad verebilir. İnsanlar da bu tada göre hava durumunu anlayabilir. Bu tür benzeşmeyen belki de ortak özellikleri çok sınırlı olan konuların birleştirilmesi daha fazla sayıda ürünün ortaya çıkmasını sağlayabilir.


Farklı kavramlar arasında ilişki kurmak için seçilen herhangi iki veya üç kavramın özelliklerini bir kağıda yazıp bunlar arasında bir bağlantı bulmaya çalışmak faydalı oluyor. Sonuç yukarıda belirtildiği gibi iki kavramın bir şekilde bir araya getirilmesi ile insanlık için faydalı bir ürün ortaya çıkabiliyor.


Kitapta ayrıca şablonların hayatımızı nasıl etkilediği anlatılmaktadır. Şablonlara sahip olduğumuz için belki işlerimizi çok daha rahat yapmakta ve ayrıca zaman kazanmaktayız. Yalnız bu şablonlar yeni düşüncelere açık olmamızı da engellemektedir. Çocukların hayata karşı önyargıları olmadığından bizlere göre daha temiz zihinlere ve bu nedenle üreticiliğe sahiptirler. Leonardo Da Vinci de aslında bir okula gitmemiş olan ve bu sebeple herkese öğretilen şablonlara sahip olmayan bir insandı.


Dahiler veya mucitler aslında genetik itibari ile dahi doğdukları veya bizlerden çok zeki oldukları için dahi olmazlar. Onlar farklı kavramları birleştirmeyi başardıkları ve konulara farklı açılardan bakmayı bildikleri için icatlar yaparlar.


Kavramsal birleştirmelerden en işe yarayanı zıt kavramların bir araya getirilmesi konusudur. Bunu bir şekilde paradoksal düşünce ile de açıklayabiliriz. Zıtlıkları bir düzlemde kullanmaya çalışarak hakikaten çok yararlı bazı işler yapabiliriz. Örneğin açık kapının önüne engel koyarak insanların temelde yavaşlayacağı düşünülür. Oysa insanlar bu sebeple sol ve sağ tarafta ister istemez sıraya girerler ve böylece dar olan bir kapıdan daha düzenli şekilde çıkıp daha az beklemek zorunda kalırlar.


Kitapta aynı zamanda hayal gücümüzün bile basmakalıp düşüncelerle beslendiğinden bahsedilmektedir. Örneğin bir insana kafanızda bir uzaylı oluşturup onu çizin denildiğinde çoğu insan insana benzeyen, iki ayaklı, iki eli olan gözü veya gözleri olan belki antenleri bulunan bir yaratık çizer. Oysa onlara insanın uzuvlarına sahip olması gerektiği söylenmemiştir. Buna önem verip hayal gücümüzün hakikaten basma kalıp düşüncelerden etkilenip etkilenmediği sorgulanmalıdır.


Üretken olmanın bir diğer yolu da düşünmeyi bırakıp konudan uzaklaşmaktır. Bu, insanın karanlıkta baktığı cismi göremeyip cismin sağına soluna baktığında cismi algılayabilmesi gibidir. O sebeple aynı düşüncede yoğunlaşmamalı bir süre ara verip sonra tekrar çalışmaya başlanmalıdır. Zaten çevremizde olan herhangi bir şey bizi bir yerden tetikleyebilir. Bunu fark etmeyiz bile... Bir konuya yoğunlaşmışken o konuyu bırakıp film izlerken hiç aklınıza güzel bir çözüm gelmedi mi? bence kesin gelmiştir.


Son olarak da üretken olmak için olumlu kalmayı başarmalıyız. Olumlu bir çevrede yaşamalıyız ve etrafımızda olan biteni olumsuz algılamamalıyız. Olumsuz duygular düşünceleri etkiler, düşünceler de fiziksel durumumuz üzerinde baskı oluşturup bizim endişeli, stresli, çekingen vb. olmamıza neden olur. Bunları ortadan kaldırabilmek için olumlu kalmayı başarabilmemiz gerekir.


Umarım az da olsa bir yararı olmuştur. Kitapta hakikaten güzel örnekler ile bu düşünme tarzı anlatılıyor. Okumanızı tavsiye ederim.

