28 Haziran 2022 Salı

“Yeni İnsan ve İnsanlar” Adlı Kitap Özeti

Merhaba sevgili arkadaşlar, bugün sizlere Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı tarafından yazılmış olan Yeni İnsan ve İnsanlar adlı kitabı özetlemeye çalışacağım.

Kitap genel anlamıyla sosyal psikolojiden bahsediyor. Sosyal psikolojiyi de “sosyal ve kültürel ortamdaki birey davranışının özelliklerinin ve nedenlerinin bilimsel incelemesi” olarak tanımlıyor. Özetle sosyal psikoloji, kişinin başka kişilere ilişkin davranışını incelemektedir.


Sosyal etkiye maruz kalan insanlar uyma davranışı gösterebilmektedir. Örneğin sokakta birkaç kişinin havaya baktığını gören Ahmet diğerleri gibi durup havaya bakabilmektedir. Bir başka örnekte de iki kapıdan hangisinin kadınlar için hangisinin erkekler için olduğu belli olmayan bir tuvalette Mehmet kararsızlık içinde ise hangi kapıdan kimin çıktığına göre tercihini yapabilmektedir.

İnsanın uyma davranışı gerçekten araştırmaya değer bir konudur. Örneğin Asch’in uyma deneyi çok çarpıcı çıktılar vermektedir. 

Solomon Asch isimli sosyal psikolog 1953 yılında bireylerin sosyal duruma uyumları üzerine bir deney tasarlar. Katılımcılara bir görüş testine girecekleri söylenir. Deneyde tüm katılımcılara bir çift kart gösterilecektir. Bu kartların birinde kısa, orta ve uzun olmak üzere 3 çizgi vardır. Diğer kartta ise tek bir çizgi bulunmaktadır ve diğer karttaki 3 çizgiden biriyle aynı boydadır. Daha sonra deneklere bu karttaki çizginin diğer karttaki çizgilerden hangisine benzediği sorulur. 

Katılımcılardan biri hariç diğer hepsi Asch'ın asistanlarıdır ve deneyin amacı gerçek deneğin davranışının diğer deneklerden ne derece etkilendiğini bulmaktır. Katılımcıların hepsi aynı odada durmaktadır ve kendilerine kart çiftleri gösterildikten sonra sırayla cevap vermeleri istenir. Gerçek deneğe en son sıra gelir. Sıra ona gelene kadar denek diğer katılımcıların önce doğru cevap verdiklerini fakat daha sonra katılımcıların hep birlikte yanlış cevaplar vermeye başladıklarını görür. Cevap sırası kendisine gelen gerçek deneklerden %32'si yanlış da olsa grubun söylediği cevaba katılır.

Yukarıdaki deneyde anlaşıldığı gibi insanlar sosyal etkileri maruz kaldıklarında gruba uyuma davranışı içine girebilmektedirler.

İnsanın içinde bulunduğu grubun büyüklüğü, grubun kendi içerisinde söz birliği yapması, grubun saygınlığı veya yüz yüze olması insanın uyuma davranışını büyük ölçüde etkileyebilmektedir.

Gruba olan uyum elbette ki kültürel değerlerden de etkilenmektedir. Toplulukçu kültürlerin insanları gruplarının onayını almayı bireyci kültürden insanlara göre daha fazla önemserler ve alamazlarsa utanç duygusu yaşarlar. Bireyci kültürden bir kişi gruptan özerk olma ve birey olma gereksinimine daha fazla sahiptir. Gruba uyum toplulukçu kültürlerde bireyci kültürlerde olduğu gibi bir zayıflık ve birey olma özelliğini yitirme işareti sayılmaz. Tam tersine kişiden beklenen budur ve olgunluk belirtisidir.

Gruba uyum temelde üç şekilde gerçekleşebilir. Bunlar; itaat, özdeşleşme ve benimsemedir. Eğer bir otoriteye itaat ederek farklı fikirde olmuş olsak da gruba uyum sağlıyorsak bunun adı itaattir. Fakat grubun söylediklerini benimsiyorsak bunun adı benimsemedir. Bunlardan en kalıcı olan benimsemedir.

Tutum bir bireye atfedilen ve onun bir psikolojik obje ile ilgili düşünce, duygu ve davranışlarını düzenli bir biçimde oluşturan eylemdir. Tutumlardan yola çıkarak kalıplaşmış tutumlardan da bahsedebiliriz. Kalıplaşmış tutumlar küçük yaşlarda gelişmeye başlar; politik, tarihsel, ekonomik veya kültürel çeşitli etkenlerden etkilenir, çoğunlukla başkalarından kulaktan dolma edilen bilgilerle gelişir, akılcı olmaktan çok duygusal nitelikte olurlar ve bunlar kolayca değişmeyip zaman içinde oldukça durağan hale gelirler. 

Farklı politik görüşleri olan insanlar arasında birbirlerine ters radikal düşüncelere sahip insanlar birbirlerini oldukça olumsuz şekilde görürlerken, bunların arasında politik düşünceye sahip olan insanlar her iki radikal kesimi de diğerlerinin birbirlerini gördüklerinden daha ılımlı görme eğilimindedir.

İnsanları ikna etmenin iki temel yolu vardır. Bunlar; merkezi ve çevresel yollardır. Örneğin bilgisayar reklamı ile sigara reklamını kıyaslayalım. Bilgisayar reklamında pazarlanan bilgisayar hakkında oldukça teknik ve ayrıntılı bilgiler verilir. Oysa sigara reklamlarında sigara hakkında bilgi vermek yerine sigarayı çekici kişilerin, tanınmış film yıldızlarının kullandığı hissiyatıyla olumlu bir durum oluşturulmaya çalışılır. Bunlardan bilgisayar reklamı merkezi bir yol olurken, sigara reklamı ise çevresel yolla iknaya iyi bir örnektir. İnsanlar düşünme eğiliminde olduklarında merkezi yolla ikna edilebilirlerken, düşünme tembeli olunan durumlarda çevresel yol daha etkili olur.

İnsanlarla yapılan bir iletişimde kullanılan cümlenin içeriği kaynağına bağlı olarak anlam kazanabilmektedir. Örneğin “arada bir biraz başkaldırma iyi bir şeydir ve fiziki dünyada fırtınalar nasıl gerekliyse politik dünyada da o kadar gereklidir” cümlesi bir kısım deneğe Amerika eski devlet başkanlarından Jefferson’a, diğer kısmına da Lenin’e ait olduğu söylendi. Cümlenin Jefferson’a ait olduğunu düşünen denekler cümleyi fikir özgürlüğünün bir ifadesi olarak yorumlarken Lenin’e ait olduğunu düşünenler ise toplumsal baş kaldırma olarak konuya baktılar. 

İletişimin daha gerçekçi olabilmesi için kaynağın kendi çıkarı doğrultusunda iletişim yapmaması hatta yaptığı iletişimin kendi çıkarlarına biraz ters düşmesi gerekmektedir. Bunun yanında tesadüfi olarak duyulduğu zannedilen iletişim kişiyi etkileme amacı taşımadığından yani bir art niyetle yapılmadığından çok daha güvenilir olarak algılanmaktadır.