14 Mart 2018 Çarşamba

Motivasyon 3.0; "Drive" Kitabının Özeti

Kıymetli okuyucularım merhaba,


Bugün sizlere son zamanlarda okuduğum yeni nesil motivasyon yöntemlerinin anlatıldığı Daniel Pink'in Drive kitabından bahsetmek istiyorum.


Kitap temelde motivasyonun zaman içindeki evriminden bahsediyor. Buna göre ilk motivasyon sistemi, Motivasyon 1.0 adı verilen ve insanların çağlar önce fiziksel ihtiyaçlarını gidermek için kullandıkları harekete geçme sistemidir. Daha sonraları insanlar ödül ve ceza ile motive olmaya başlamışlar ve buna Motivasyon 2.0 adı verilmiş. Fakat günümüzde her ikisi de büyük ölçüde geçerliliğini yitirerek yerlerini Motivasyon 3.0 denilen sisteme bırakmış. Buna göre Motivasyon 3.0 insanların ödül veya ceza ile değil bir işte ustalaşmaya çalışarak, belli bir amaç ekseninde, daha özerk bir ortamda yaptıkları çalışmalar ile sağlanabiliyor. 


Ödül ve ceza hepimizin en temel motivasyon faktörleri olarak gördüğümüz önemli bileşenlerdir. Fakat yıllarca bilim adamlarının yaptığı çalışmalarda ödül ve ceza sistemlerinin sadece rutin işlerde veya kısa menzilli veya kısa sürecek projelerde bir ölçüde motivasyon sağladığı keşfedilirken daha uzun boyutlu projelerde ve özellikle yaratıcılık gerektiren beyin işlerinde bunun geçerli olmadığı görülmüştür. Hatta ödül ve cezanın insanları gayriahlaki işlere yönelttiği, içsel motivasyonu yok ettiği, performansı düşürdüğü, insanlarda ödüllere karşı bağımlılık oluşturduğu, yaratıcılığı törpülediği, kısa erimli düşünmeye sevk ettiği anlaşılmıştır. 






Kitapta eğer ödül verecekseniz bunu bir şarta bağlamayın, sürpriz şekilde verin diyor. Bu şekilde hem çalışanı mutlu edersiniz hem de onun sürekli bir ödül beklentisinde olmasının önüne geçmiş olursunuz. Eğer sürpriz ödül vermeyecekseniz bunun yerine gösterilen çabayı samimi şekilde takdir edebilirsiniz.


Kitapta ayrıca yöneticilerin temelde iki tip insan olduğundan bahsediyor. Bunlar X ve Y tipi yöneticilerdir. Bunlardan X olanlar çalışanlarını kontrol etme isteği içindeyken ve ödül-ceza uygulamasını benimserlerken; Y tipi olanlar ise çalışanlarına daha fazla özerklik sağlamak istemektedir. Bunun bir yansıması olarak da çalışanlar X tipi veya I tipi olmaktadır. X tipi olanlar ödül ve ceza ile motive edilebilen, yaratıcılık noktasında bir istekleri olmayan insanlardır. I tipi ise içsel arzularla; özerklik, ustalaşma ve bir amaçla beslenirler. 


Peki hep üzerinde durduğumuz Motivasyon 3.0'ın yapıtaşları özerklik, ustalaşma ve amaç nedir?


Özerklik çalışanların yaptıkları işte özerk bırakılması ve onların üzerindeki kontrolün kaldırılmasıdır. Personelin aslında kaytarmadığına yöneticilerin inanmasının sağlanmasıdır. Mesai saatlerinden ziyade yaptıkları işe yoğunlaşılması ve sonuçların iş yerinde oturmaktan daha fazla önemsenmesinin sağlanmasıdır. Hatta bunu Fedex günleri şeklinde uygulayan organizasyonların haftanın belli bir zamanını sadece üretmeye ayırdıkları ve çalışanlarını tamamen serbest bırakıp onların yaratıcılıklarına yatırım yaptıkları görülmüştür. Bunun bir yansıması olan %20 kuralıyla toplam mesainin sadece beşte birinde insanların serbest bırakılıp düşünmeleri ve yeni uygulamalar ortaya koymaları istenmiştir. Bu şekilde birçok önemli uygulama mesela gmail ortaya çıkmıştır.