İletişimin bir özelliği de tek ya da çift yönlü oluşudur. Tek yönlü iletişimde sadece ileri sürülen tez açıklanırken çift yönlü iletişimde karşıt görüş de açıklanabilmektedir. Eğer iletişim kurulan grup daha zeki ve bilgi sahibi ise çift yönlü iletişim tercih edilebilir. Oysa iletişim kurulan grup çok zeki bir grup değilse tek yönlü iletişim ile anlatılmak istenen doğrudan karşı tarafa söylenir.

Konuya bir de duygusal veya akılcı iletişim olarak bakmak lazım. İletişim ancak eğer dinleyiciye yakın bir konusu varsa duygusal olabilir. Aksi halde duygusallık dinleyici tarafından tuhaf olarak nitelendirilir. Örneğin bir politikacı hayat pahalılığı ya da yurttaki enflasyon hakkında konuşurken duygusal olursa dinleyicileri etkileyebilir ama aynı politikacı Japon Yeni’nin devalüasyonu konusunda duygusallaşırsa bu hiçbir şey ifade etmez. Akılcı iletişim ise dinleyici grubuna somut bilgiler vermek üzerine yapılan iletişimdir. Her iki iletişim de yeri geldiğince kullanılabilir.

Bunun yanında korku içeren iletişimin korku içermeyen iletişime göre daha etkili olduğu görülmektedir.

Şimdi bir de iletişime maruz kalan hedef grubun nasıl hareket ettiğinden bahsedelim. Birincisi dinleyicinin tutumu ile ilgili olarak ne kadar taahhüt altına girdiği bu iletişime vereceği cevabı etkilemektedir. Örneğin belli bir marka otomobili yeni satın almış bir kimse başka bir markanın reklam propagandasına kapalı olacaktır. Ya da bir politik görüşü herkesin önünde savunmuş olan bir kimse başka bir politik görüşe kolay kolay geçemeyecektir. 

Diğer bir konu da kendine güvendir. Birçok araştırmanın ortak bulgusu kendine güveni az olan kişilerin kolay ikna olduğudur. Kendine güveni olmayan kimseler kendi görüş ve fikirlerine de fazla değer vermedikleri için onları değiştirmeleri güç olmaz. Ayrıca düşük saygınlığı olan dinleyicilerin daha kolay etkilenebilir olduğu da söylenebilir. Yüksek zeka veya eğitime sahip dinleyicilerin düşük zeka ve eğitimlilere oranla tutarlı, mantıklı ya da karmaşık iletişimden daha fazla etkilenecekleri söylenebilir. 

Kadınların genellikle erkeklerden daha kolay ikna edilebildiği ve sosyal etkiye daha fazla uyum gösterdiği görülmüştür. Fakat burada belirtilmesi gereken nokta, cinsiyet farkından dolayı bu iknanın mümkün olduğu değil, kadının ve erkeğin toplumsal rolünün kadın üzerinde daha fazla uyma davranışı göstermesidir.

Biraz da yanılgılardan bahsedelim. 

Başkalarını olumlu görme eğilimimiz, olumsuz bir kişilik özelliği gördüğümüz zaman bunu olduğundan daha fazla önemsememize ve kişi hakkında izlenim oluştururken bu olumsuz özelliğe daha çok ağırlık vermemize yol açar. İletişim kurduğumuz insanın fiziksel görünümü, beden dili, yüz ifadeleri ve göz teması gibi iletişim özellikleri bizim onu daha sıcak karşılamamıza neden olur. 

İnsanların kendi tercihleri hep daha değerli görünür. Örneğin bir çalışmada denekler piyango bileti satın almışlardır. Fakat bazı öğrenciler kendi biletlerini kendi seçmiş, bazılarınınkini ise araştırmacı kendisi öğrencilere vermiştir. Daha sonra öğrencilere biletlerini araştırmacı geri satmaları söylenmiştir. Biletini kendi seçen öğrenciler, araştırmacının bilet verdiği öğrencilere oranla biletlerine dört kat daha fazla para talep etmişlerdir. 

Bir kişi bir başarıyı kendisine mal ederken başarısızlık için suçu dışsal etmenlere yükleyebilmektedir.

Zihinsel kestirme yöntemleri de önemli bir başka yanılgı kaynağıdır. Örneğin yabancı markalı giysiler her zaman daha kalitelidir. Pahalı lokantalarda yemekler daha iyi ve hijyenik şartlarda hazırlanır. "Ev alırsan tuğladan kız alırsan Muğla’dan" gibi düşünceler uzun ve sistematik gözlemler sonucu oluşmuş olmasa dahi birçok insanın inandığı ve kararlar verirken başvurduğu düşüncelerdir. Kahneman ve Tversky bir neden ararken kullandığımız basit ve yaklaşık kural veya kestirme stratejilerine zihinsel kestirme yöntemler adını vermişlerdir. Bu kestirme yöntemleri çok az miktarda düşünme gerektirir ve insanlar kendilerine kısa bir yol seçip kararlarını verirler. 

Bir insanı iyi bir kişi olarak algılarsak ve ona karşı tutumumuz olumlu ise, bütün diğer iyi özelliklere de sahip olduğunu düşünürüz. Onunla ilgili beklenti ve çıkarımlarımızı ona göre belirleriz. Güzel kişiler hemen hemen bütün olumlu özellikleri sahip olarak değerlendirilirken, güzel olmayanlar ise olumlu özelliklerde en düşük değerlendirmeye tabi tutulmuşlardır. 

Bir önemli yanılgı ise yaygınlık yanılgısıdır. Eğer ben böyle düşünüyorsan mutlaka başka insanlar da öyle düşünüyordur inancı bunu ifade eder. Herkesin bizim düşüncemizde uzlaştığı yanılgısıdır.

Grubun birey üzerindeki etkisinden de bahsetmeliyiz. Şu kesinlikle ortaya çıkmıştır ki birey grup içinde yalnız olduğu zamankinden farklı davranmaktadır. Yapılan bir deneyde insanlar üçe ayrılmışlardır. Bunlardan birinci gruba “Grup seni seçti sana değer veriyor.” şeklinde bilgi verilirken bir diğerine “Seni isteyenler de var istemeyenlerde. Durumun ileride iyileşebilir de kötüleşebilir de...” şeklinde bilgi verilmiştir. Son gruba ise “Grup seni seçmedi, grup içinde olman fazla değerli görünmüyor.” denmiştir.

Oluşturulan bu üç grupta grup normuna en fazla uyuma davranışı kendilerini grubun kısmen kabullendiğini sanan orta düzeydekilerde görülmüştür. Bu üyeler grubun desteğini bir dereceye kadar kazanmışlardır ama durumları pek sağlam değildir. Grup desteğini sağlama almak veya reddedilmek kendi ellerindedir. Bundan ötürü de yerlerini sağlamlaştırmak için grup normlarına en içten şekilde bağlanmışlardır. Burada normları benimseme durumu gerçekleşmiştir.

En alt statü düzeyindeki grup üyelerinde de ortadakiler kadar olmamakla beraber uyma davranışı görülmüştür. Ancak bu üyeler sadece grup içindeyken grup normunu kabullenmişler ve ona uyma davranışını göstermişler, yalnız oldukları zaman ise norma aldırış etmemişlerdir. Bu kesimde benimseme değil itaat ile uyma söz konusudur.

En üst statüde olanların uyma davranışının da ortadakilerden daha az olduğu görülmüştür. Bunun sebebi grup tarafından sevilen kabullenilen lider güven duygusu içindedir. Kazanabileceği kadar statü kazanmış demektir. Statüsüne yükseltmek için normlara büyük bir titizlik ile uyması gerekmez. Bu bakımdan ortadakilerden daha rahattır.

Bu deneyi genelleştirirsek orta sınıf üyelerinin ya da orta sosyoekonomik düzeyde olan kimselerin genellikle toplumsal normlara en fazla uyanlar oldukları bilinmektedir. Toplumsal normlara uymama davranışı ise daha çok alt sosyoekonomik kesimlerde görülür. En yukarı sosyal tabakalarındaki kimselerin ise davranışlarında daha serbest oldukları gözlemlenmiştir.

Bir de sosyal kaytarmaya bakalım. Grupta bulunan insanların emeklerinin toplamı sonucu ortaya bir işin çıkacağı durumlarda işten kaytarma meydana gelebilir. Birden çok kişinin emeğinin yer aldığı bir işte kimin ne ölçüde katkıda bulunduğunu saptamak o kadar kolay olmaz. Bu durum bazı kişilerin başkaları nasıl olsa yapıyor benim yapmama ne gerek var şeklinde düşünmesine neden olabilir. Buna sosyal kaytarma denir. Yapılan bir deneyde farklı sayıdaki insanlar tarafından oluşturulan gruplarda insanların mümkün oldukça fazla gürültülü şekilde el çırpmaları istenmiştir. Grupta kişi sayısı arttıkça deneklerin her birinin çıkardığı gürültünün azaldığı gözlemlenmiştir. 

Peki insanlar neden sosyal kaytarmaya başvururlar? Bunu sadece tembellikle açıklayabilir miyiz? Öne sürülen bir açıklamaya göre insanların grup içinde çalışırken harcadıkları çabanın gözden kaybolup gideceğini düşünmeleri ve bunun sonunda daha az çaba göstermeleri sosyal kaytarma olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü insanlar ne kadar emek harcadıklarını gizleyemedikleri zaman işten kaytarmayı da göze alamıyorlar. Eğer çalışanlar yapmış oldukları katkının grup içindeki değerinin ölçülebileceğine inanırlarsa sosyal kaytarmaya da başvurmazlar. 

Bir de grubun niteliğine göre oluşan durumları inceleyelim. Yetkin bir liderin olduğu grup, demokratik bir grup ve lider tarafından serbest bırakılan bir grup arasındaki farkları inceleyelim.

Yetkin lider grubunda tüm kararlar lider tarafından verilmektedir. Diğer bir değişle neyin, ne zaman ve nasıl yapılacağını lider belirlemektedir. Çocuklar liderin söylediklerini tartışmasız olarak kabul etmek zorundadır. Demokratik grupta ise lider kararları kendi vermez, tartışma özgürlüğü içerisinde grup bir bütün olarak karar verir. Lider her üyenin düşüncelerini açıkça söylemesini olağan karşılar. Son grupta ise grubun başında serbest lider diye adlandırabileceğiniz bir lider bulunmaktadır. Bu grupta üyeler tamamen serbest bırakılmışlardır. Lider işle ilgilenmez, çocuklar kendi başlarına çalışır. Karara liderin herhangi bir katkısı yoktur. 

Yetkin lider olan grupta yapılan iş miktar olarak diğerlerinden fazla olmakla birlikte kalite yönünden o kadar üstün değildir. Üstelik liderin grubu yalnız bırakması halinde yapılan iş miktarını büyük azalma olmaktadır. Üyeler lidere itaat etmekte, fakat kendi başlarına kaldıklarında saldırgan davranışlar göstermektedir. Demokratik grupta ise tam tersi bir görünüm vardır. Çıkarılan iş miktarı yetkin gruba oranla daha az olmakla birlikte kalite yönünden daha üstündür ve liderin gruptan bir süre için ayrılması işin ne kalitesinde ne de miktarını bir değişiklik oluşturmaz. Çocuklar ideal olan ilişkilerinde daha rahat ve kendinden emin bir tutum içindedir. Kendi aralarında de gayet iyi anlaşırlar. Serbest liderin olduğu grupta ise çıkarılan iş diğer gruplara oranla hem daha az hem de daha düşük kalitelidir. Çocuklar kendi aralarında iyi geçinmedikleri gibi yaptıkları işten de memnun kalmamışlardır. Liderin dışarı çıkması veya çıkmaması tahmin edilebileceği gibi hiçbir değişiklik oluşturmamaktadır. 

Bu gruplara deneysel olarak bazı zorluklar verilmiş ve grubun tepkisi gözlemlenmiştir. Yetkin liderin olduğu grupta kargaşa baş gösterirken üyeler birbirini suçlamaktadır. Demokratik grupta ise engelin bir an önce ortadan kaldırabilmesi için ortak çaba gösterdiği gözlemlenmiştir.

10 Mayıs 2022 Salı

“Küçük Güzeldir” İsimli Kitap Özeti

Merhaba sevgili okuyucularım, bugün sizlere E.F.Schumacher tarafından yazılmış olan “Küçük Güzeldir” isimli kitabı özetlemeye çalışacağım.

“Önceliği insana veren bir ekonomi anlayışı” başlığı ile ortaya çıkan kitapta insanın mevcut iş yaşamına olan yabancılaşması ve günümüz üretim modelinin oluşturduğu çevresel sorunlar ele alınmaktadır. Bu anlamda hepimizin üzerimize düşen dersleri alması gerekmektedir.

1973 yılında yazılmış olmasına rağmen halen geçerliliğini koruyan bu kitaptan aldığım notları aşağıda paylaşıyorum.

Varlıklı ülkeler için yapılacak en önemli şey boş zamanların değerlendirilmesi için eğitim, yoksul ülkeler için ise teknoloji aktarımıdır. İnsan içinde olduğu doğayla savaş halindedir. Fakat bu savaşı kazanacak olursa kendisi de yenik düşen tarafta bulunacağını unutmaktadır. 

Radyoaktif atıklar ciddi bir depolama sorunu oluşturmaktadır. Bu atıkların tamamen zararsız hale gelinceye dek 25.000 yıl boyunca tecrit edilmiş halde yer altında tutulması gerekmektedir. En büyük atık da kullanılmayan nükleer santrallerdir. Radyoaktif maddeler biyolojik döngü girmekte, bu maddelerin suya dökülmesinden birkaç saat sonra büyük bir kısmının canlı organizmalara yerleştiği görülebilmektedir. Plankton, deniz yosunu ve birçok deniz hayvanının bu tür maddeleri emdiği bilinmektedir. Bir organizma diğerinden beslendikçe radyoaktif maddeler de biyolojik sistemin basamaklarını tırmanarak insana kadar ulaşmaktadır.

Çok az şeyi olan yoksul toplumlar vardır ama bu kadarı bize yeter diyen varlıklı toplumlar yoktur. Varlıklı toplumlar dünyanın bir daha geri gelmeyecek olan görece ucuz ve yalın yakıt kaynaklarını tüketmektedir. Ekonomik büyümeleri gittikçe aşırılaşan istekler yaratmakta, bunun sonucunda yoksul ülkeler henüz enerji kaynaklarının yeterli bir ölçekte kullanımı için gerekli servet, eğitim, sinai ilerleme ve anapara birikim gücünü elde etmezden çok önce dünyanın ucuz ve yalın yakıtlarının pahalılaşma ve kıtlaşma olasılığı ortaya çıkmaktadır.