Ustalaşma kavramı ise insanların işlerinde kendilerini geliştirmek için uzun, yorucu fakat sonuçları çok tatmin edici olan bir yolculuğa çıkmalarını öğütlüyor. Buna göre insanların yaptıkları işleri her gün aynı şekilde yapmaları onları geliştirmez ama her gün biraz daha farklı ve ne çok zor ne çok kolay işler ile mevcut yeteneklerini zamanla ustalaşma noktasında ilerletebilecekleri ifade ediyor. Bunun için de iş yapmayı zevk haline getirecek, zamanın nasıl aktığını hissettirmeyecek akış kavramına ihtiyaçları var. Bunun için de ayrıca işin oyun olarak görülmesi ve zevk alınarak yapılması gerekiyor. Hepimiz az çok bilgisayar oyunu oynamışızdır, nasıl da kendimizi kaptırıp bir akışa giriyorduk! 


Son olarak da amaç kavramı vardır. İnsanların yaptıkları işin sadece hedef tutturmak değil bunun yanında daha yüce bir amaca hizmet ettiğini düşünmeleri veya bu tarz işlerle iştigal etmeleri gerektiğini vurgular. Örneğin bir mucit gece yarılarına kadar insanlara hizmet edecek bir icat üretip yüce bir amacı gerçekleştirmeyi istemektedir.


Bu ufak özette kitabı sizlere kısa şekilde anlatmak istedim. Kitabı alır ve okursanız eminim daha faydalı olacaktır. Umarım bu kısa özet de sizler için keyifli olmuştur.

2 Mart 2018 Cuma

Ne kadar büyük o kadar zor!

Kıymetli okurlarım merhaba,
Bugün sizlere bankaların birçoğunun yapmaya çalıştıkları bir faaliyetten bahsetmeye çalışacağım.
Günümüzde teknolojik gelişmelerin bir sonucu olarak birçok devrim niteliğinde olay yaşamaktayız. Bu bir taraftan hayatımızı kolaylaştırırken bir taraftan da bizleri önemli bir teknolojik meydan okuma ile başbaşa bırakmaktadır. Örneğin mobil şube hayatımızı kolaylaştırırken öbür taraftan da bankaları diğer bankalar ile mobil şubelerini geliştirmek noktasında yarışmak zorunda bırakmaktadır. Bu konuda büyük bankaları ise çok önemli süreçler beklemektedir. Yıllarca büyük ve fazla çalışanla faaliyetini sürdüren prestij sembolü şubelerinden vazgeçip artık daha teknolojik şubelere geçiş yapmaya çalışmaktadırlar. Bu da elbette kolay olmamaktadır. Çünkü mevcut yapının daha verimli bir yapıya evrilmesi için hem personel planlamasının doğru yapılması hem de müşteri beklentilerinin doğru yönetilmesi gerekmektedir. Bu konuda en şanslı olanların büyüme aşamasında olan bankalar olduğunu ifade edebilirim. Büyük bankalarda bu tarz bir dönüşüm çok sancılı olurken küçük ve orta düzeydeki bankalarda daha yönetilebilir olmaktadır. 
Örneğin İngiltere’nin en önemli bankalarından olan ve ATM nin mucidi olarak bilinen bir bankada 3-4 sene önce büyük bir şube dönüşüm programı başlatıldı. Hızlı bir şekilde tüm şubelerini teknolojik şube haline getirebilmek için müthiş bir maddi bütçe ve insan kaynağı sarfedildi. Tüm gişe çalışanları kısa bir zamanda şube içerisinde yer alan teknolojik cihazların kullanılması için birer eğitici haline getirildi. Bu cihazlar gişedeki işlemlerin hemen hepsini yapan ve müşteri tarafından kullanılabilen cihazlardı. ATM ve türevleri diyebiliriz. Müşteriler için şöyle bir durum oluşturuldu. Eğer müşteri işlemi kendisi bu cihazdan yapacaksa neredeyse hiç sıra beklemeden bir cihaza yönlendirildi. Aksi takdirde gişeciler veya tek gişe önünde uzun kuyruklarda beklemeye bırakıldı. Bu ise ister istemez bazı şikayetlere neden oldu. Fakat banka bunun arkasında durdu ve geri adım atmadı. Bu süreçte iç müşteri ve dış müşteride oluşturulan memnuniyetsizlik yapılan maliyet tasarrufuna tercih edildi. Bugün gelinen noktada bu süreci değerlendirirken şu noktaların önemli olduğunu düşünüyorum.
  • Elbette şube dönüşümleri geleceğin dünyası açısından önemli görünüyor ama bunu akşamdan sabaha bitirelim demek doğru değildir.
  • Tüm şubeleri bir seferde dönüştüreceğiz demek yerine yavaş yavaş ve hataları göre göre bunu yapmak daha mantıklıdır.
  • Gişede çalışanlar için işlerinin bir kısmını makinaya aktarmak demek, insan gücüne olan ihtiyacın azalacağı anlamına gelir. Bu durumda bankaya emeği olan bu çalışanlar için yeni bir kariyer planlaması yapmak gerekir. Çalışan mutlu olmaz ise bu müşteriye yansır.
  • Dış müşterinin kendi kendine iş yapması özendirilmeli ama müşteriler bunu yapmaya zorlanmamalıdır. Bunun için teşvikler geliştirilmelidir.