Sınırsız bir ekonomik büyüme fikri iki bakımdan ciddi bir değerlendirmeye tabi tutulmalıdır. Temel kaynakların elde edilebilirliği ve çevrenin sınırsız bir ekonomik büyümenin içerdiği müdahale ile başa çıkıp çıkamayacağı. Sayıları ne kadar çok olursa olsun küçük ölçekli faaliyetlerin doğal çevreye zarar verme olasılığı her zaman daha azdır.

İnsan ruhunu mahveden, anlamsız, mekanik ve tekdüze bir iş hayatı insan doğasına bir tür hakaret sayılır. Çalışanlara ne kadar çıkar ne kadar eğlence sağlanırsa sağlansın ortaya çıkan yıkım onarılamayacaktır. Belki de bu nedenle anlamlı olmayan işlerle uğraşan insanlar kendilerini mutlu etmek için akşamları veya hafta sonları etkinliklere katılmakta, her zaman bir tatil hayaliyle yaşamaktadırlar.

Mevcut ekonomik düzen tamamen finansal verimliliğe dayanmaktadır. Bir alıcı malların ucuzluğu sömürüden veya başka türlü kötü yöntemden ileri geliyor diye iyi bir teklifi reddederse gayri iktisadi davrandığı yönünde eleştirilere hedef olabilir.

Çalışmanın doğası gereğince anlaşıldığı ve uygulandığı zaman gıda bedeni nasıl besliyorsa emek de insanın daha yüksek düzeydeki yetilerini öyle besleyecek, gücünün el verdiği en iyi ürünü vermeye zorlayacaktır.

Avrupa’nın tüm sanat eserlerinin çekici fiyatlarla Amerika’ya satılmasını nasıl büyük bir ekonomik başarıyı saymazsak, ekonomik yaşamını yenilenemez enerji kaynakları üzerine kuran bir toplumun da doğru bir ekonomik modele sahip olduğunu söyleyemeyiz.

Burada sorun modern gelişimi ile geleneksel durağanlık halleri arasında bir seçim yapmak değildir. Buradaki orta yolu kısacası doğru geçim yolunu bulmaktır.

Dünya nüfusunun yüzde altısından daha az bir kesimi beslemek için dünya kaynaklarının yüzde kırkını kullanan bir sanayi düzenine verimli diyebilmek mümkün değildir.

Doğal büyümenin sırlarından biri büyümenin doğal bir biçimde kendiliğinden durmasıdır. Tüm doğal olaylarda ve olgularda bir ölçülülük vardır. Teknoloji ise kendi kendini sınırlama ilkesini tanımaz, ne boyutları ne de hızı bakımından…

Teknolojinin devreye girmesi ile insanın eli ve beyni ile iş yapması sınırlanmıştır. Oysa kendi eliyle iş gören bir insanın iş tatmini yüksek olur. Çağdaş sanayi toplumunda insanların taşıdıkları saygınlık fiili üretime yakınlıkları ile ters orantılıdır. Oysa insanlar bu tür çalışmalarla birlikte iş hayatından elde ettikleri zevk ve duyumu yitirmişlerdir. Hatta söylenen bir söze göre, fabrikadan ölü madde işlenmiş olarak insan ise bozulmuş ve yozlaşmış olarak çıkar.

Karl Marx şöyle diyor: “Üretimin yalnızca yararlı şeylerle sınırlandırılmasını istiyorlar ama aşırı miktarda yararlı şey üretmenin ortaya bir sürü yararsız insan çıkaracağını unutuyorlar.”

İnsanların yararsız hale gelmesi bir süre emeklinin oluşmasına ve onların da hayat kalitesinin düşmesine neden olacaktır. Gandi’nin söylediği gibi dünyadaki yoksullara yardım edecek olan kitlesel üretim değil kitlelerin üretimidir. Kitlesel üretim teknolojisi iç bünyesi bakımından zorba, çevreyi yıpratıcı, yenilemez kaynaklar bakımından ise kendi amacına aykırı düşen ve insan kişiliğini felce uğratan bir nitelik taşır. Kitlelerin üretimi teknolojisi ise çevre bilim yasalarına uygun, kıt kaynakların kullanımında dikkatli ve insanı makinelerin uşağı kılacak yerde ona hizmet etmeye yöneliktir. 

Herkesin bir şeyler üretmesi birkaç kişinin adam başına büyük bir miktar üretmesinden daha önemlidir. Bazı kural dışı hallerde birinci düzenin toplam üretimi ikincisinden daha düşük kalsa bile bu geçerlidir.

Kalkınmayı nicesel ölçütler ve büyük soyutlamalar içinde düşünmeye devam edersek, sorunun iç yüzünü görme fırsatını kaçırırız. Gayrisafi milli hasıla, yatırımlar, tasarruflar vb ülkelerin kalkınmalarının incelenmesinde yarar sağlar ama kalkınma sorunları ile hemen hemen hiçbir ilgileri yoktur. Gayrisafi milli hasılanın büyümesi tamamen yanıltıcıdır ve hatta ister istemez sömürgecilik olarak betimlenebilecek olguların ortaya çıkmasına yol açar. Yoksul ülkeleri zenginlere karşı gittikçe daha kaçınılmaz bir bağımlılık halinde bırakır. Çok daha ciddi olan şey ise yoksul bir ülkenin zenginlerin üretim ve tüketim düzenine kendini kaptırmasıdır.

Kitaptan aldığım notlar bu şekilde. Kitabı mutlaka okumanızı tavsiye ederim. Özellikle günümüz ekonomi anlayışının yaşadığı darboğazları bundan 50 yıl öncesinden haber veriyor. İyi okumalar dilerim.  

18 Mart 2022 Cuma

Anılarla Bankacılık

Bankacılık zor fakat zevkli bir meslektir.

Zordur çünkü insanlarla ilişki içinde olmayı, parasal konularda kararlar vermeyi gerektirir. Zevklidir çünkü her gün yeni bilgiler öğrenmeyi, sürekli gelişimi hissetmeyi sağlar.

Bunun yanında bir de anılar vardır ki yıllar sonra bile unutulmaz.

Kimi zaman bir müşteriye verilen destek ile o insanın önemli bir sorununu çözmek, kimi zaman da zor bir süreci başarıyla tamamlamak bankacılara büyük bir iş tatmini sağlar.

Bir bankacının hiçbir zaman unutmaması gereken karşısındakinin bir insan olduğudur. İnsan kimi zaman vefasız olsa da çoğunlukla kendisine yapılan iyiliği unutmaz.

Yıllar önce bir bankanın verdiği desteği unutmadığı gibi kendisine yapılan haksızlığı da unutmaz. Kendisine cebindeki paradan dolayı değil sadece insan olduğu için saygı duyan, yardım eden, tavsiye veren bankacısına elbette iyi duygular besleyecektir.

Bankacılık mesleği maalesef güvenilir meslekler arasında yer almıyor. Bunun sebebi de müşteriler değil, biz bankacılarız. Burada önemli bir fırsat da karşımıza çıkıyor. Bu kadar az güvenilen bir meslekte dürüst ve iyi niyetli insanlar fark oluşturabilir.

Ne dersiniz, böyle bir kariyere var mısınız?

kitapyurdu.com/kitap/anilarla-bankacilik-/611364.html

https://www.kitapyurdu.com/kitap/anilarla-bankacilik-/611364.html
 


27 Ocak 2022 Perşembe

“İşe Yarayan Tuhaf Fikirler” Adlı Kitap Özeti

Sevgili okuyucularım merhaba,

Sizlere son dönemde okuduğum ve çok beğendiğim bir kitabı özetlemek istiyorum. Robert Sutton tarafından kaleme alınmış olan “İşe Yarayan Tuhaf Fikirler” isimli kitapta 12 tane alışmadık ama işe yaradığı öne sürülen fikir yer alıyor. Bu yazıda da bunları özetlemeye çalışacağım.

Kitap alışılmış şeyleri yeni şekilde görmek başlığı ile başlıyor. Yazar "de ja vu ya" gönderme yaparak "vu ja de" yapmalısınız diyor. Bir bilim adamının dediği gibi keşfetmek, aynı şeyi herkesin baktığı gibi bakıp başka bir şey düşünmektir.

Peki kitapta bahsedilen bu 12 alışılmadık veya tuhaf fikir nedir? Bunları sırası ile aşağıda yazıyorum.

1. Yavaş öğrenen veya hoşlanmadığınız kişileri işe alın. Yavaş öğrenenler işletmenin yanlış kabullerini de yavaş öğrenecektir. Hoşlanmadığınız insanların ise sizi tamamlayabileceğini unutmayın.

Bir şirketin bilgi ve inançlarını, tarihini, anılarını, kurallarını ve varsayımlarını kurumsal yasa olarak tanımlayabiliriz. Kurumsal yasanın kalbi, yapılmalı ve yapılmamalı gibi doğru ve yanlış davranışları belirten normlarla düzenlenir ve zamanla kurum çalışanlarının ruhlarına işler. Yenilikçi şirketler ise yeni fikirleri olan ve olayları, hareketleri değişik şekilde görebilen, hatta başkaları tarafından herkes gibi düşünmeye zorlanarak beyni kolayca yıkanmayacak kişilere ihtiyaç duyarlar. Eğer bu şekilde davranan çalışanlar olmazsa kurum hep kendi doğruları ekseninde patinaj çekmeye devam eder.

Bir şirket yalnızca çalışanlarının uyum göstereceği kişileri işe almaya devam ederse şirket elemanlarının taktiklerini işe almış olur. Davranış biliminin en bilinen ve kalıcı bulgularından biri kişilerin kendi benzerleri hakkında pozitif hisler taşıdığı ve benzerleri ile birlikte olmak istemeleridir. Oysa bu şirketteki renkliliği ortadan kaldırır ve aynı konulara aynı tepkiler verilmeye başlanır. 

2. İşletmenize şu an gerekli olmayan fakat ileride yarar sağlayabilecek insanlar alın.

İlginç görünen fakat şirketinizin iş kolu ile ilgili becerileri olmayan kişileri iş görüşmesine çağırın. Nasıl katkıda bulunabileceklerini sorun, sizi şaşırtabilirler. Zaman zaman ilginç bir adayın şirketinizde ne yapabileceğini bilmiyorsanız, onu geçici olarak örneğin danışman şeklinde işe alın ve ne yapacağına bakın.

3. İş görüşmelerini adayları seçmek için değil onlardan fikir almak için kullanın.

Adaylara, onlara verilecek iş ile hiç ilgisi olmasa da şirketinizin karşı karşıya olduğu bazı problemleri anlatın ve ne çeşit çözüm getireceklerini sorun. Eğer siz ve şirketiniz akıllıca davranmak istiyorsanız yapacağınız en akıllı iş susup oturmak ve ne kadar çok şey bildiğinizi göstermeye çalışmak yerine, akıllı sorular sormayı öğrenmektir.

4. Çalışanlarınızı iş arkadaşlarını görmezden gelmeleri ve amirlerine karşı çıkmaları için teşvik edin. İş arkadaşlarından ve amirlerinden neyin nasıl yapılması gerektiğini öğrenen bir çalışan onların bir kopyası olacaktır.

Yenilikçilik, üst düzey yöneticiler altlarında çalışanların izin verilmemiş işler ile uğraşıp uğraşmadıklarını kontrol etmedikleri zamanlarda ortaya çıkmaktadır. Yenilikçiler genellikle şirketin yapılandırmasında kimsenin etkisinde olmayan bir küçük delik bulduklarında ondan faydalanarak ortaya yaratıcılıklarını koymaktadırlar. Buna 3M firmasında yaşanan bir olayı örnek olarak verebiliriz. 

CEO McKnight, Drew’a projeyi terk etmesini söyledi, zira işe yarayacağına inanmamaktaydı. Drew bu emri göz ardı etti ve gizlice çalışarak 3M firmasının en büyük buluşlarından maskeleme bandını yaptı. 

Bir yönetici şunu söylüyor; birçok zeki insanı işe alın ve sizden yardım isteyene kadar ortalıkta görünmeyin. Eğer onlara ne yapmaları gerektiğini siz söylerseniz, onların yaratıcı olma şansını yok edersiniz.

Anlamadığınız bir şey yönetiyorsanız, ortalıktan yok olup işi anlayanlara bırakmak son derece akıllıca bir harekettir.

Kısacası bir çalışanınız sizden önceden izin almak yerine sonradan af diliyorsa bu elemanınızı ödüllendirin veya hiç olması cezalandırmayın.

5. Çalışanlarınızı birbirleriyle çatışmaları için teşvik edin. Pozitif çatışma her zaman farklı fikirlerin ortaya çıkmasını sağlar.

Gruplardaki çatışma eksikliği grubun yeni yaratıcı fikir ortaya koyamayacağının belirtisidir. Bir işletme patronu “bir işte iki kişi devamlı aynı fikirde ise, onlardan biri gereksizdir” demiştir.

Burada önemli olan bir husus da kişilere şahsi çatışma ve entellektüel çatışma arasındaki farkı öğretmenizdir. İyimser kişileri işe alın ve onları öyle tutmak için elinizden geleni yapın. Duygular bulaşıcı olduğundan onları şirketteki diğer çalışanlar ile bir araya getirin.

6. Başarı ve başarısızlığı ödüllendirin, hiçbir şey yapmamayı cezalandırın.

Eğer başarılı olmak istiyorsanız, başarısızlık oranınızı ikiye katlayın. Bir işletme sahibi insanların hata yapmadıkları için işten atıldığını söylemekteydi. Bilirsiniz ki yaratıcılık üretkenliğin sonucudur. Eğer yaratıcı bir kişi başarılarını arttırmak istiyorsa başarısızlıklarının da paralel bir şekilde artacağını bilmelidir. En başarılı yaratıcı kişi genellikle en fazla başarısızlıkları olandır.

7. Büyük olasılıkla başarısız olacak bir şey yapmaya karar verin ve üzerinde çalışın. Başarısızlığın dersler içerdiğini unutmayın.

Riskli bir projeyi desteklemeye karar verdiğinizde kendinizi başarının kesin olduğuna inandırın. Eğer bunu yapamıyorsanız kendinizden daha iyimser birini bulun ve projenin başına onu koyun.