Hepinize iyi çalışmalar diliyorum

11 Şubat 2018 Pazar

Özel Bankacılık’taki Büyük Sorun; Yeni Nesil Müşteriler

Sevgili dostlarım merhaba,
Bugün sizlere yeni nesil özel bankacılık müşterilerinin hassasiyetlerini anlatmaya çalışacağım. 
Özel Bankacılık müşterileri bankaların en üst gelir grubunu oluşturan ve yüksek düzeyde kredi kullanıp yüksek hacimlerde mevduat tutan müşterileri ifade eder.  Bu müşteriler aynı zamanda sermaye piyasası işlemleri de yapmakta olup bankaların daha fazla yatırım ürünlerini kullanan müşterilerini oluşturmaktadırlar. 
Günümüzün özel bankacılık müşterileri güvene ve ilişkilere önem verirken bu müşterilerin çocuklarının farklı hassasiyetleri olacağını öngörmekteyiz.  Öncelikle yeni nesil müşteriler farklı finansal ürünler kullanmak isteyeceklerdir. Aynı zamanda almış oldukları eğitimin sonucunda kendilerinden beklenen önemli işleri yapabileceklerini ispat etmek isteyeceklerdir. Bu sebeple yıllardır aynı banka ile çalışan babalarını sorgulayacak ve başka bankalardan kendilerine yeni değer önerileri yapmalarını isteyeceklerdir.  Bu durum mevcut müşterilerinin varlıklarını yöneten bankalar için riskli bir durumdur. 
Babaları daha az yatırım alternatifi arasında orta ve uzun vadede yatırım yapmayı tercih ederken, yeni nesil müşteriler ise daha kısa vadeli ve yüksek getirili alternatiflere yönelmektedirler. Hatta hiç bilmedikleri bir sektöre de getiri beklentisinin yüksek olmasından dolayı girmeleri de söz konusu olabilecektir. Bu durum da ister istemez kendilerinin daha riskli işlere yöneleceklerini göstermektedir. Babaları tarafından yıllar boyunca yavaş yavaş oluşturulan servet yeni nesil tarafından kısa zamanda daha da fazla büyütülmek istenecektir. Bu durumda bankaların ürün gamlarının yeterli olup olmadığı sorgulanacaktır. Bir bankada olan bir ürünün veya hizmetin başka bankada olmaması yeni nesil için bankaya olan güven ve vefadan daha önemli bir tercih sebebi olabilecektir. 
Bir başka konu da getiri konusudur. Yıllarca bankalar ile güven, vefa ve dostluk ilişkileri kurmuş olan mevcut müşterilerin çocukları artık getiri konusunu ön plana koymaya başlamışlardır. Bana bu banka şunu teklif ediyor, siz neyi teklif ediyorsunuz soruları artmaya başlamıştır. Eskiden sadece gayrimenkul ile mevduat arasında yatırım tercihleri bulunan müşterilerin çocukları için artık sermaye piyasaları işlemleri daha cazip görünmektedir. Bu sebeple daha fazla danışmanlık talep etmekte ve daha fazla ürün ve pazara ulaşmak istemektedirler. 
Bugün özel bankacılık yapan bankaların kendilerine en büyük risk olarak gördükleri konuların başında yeni neslin kendileri ile devam edip etmeyeceği konusudur. Bu sebeple bankalar yeni nesil ile temasa geçmeye başlamışlar ve onları da kendi sadık müşterilerinden biri yapmaya çalışmaktadırlar. Özellikle finansal piyasaların bu kadar içiçe girdiği ve finansal okuryazarlığının arttığı ortamda bankaların sadece manevi değerler ile yeni nesli kazanmaları beklenemez. Gelişen ve değişen ortama uyum sağlayarak onların beklentilerine cevap verebilmeleri gerekir. 
Peki bu durumu bankalar nasıl yönetecektir? Öncelikle bankalar yeni nesil için bir danışman durumunda olabilmelidir. Kendileri danışmanlık hizmeti vermese de doğru insanlarla bu müşterileri buluşturabilmelidir. Yatırımın nasıl yapılması gerektiği, hangi sektörde nasıl bir boşluk olduğu, nasıl bir beklenti ile nasıl bir yatırımın planı ile hareket edilmesi gerektiği bu insanlara öğretilmelidir. Diğer taraftan ürün gamlarını arttırmalı ve beklentilere uygun değer önerileri oluşturabilmelidirler. Örneğin bir müşteri dünyada farklı piyasalara yatırım yapmak isteyebilir. Bu durumda banka finansal bir platformu müşterisinin hizmetine sunabilir. Müşterisi de birçok kanaldan platforma girip işlemlerini 7:24 gerçekleştirebilir. Bu platformun mobilden de girişe izin vermesi gerekir çünkü yeni nesil artık tüm dünyasını mobilden yaşamaktadır. 
Görüldüğü gibi yeni neslin beklentileri mevcut nesilden farklı olacaktır. Bu sebeple bankalar bu durumu iyi analiz edip doğru yaklaşımlarla ilgili müşterileri kaybetmemeyi başarabilirler.