8.  Saçma ve pratikten uzak şeyler bulun ve onları uygulayın. Örneğin, “yapabileceğimiz en kötü ürün nedir?” diye düşünün. 

En istenilmeyen ürünün tasarlanıp bu tersine çevrildiğinde bir dizi güçlü tasarım politikasının ortaya çıkması sağlanmış olacaktır. Bu metot normal yöntem olan iyi fikirler bulma yönteminden daha etkili olmaktadır.

Birkaç kişiye şeytanın avukatlığı rolünü verin. Bu kişiler grubun yapmış olduğu varsayımlardaki, inanışlardaki ve vermiş olduğu kararlardaki hataları bir bir ortaya dökecektir. 

Diğer bir yol ise diyalektik sorgulamadır. Bu sorgulamada eleştirmenler, grubun inanışlarını ve varsayımlarını sorgulamakla kalmaz, bu inançların tersini savunan varsayımlar ortaya koyarlar. Bu varsayımları kullanarak tamamen farklı hatta tamamen karşı tavsiyelerde bulunabilirler.

9. Müşteri, eleştirmen ve bunun gibi diğer kişilerden uzak durun, üzerinde çalıştığınız ürünlerde sizi yolunuzdan döndürmesinler.

Birçok önemli proje ana şirketin merkezinde ortaya çıkmamıştır. Örneğin ilk Macintosh bilgisayarını tasarlayan ekip diğer Apple çalışanlarından ayrı bir binada idi. Honda City’yi tasarlayan ekip de Honda‘nın genel merkezinde yer almıyordu. Bunun sebebi şirketin genel merkezindeki varsayımların ve üst yönetim bakışının yeni ürünlerin geliştirilmesine engel teşkil edeceği beklentisiydi. 

Her şeye burnunu sokan meraklı bir yönetici, gelişme raporları isteyerek veya gidişatı sormak için işi yarıda keserek yenilikçiliği engelleyebilir.

10. İş problemlerinizi daha önce çözdüklerini söyleyen kişilerden bir şey öğrenmeye çalışmayın. Sizin çözümünüz çok daha etkin olabilir. 

Yaratıcılık sürecinde cahillik mutluluktur. İşlerin nasıl olması gerektiğini bilmeyen kişiler yerleşmiş inanışlar tarafından köreltilemezler.

11. Şirketinizin geçmiş başarılarını unutun. Geleceğe bakın.

George Santayana’nın meşhur “geçmişi hatırlayamayanlar onu tekrarlamaya mahkumdurlar” sözü eğer devamlı yenilikten yanaysanız kötü bir öğüttür. Algılama şeklini şirketler otomatikten etkin düşünmeye çevirmedikçe, eski fikirler için yeni kullanım alanları bulmak veya eski fikirleri yenileri ile harmanlamak imkansızdır. 

İnsanların modası geçmiş yollarda ısrar etmelerinin en önemli sebebi işleri eski usulde halletmekte ustalaşma duygusundan kaynaklanmaktadır. Buna yetenek tuzağı adı verilir. Bir şirketin başarılı geçmişinden kurtulması için sıklıkla önerilen ve Christensen’in Yenilikçinin İkilemi adlı kitabında bahsettiği başlıca yol yeni bir şirket kurmak ya da en azından yeni bir çalışma birimi oluşturmaktır. 

Şirketlerin geçmişlerine saplanıp kalmamaları için yapabilecekleri en iyi şeylerden biri insanları rahat oldukları işlerinden programlı bir şekilde alarak, onları beceri sahibi olmadıkları ve kendilerini rahatsız hissedebilecekleri işler vermektir. Bunu rutin bir şekilde uygulayan şirketler, çalışanlarını devamlı olarak düşünmeye teşvik ederler, yeni şeyler öğrenmek için zorlarlar ve eski işlerini yeni bir açıdan görmelerine yardım edecek pozisyonlara girmelerine neden olurlar. 

5 Ocak 2022 Çarşamba

Ne Kadarı Yeterli?

Size son dönemde okuduğum bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Edward Skidelsky ve Robert Skidelsky tarafından kaleme alınan kitap, para sevgisi ve iyi yaşam mücadelesi için temel bir soru soruyor: “Ne Kadarı Yeterli?”. 

İktisadi konulara felsefi yorumlar yaparak ve geçmişten günümüze birçok düşünürün görüşleri ile bunları destekleyerek bir sonuca ulaşmaya çalışıyor. Ben çok beğendim, alıp okumanızı tavsiye ediyorum.


Paranın veya servetin mutluluğa giden bir araç olduğunu ama asla bir amaç olamayacağını belirtiyor. Bunun için güzel örnekler veriyor. Bunlardan bazılarına değinerek kitaptan aldığım notları aşağıda paylaşıyorum. 

Para kazanmak kendi içerisinde bir amaç olamaz, en azından ciddi bir zihinsel bozukluk taşımayan bir kişi için. “Benim hayattaki amacım çok fazla para kazanmak” demek "benim amacım çok fazla şişmanlamak için yemek yemek" demekle aynıdır.

Yazar örnek olarak boş zamanın artması ile çevre kirliliğinin azaltılmasının mutluluk üzerinde etkili olacağını söylemektedir. Diğer taraftan, GSYH büyümesi insanlık tarafından uzun zamandır bir amaç olarak ortaya konmaktadır. Fakat ne boş zaman ne de çevre kirliliği GSYH hesapları içine girmez. Bu durumda GSYH büyümesi mutluluğu ne ölçüde etkilemektedir? Bu bir soru işaretidir.

Örneğin, 1974 yılından bu yana İngiltere’de GSYH iki katına çıkmasına rağmen insanların genel mutluluk seviyesi değişmemiştir. Ekonomik büyüme, gelir adaletsizliğinden dolayı daha çok üst gelir grubunun servet artışı ile sonuçlanmıştır. İngiltere’de 1970 yılında bir şirket başkanının aldığı ortalama ücret, bir işçinin aldığından 30 kat fazlaydı. 2010 yılında ise bu katsayı 81’e ulaşmıştır.

Zenginin mutluluğu kitlenin tepesinde bulunmanın getirdiği tatmin, yoksulun mutsuzluğuysa en altta olmanın verdiği sıkıntıdır. Psikolojik tecrübeler birçok kişi için mutlak gelirin değil, göreceli gelirin önemli olduğunu doğrular şekildedir. Harvard öğrencilerinden iki hayali dünya arasında (1-50 bin USD kazandıkları ortamda ortalama gelirin 25 bin USD olması, 2- 100 bin USD kazandıkları dünyada ortalama gelirin 200 bin USD olması) seçim yapmaları istendiğinde çoğunluğun tercihi birinci yönde olmuştur. Çünkü hayattaki iyi şeylerin birçoğu için arz sınırlıdır ve ancak en zenginlerin erişimine açıktır. Buna bir örnek olarak da Almanya’nın birleşmesinden hemen sonra, Doğu Alman işçilerinin ücretlerinin yükselmesine rağmen birleşmeden öncekine göre kendilerini daha az mutlu hissetmelerini verebiliriz. Büyük olasılıkla kendilerini çok daha zengin yeni yurttaşları ile karşılaştırmışlardı.

Birçok maddi kazancın ruh hali üzerinde yalnızca geçici bir etkisi vardır ve sonrasında eski düzeyine geri dönmektedir. Bu nedenle gelirin düzenli artması mümkünken mutluluk hiç artmaz. Diğer taraftan belirli bir eşiğin altındaki mutlak gelir mutsuzluğa sebep olmaktadır. Yapılan bir araştırmada en mutsuz ülkelerin ortalama gelirleri yıllık 15 bin USD’den azdır.

Keynes 1930’da yayımlanan makalesinde “Teknolojik ilerleme saat başına üretilen mal adedini artıracağı için kişiler ihtiyaçlarını sağlamak için daha az çalışmaya ihtiyaç duyacaklar ve böylece boş zaman artacaktır” demektedir. Keynes devam eder, “İnsan yaratılışından beri ilk kez gerçek, kalıcı sorunuyla, kendisini ezen ekonomik kaygılardan kurtulup özgürlüğünü nasıl kullanacağını, bilim ve bileşik faizin baskı altında tuttuğu boş zamanını akıllıca, makbul ve iyi bir şekilde yaşamak için nasıl kullanacağı sorunu ile yüzleşecektir”. Bu koşulun yaklaşık bir yüzyıl içinde (2030’a kadar) sağlanması beklenmektedir. 

Bu bugüne gelindiğinde kısmen geçerli olmuştur. Çalışma saatleri düşmüş, boş saatler artmıştır. Fakat geliri en yukarıda olan insanların boş zamanları artmamıştır. Bu insanların iş yoğunluğu devam etmektedir. 

Gelecekteki istihdam seçenekleri üzerine yapılan bir araştırma, daha düşük ücret anlamına gelse bile daha kısa çalışma saatlerine doğru yaygın bir istek olduğunu göstermiştir. Ankete yanıt verenlerin %51’i daha kısa çalışma saatleri istemekteydi; yalnızca %12’si daha uzun çalışma saatlerini tercih ediyordu.

Kitapta sorulan bir diğer soru şudur; “Her şeye sahip kişiler neden her zaman daha fazlasını ister?” Bilindiği gibi istekler bireyseldir ancak ifade edildikleri, teşvik edildikleri veya bastırıldıkları tarz toplumsaldır. Buna göre insanlar çevrelerindeki etkileşime göre isteklerde bulunurlar. 

İnsanlar içinde bulundukları ortamdan dolayı doyumsuz bir görüntü sergilemektedir. İnsanlar sahip olduklarından sıkılmış durumdadır. Tüm ihtiyaçların tatmini, tüm rahatsızlıkların giderilmesi, bir sakinlik yerine tatminsizlik hali oluşturur ve bunun bir yenilikle giderilmesi gerekir. Kısacası zenginlik arttıkça can sıkıntısı çoğalır ve uyarıcı tecrübelerin daha da çılgınca arayışını kışkırtır.

Doyumsuzluğun ikinci açıklaması bazı malların doğasında var olan kıtlığa odaklanmıştır. En iyi okullar, en üst düzey tatiller, en muhteşem yolculuklar ancak en üst düzey gelir ile ulaşılabilir durumdadır.

Doyumsuzluk, isteklerin göreceli karakteri ile bağlantılıdır. Sahip olduğum maddi servet düzeyi ne olursa olsun sahip olduklarımdan tatmin duymam mümkün olmayacaktır, çünkü her zaman birisi benden daha çok şeye sahip olacaktır. Prestij mallarına daha çok harcarken ben statü kazanırım ama ötekilerin statü kaybetmesine neden olurum. Onlar tekrar statü kazanmak için daha çok harcarken benimkini azaltırlar. Bu böylece devam eder.

Tüm yukarıdakileri oluşturan ekonomik düzen kapitalizmdir. Yazar bunu anlatırken Faust pazarlığından bahsetmektedir. Biliyorsunuz ünlü yazar Goethe’nin Faust adlı karakteri ruhunu bilgi, zevk ve güç karşılığında şeytana satın ünlü doktoru anlatmaktadır. Kapitalizm sisteminde ise uzun dönemli bolluk ve kalkınma için ahlaki çöküntülere göz yumulacaktır. Keynes buna katlanılması gerektiğini ifade eder.

Adam Smith ise “Zenginler yalnızca kendi çıkarlarını düşünseler de, kendi doyumsuz arzularının tatminini amaçlasalar da görünmeyen bir el vasıtası ile ortaya çıkan ürün yoksullara da bölüştürülmektedir. Bu durumda zenginler istemeseler de toplumun ekonomik olarak ilerlemesini sağlarlar” diyerek para hırsına toplumsal yarara hizmet etmesi koşuluyla izin vermektedir. 

Ekonomik büyümeye geri dönelim. Ekonomik büyüme, insan talihini geliştirmeyi başaramamasının yanında, doğanın masumiyetini de kirletmekle suçlanmıştır. Küresel ısınmanın nedeni insan yapımı olan sera etkisidir. İklim hareketi savunucularından George Mondiot, zengin dünyanın hükümetlerine büyüme oranlarını sıfıra yakın tutmaları için acil çağrıda bulunmuştur.

Bir de temel mallar vardır. Temel mallar, iyi yaşam için sadece araç ya da onun için güç değil, onlar iyi yaşamın kendisidir. Bu durumda temel mallar neymiş ona bakalım. Birincisi sağlıktır. İkincisi güvenliktir. Üçüncüsü saygıdır. Dördüncüsü kişinin zevklerini, huyunu ve iyi kavrayışını yansıtan bir yaşam planı çerçevesi çizme ve planlama yeteneği anlamına gelen kişiliktir. Bir diğeri ise doğa ile uyumlu yaşamaktır. Altıncı ise dostluktur. Bir yaşam koçu şöyle demektedir; “Yaşamınızda sülüklerden kurtulmalı ve onların yerine enerji verenleri koymalısınız”. Yazının en başında belirtildiği gibi boş zaman da temel mallardan biridir. 

Yukarıda belirtilen temel malların hepsini veya büyük kısmını gerçekleştiren yaşam iyi bir yaşamdır. Bu anlamda ekonomik büyümenin temel mallardan bir ya da daha fazlasına erişmek için bir araç olarak istenmesi anlamlıdır. Örneğin sağlık makul miktarda besin ve ilaç gerektirir. Boş zaman zahmet dışında kalan insanın kendisini keşfedeceği zamanı gerektirir. Kişilik geri çekilecek bir yer, dükkanın arkasında bir oda gerektirir. Bu mallara erişmeye gücü yetmeyecek kadar yoksul olan halklar zenginleşmeyi amaçlamak için nedene sahiptir.

Ekonomik büyüme kısa vadeli pragmatik nedenlerle istenebilir. Yüksek işsizlik ve kamu borcunun olduğu bir durgunluk döneminde büyümeye öncelik verilmesi haklı bir nedendir. Fakat büyüme bir sakinleştirici etkisi oluşturur. Hastayı ayağa kaldırmak için yararlıdır ancak devamlı kullanılacak bir uyuşturucu değildir. Ne yazık ki uyuşturucular gibi, büyüme de bağımlılık yapmaktadır. Geçici çarenin ömür boyu alışkanlık haline gelmesini önlemek için yetenekli politik doktorluk gerekmektedir.

Kitapta karşımıza çıkan ünlü düşünürlerin mutluluk ve zenginlik arasında kurduğu bağlantılara da bakalım.