Bugünlük de benden bu kadar. Hepinize iyi çalışmalar dilerim.

3 Şubat 2018 Cumartesi

Bankacılık hikayeleri -22- Mobil şube

Sevgili dostlar tekrar merhaba,
Bugün sizlere günümüzün en revaçta konularından biri olan mobil bankacılık ile ilgili bir bankacılık anısını paylaşmak istiyorum.
Bundan yaklaşık 5-6 yıl önce mobil bankacılığını geliştirmeye çalışan bir bankada mobil bankacılık adında büyük bir proje başlatılmıştı. Her şey kağıt üzerinde en ince noktasına kadar tasarlanmış ve sonrasında da bilgi teknolojileri vasıtasıyla hayata geçirilmişti. Beklenti çok büyüktü ve ekipler çok emek sarfetmişlerdi.
Derken büyük gün gelmiş ve proje hayata geçirilecekti. Derken ekibin başındaki yönetici ekibin çalışanlarını topladı ve onlara teşekkür konuşması yaptı. Sonra artık gülme eğlenme vakti gelmişti. Yönetici çeşitli espiriler yaparken aşağıdaki gibi bir konuşma yaşandı;
Yönetici; Mesela biz şimdi çok önemli bir fonksiyonu unutmuşuz, dönüp herşeyi tekrar baştan yapıyoruz
Çalışan; Hahaha, ne komik olur değil mi?
Yönetici; Mesela çok basit bir şey gözümüzden kaçmış,
Çalışan; Evet tüm ekip görememiş, olmaz olmaz tabii
Gülüşmeler...
Yönetici; Mesela mobil şubeden vadeli hesap açmayı unutmuşuz, daha basit bir şey gelmiyor aklıma
Yönetici gülmeye devam ediyor...
Çalışanlarda ses yok
Yönetici; Düşünsenize müşterinin parası var ama mobilden vadeli açamıyor, ne komik
Çalışanlar sessiz
Yönetici; Çocuklar bir şey desenize...
Çalışan; Efendim şey biz o özelliği eklemedik
Yönetici; Başka eğlence bulun ben bunu söyledim
Çalışan; Efendim hakikaten biz eklemedik
Yönetici; Tamam arkadaşlar gülüp eğlendik, uzatmayın
Çalışan; Hakikaten öyle...
Yönetici; Yok canım, şaka değil mi? Şaka şaka tabii, he he he ...
Çalışan; Sahiden değil
Yönetici; Olamaz, nasıl atlanır bu?
Çalışan; Efendim tüm proje ekibinde kimsenin aklına gelmemiş
Yönetici; Nasıl olur, nasıl aklına gelmez?
Çalışan; Kimse böyle bir ihtiyacı farkedememiş
Yönetici; İşte şimdi yandık 😞

Evet işi yapanlar çok iyi çalışanlardı ama hepsi kariyerlerine yeni başlamışlardı ve henüz bir birikim yapamamışlardı. Herkesi kendileri gibi zannetmişlerdi. Oysa gerçek öyle değildi

27 Ocak 2018 Cumartesi

Bankacılık Hikayeleri -21- Anlayış Farkı

Merhaba dostlar, 

Bugün size birkaç bankacının yurtdışında başlarına gelen bir olayı anlatmak istiyorum. 

Üç bankacı müşterilerini ziyaret etmek için Suudi Arabistan’a giderler. Riyad kentinde yaşayan müşteri onları arkadaşları ile tanıştıracağını ifade eder ve Meclis dedikleri toplantılarına çağırır. 

Bankacılar kendilerini tanıttıktan sonra iş kredi kullanıp kullanamayacaklarına gelir. Bundan sonrasını hepberaber dinleyelim.

Müşteriler; kredi fiyatlarınız nedir?
Bankacılar; Efendim, dolar bazında yıllık yüzde 6 civarında
M; oooo çok fazla bizim burada çok uygun, biz yüzde 4 e finasman bulabiliyoruz.
B; nasıl olur, bu oranlar çok makul, bir hatanız olmasın
M; ben daha geçenlerde kullandım, yüzde 3,5 tu

Bu aşamada içlerindeki bir bankacının aklına şu gelir. Suudi Arabistan’da halk arasında fiyatlama “Flat” yani basit bakkal hesabıyla yapılır. Eğer mal 10.000 tl ise ve 5 yıl boyunca aylık taksitlerle toplam 12.000 tl olarak ödenecekse bu durumda yılda 400 tl kar alınacak demektir. O zaman 400/10.000 = 0,04 yani yüzde 4 yıllık kar rakamıdır. 

Oysa Türkiye’de yapılan fiyatlama farklıdır. Burada fiyatlama (1+aylık fiyat)^12-1 olarak hesaplanır. Bu durumda aylık yüzde 0,48 olan bir fiyatlama yıllık yüzde 6 ya yakın bir fiyata gelir. Fakat 10.000 tl bir finansmanda aylık yüzde 0,48 beş yılda 1533 tl kar doğurur. Bu durumda bu yıllık 300 tl civarında bir kara  tekabül eder. 300/10.000 =0,03 yani yıllık yüzde 3 eder. 

İşte Arap yarımadasında fiyatlama konuşulurken flat konuşulur. Bu sebeple bankacı bir taksit tablosu hazırlar ve müşteriye gösterir. 

Müşteri; bak şimdi oldu, bu gayet makul

Bankacı kendini ifade etmenin rahatlıyla ülkesine döner. 

6 Ekim 2017 Cuma

Dünyadaki Servet Dağılımı


Kıymetli okuyucularım merhaba,

Sizlere bugün dünyadaki servet dağılımından bahsetmek istiyorum. Servet denince aklımıza hep şirketler ve elbette dünyaca bilinen zenginler gelir. İşte bu bireylerin ve işletmelerin servetlerinin ilgili ülkede tutulan toplamı ülkelerin servetlerini oluşturur. Bireyler veya işletmeler bu servetleri oluşturmak için ticaret, spekülasyon ve yatırım yapmaktadırlar. Bunları yaparken bazen kendi öz varlıklarını bazen de borçlanma ile elde ettikleri finansmanları kullanırlar. İşte bu borçlar, elde edilen varlıklardan düşerek şahısların net servetlerini bize vermektedir.
Yapılan analizlerde göze çarpan en önemli ayrım finansal ve finansal olmayan servet ayrımıdır. Finansal servet; daha çok nakit para, banka hesapları, tahvil, bono, hisse senedi gibi finansal kurumlarda duran ya da hızlı şekilde nakde dönüştürülebilecek yatırım araçlarından oluşmaktadır. Finansal olmayan servet ise genellikle gayrimenkul, araç, sanat yatırımları, hayvanlar vb. nakde dönmesi daha uzun süren yatırım araçlarından oluşmaktadır.

Aşağıdaki grafikte ise (soldaki eksen %) yıllar itibari ile dünya çapında toplam servetin (finansal ve finansal olmayan toplamı) yıllık değişimi yer almaktadır. Buna göre servet gelişimi tüm dünyada düşük faiz ortamında özellikle gayrimenkul fiyatlarının hızlı şekilde arttığı yıllarda çok yüksek seyrederken 2008 yılında yaşanan global krizle birlikte daha mutedil seviyelere inmiş gibi görünmektedir. Son 3 yıldır ise neredeyse değişmemektedir.

Tüm dünya genelinde toplam servetin 256 trilyon USD olduğunu görüyoruz. Dünya nüfusuna oranlandığında ise kişi başı servet 53 bin USD’ye gelmektedir. Dünyadaki tüm yetişkinlerin bölgesel dağılımına bakıldığında Asya Pasifik, Çin, Hindistan ve Afrika’nın başı çektiği görülmesine rağmen servetin önemli kısmının Kuzey Amerika ile Avrupa’da oluştuğu gözlemlenmektedir. Dünya’daki tüm servetin %65’i gelişmiş batı olarak adlandırabileceğimiz bu bölgelerdedir. Aşağıdaki grafikte bu detaylı şekilde anlatılmaktadır.

2015 yılsonu ile 2016 yılsonu arasında dünyadaki servetin gelişimine yukarıda bakmaya çalışmıştık. Bu gelişimin ülke bazındaki yapıları incelendiğinde özellikle kurları değerlenen Japonya, ABD gibi ülkelerde toplam servetin arttığı, gelişmekte olan ülkelerde ise bu servetin USD’nin diğer para birimleri karşısındaki değerlenmesine bağlı olarak düştüğü görülmektedir. Elbette bir de İngiltere’nin Brexit sürecinde aldığı büyük darbe ile GBP’nin yaşadığı önemli değer kaybının ülkenin toplam serveti üzerinde negatif etkisi olduğunu görmekteyiz. 2016 yılı içerisinde en büyük servet kaybı İngiltere’de yaşanmıştır.

Tüm ülkelerin hangi servet seviyesinde olduğunu değerlendirebilmek için de dört ayrı grup oluşturulmuştur. Buna göre ülkeler aşağıdaki şekilde sınıflandırılabilir:

·         Fakir ülkeler: Kişi başı 5 bin USD’nin altında servete sahip olan ülkeler.

·         Sınırda ülkeler: Kişi başı 5 bin USD ile 25 bin USD arası servete sahip olan ülkeler.

·         Orta seviyeli ülkeler:  Kişi başı 25 bin USD ile 100 bin USD arası servete sahip olan ülkeler.

·         Zengin ülkeler: Kişi başı 100 bin USD üzerinde servete sahip olan ülkeler.

Eğer bu sınıflamayı dünya haritası üzerinde gösterirsek karşımıza aşağıdaki şekil çıkmaktadır. Buna göre kişi başı en yüksek servete sahip olan ülkelerin Kuzey Amerika, Japonya ile Avrupa’da olduğunu görüyoruz. İlginç şekilde orta seviyeli ülkeler oldukça azdır. Burada birkaç Avrupa ülkesi ile Suudi Arabistan’ın yer aldığını görüyoruz. Özellikle sınırda olan ülkelerin çokluğu göze çarpmaktadır. Latin Amerika ülkelerinin büyük kısmı, Rusya, Çin, Türkiye gibi birçok gelişmekte olan ülkenin bu kısımda bulunduğu görülmektedir. Son olarak da fakir diye tanımlanabilecek ülkelerin önemli bir kısmı Asya’nın güneyi ile Afrika’da yer almaktadır.

Görüldüğü gibi dünya üzerinde servet dağılımı oldukça orantısız şekilde gerçekleşmiştir. Buna ilave olarak gittikçe de bu dağılım eşitsiz hale gelmektedir. Birkaç örneği dışında zengin ülkeler daha da zenginleşmekte, fakirler de yerinde saymaktadır.

2 Ekim 2017 Pazartesi

Sukuk ihracında Halka Arz ve Nitelikli Yatırımcıya İhraç Kıyaslaması

Kıymetli okuyucularım merhaba, bugün sizlere sukuk yatırım ürünü üzerine bankaların nasıl karar aldıklarını ifade eden bir yazı yazmak istedim. Bildiğiniz gibi bankalar iki şekilde sukuk ihracı kararı alabilmektedir. Bunlar nitelikli yatırımcıya ihraç ile halka arz şeklinde ihraçtır. Nitelikli yatırımcı tanımını da hatırlamak gerekirse aşağıdaki şekilde ifade edebiliriz.

''Yerli ve yabancı yatırım fonları, emeklilik fonları, yatırım ortaklıkları, aracı kurumlar, bankalar, sigorta şirketleri, portföy yönetim şirketleri, ipotek finansmanı kuruluşları, emekli ve yardım sandıkları, vakıflar, Sosyal Sigortalar Kanununun ilgili maddesince kurulmuş sandıklar, kamuya yararlı dernekler ile nitelikleri itibariyle bu kurumlara benzer olduğu Kurulca belirlenecek diğer yatırımcılar ve sermaye piyasası araçlarının ihraç tarihi itibariyle en az 1 milyon lira tutarında Türk Lirası, yabancı para veya sermaye piyasası aracına sahip gerçek ve tüzel kişiler''

 Şimdi de asıl konumuz olan nitelikli ihraç ile halka arz arasındaki farklara değinelim.

Aşağıda nitelikli ihracın avantajları yer almaktadır.

·         Operasyonel olarak çok daha az emek gerekiyor.

·         Halka arzda gereken aracılık komisyonu  nitelikli ihraçta yok.

·         Süresi çok makul (6 günde onay geliyor) halka arz 2-3 hafta sürüyor (Sürelerin tam garantisi olmayabiliyor)

·         Hedef kitlesi daha belirgin. Bankaların müşterileri ile yaptığı görüşmeler neticesinde ihraç tutarı daha net kestirilebiliyor.

·         Eğer banka yaptığı ihracın tamamını satamazsa kalan tutar ikinci elde daha kolay satılabiliyor.

·         Yönetmesi ve müşterilere dağıtması daha kolay.


Nitelikli İhracın dezavantajlarına değindiğimizde ise kaynak maliyeti daha yüksek olabiliyor ve vadesi daha kısa olması tercih ediliyor. Aksi takdirde nitelikli yatırımcı almaktan imtina edebiliyor.

Halka Arzın ise kendine göre bazı avantajları yer almaktadır. Bunları da aşağıda sıralayabiliriz:

·         Bankanın tabana yaygın sukuk ihracı yapması Bankanın itibarını olumlu etkiliyor.

·         Genelde vade daha uzun olduğu için banka açısından daha uzun vadeli kaynak oluyor

·         Getiri nitelikliden daha düşük olduğu için kaynak maliyeti daha düşük olabiliyor.


Halka Arzın ise dezavantajları aşağıdaki gibi görünmektedir.

·         Daha düşük getiri, daha uzun vade nedeniyle üst gelir grubunda müşterilere satışı zor oluyor. Özellikle kurumsal yatırımcılara satışı çok daha da zor oluyor.

·         Daha geniş kitleye yönelik çıktığı için talebi öngörmek daha güç oluyor. Bu sebeple arzın üzerinde talep gelirse bu durumda eşit miktarda her müşteriden kısmak gerekiyor. Bu da müşteri memnuniyetsizliğine yol açıyor.

·         Operasyonel süreci daha uzun ve zor.

·         Halka arzda aracı kullanmak zorunlu olduğundan aracılık maliyeti devreye girebiliyor. Bu da toplam maliyeti olumsuz etkiliyor.

Görüldüğü gibi halka arz veya nitelikli yatırımcıya ihraç şeklinde iki tip ihraç yapılabiliyor. Her ikisinni de kendilerine göre avantaj veya dezavantajı olabiliyor. Bankaların kendi menfaatlerine ve müşterilerinin taleplerine göre karar verip bu ihraçları yapmaları gerekiyor.