Epikür diyor ki, “Yeterli olanı az bulan insan için hiçbir şey yeterli değildir.”

Aristoteles ise “En mutlu insan kendine en fazla yeten insandır” der.

Ausonius “Zengin kimdir? Hiçbir şey arzu etmeyen kişidir. Yoksul kimdir? Cimridir.” Demektedir. 

Cicero; “Eğer bir bahçe ve kütüphaneye sahipsen ihtiyacın olan her şeye sahipsindir.”

Aristoteles; “İnsanın tüm ömrü boyunca yaşadığı ticari iş ve sıkıntıların kendisini eğlendirmek uğruna yapılması gerektiğini düşünmek ve bunların sonunun eğlenceli bitecek olması, gerçekte tuhaf bir düşüncedir”.

Heredot Tarih kitabında Atinalı Solon’un Lidya’nın efsane hükümdarı Krezüs’u ziyareti anlatılır. Burada Krezüs Solon’a dünyada en mutlu adam kimdir diye sorar ve beklediği yanıtı alamaz. Çünkü Solon Krezüs’tan önce başka isimler zikretmiştir. Sonra Solon açıklama yapar. Her zengin insanın mutlu olamayacağını anlatır. Hayatı boyunca yoksul olup mutlu olan insanlara örnekler verir. 

Gerçekten bu konuda sizin fikriniz nedir? İyi bir yaşam sürmek için ne kadarı yeterli?

İyi okumalar dilerim.

4 Ocak 2022 Salı

“Nikomakhos’a Etik” Adlı Kitabın İçerisinden Notlar

Sevgili okuyucular merhaba,

Aristoteles'in oğlu Nikomakhos’a etik konusunda öğütler verdiği bu kitapta özellikle erdem üzerinde durmaktadır. Erdemin orta yol olduğundan bahsetmektedir. Bunu birçok örnek ve davranış ile açıklamaktadır. Bu kitap Aristoteles’in insan için iyinin ne olduğunu soruşturduğu kitaptır. O, belli bir insan için iyi olan ne ise, kent için iyi olanı da aynı şeydir diye düşünmektedir. Bu da etik aynı zamanda bir siyaset araştırması olmaktadır. 

Şimdi kitapta aldığım bazı notlara birlikte bakalım.

Mutluluk erdemin ödülü ve en iyi amaçtır.

Mutluluk için önemli olan, erdeme uygun etkinliklerdir. Erdeme aykırı etkinlikler ise mutluluğun tersini oluşturur.

Hepimiz bütün öteki şeyleri mutluluk uğruna yapıyoruz. İyi şeylerin başını ve nedenini de değerli ve tanrısal bir şey olarak kabul ediyoruz.

Biri düşünce erdemi, diğeri ise karakter erdemi olmak üzere iki tür erdem vardır. Bunlardan düşünce erdemi daha çok eğitimle oluşur ve gelişir. Bu nedenle de deneyim ve zaman gerektirir. Karakter erdemi ise alışkanlıkla elde edilir adı da bu nedenle küçük bir değişiklikle alışkanlıktan (ethos) gelir.

Hazza karşı koymak öfkeye karşı koymaktan daha güçtür.

Ruhta olup bitenler üç türlüdür. Bunlar; etkilenimler, olanaklar ve huylardır. Erdem de bunlardan biri olsa gerek. Arzu, öfke, korku, yüreklilik, kıskançlık vb. haz veya acının izlediği şeylere etkilenim diyorum. Bunlardan etkilenebilmemizi sağlayanları sözgelişi öfkelenebilmemizi, acı duyabilmemizi ya da acıyabilmemizi sağlayanlara olanak adını veriyorum. Huylar diye de etkilenimlerle ilgili olan iyi ya da kötü durumunuza diyorum. Örneğin öfkelenme ile ilgili olarak, çok ya da gerekenden az öfkeleniyorsak kötü, orta şekilde öfkeleniyorsak iyi durumdayız. Bu durumda erdemleri huy olarak sınıflandırmak gerekir.

İnsanın erdemi insanın iyi olmasını ve kendi işini iyi gerçekleştirmesini sağlayan huydur. Erdem aşırılıkların arasındaki ortadır. Ne az ne de çok. Örneğin aşırılık ile eksiklik kötülüğe, orta olma ise erdeme özgüdür. İyiler bir çeşittir, kötüler ise çeşit çeşit.

Onur ile onursuzluk konusunda orta olma yüce gönüllülüktür.

Yiğit korkağa göre cüretli, cüretliye göre korkak görünüyor. Aynı biçimde ölçülü, duygusuza göre haz düşkünü, haz düşkününe göre de duygusuz. Cömert cimriye göre savurgan, savurgana göre de cimri görünür.

Yürekli kişiler öne atılan kişilerdir. Bunlar tehlikelerden önce gönüllü oldukları halde tehlikeyi görünce kaçarlar; oysa yiğit kişiler iş başında etkindirler, daha önce ise sakin.

Zenginlik kullanılan şeylerdendir. Her konuda ona ilişkin erdeme sahip olan kişi onu en iyi şekilde kullanır, o halde zenginliği en iyi kullanacak kişi mal konusunda erdeme sahip olandır. İşte cömert kişi böyledir.

Erdemin özelliği iyilik görmekten çok, iyilik yapmak ve çirkin şeyler yapmamaktan çok güzel şeyler yapmaktır. Vermeyi iyilik yapmanın, güzel şeyler yapmanın izlediği; almanın ise iyilik görmeyi ya da kötü davranmamayı izlediğini görmek zor değildir.

Erdemlerinden dolayı en çok sevilenler galiba cömert kişilerdir. Çünkü yararlıdırlar, yararlı olan da vermedir.

Cömertlik servete göre söz konusu olur. Nitekim cömert olma verilen şeylerin çokluğunda değil, verenin huyundadır. Burada servete göre bir kıyaslama yapmak gerekir. Daha az verenin daha cömert olmasını engelleyen bir şey yok, eğer olanakları daha az ise.

Cömert kişi aynı zamanda mal konularında kolay yaklaşılabilir bir insandır, haksızlığa da uğrayabilir; çünkü mala değer vermez. Gereken bir şeyde harcama yapmamış olması, gerekmeyen bir şeyde harcama yapmış olmaktan duyduğu üzüntüden daha ağır gelir.

Muhteşem insan cömerttir fakat cömert mutlaka muhteşem değildir.

Onurlu ve onursuz kişiliklerin ortasında yüce gönüllü insan vardır. Bu insan iyilik yapmaya alışkındır, iyilik görünce de utanır. 

Öfke konusunda orta olma sakinliktir. Sakin kişi dingin olmak, duygulanımlar tarafından sürüklenmemek, aklın gösterdiği şeyleri ve aklın gösterdiği süre için öfkelenmek ister. Nitekim öfkelenmediği ve kendini savunamadığı için duygusuz olduğu ve acı da duymadığı sanılıyor. Küçük düşürülmeye katlanmak ve yakınları küçük düşürülünce bunu görmezlikten gelmek köleye özgü bir şey diye düşünülüyor.

Adalette bütün erdemler bir arada bulunur.

Erdemler içerisinde yalnızca adaletin başkalarının iyiliği için olduğu düşünülür.

Nomisma, yani paraya ismini veren kelime uzlaşı ile ilgilidir.

Arzu etmeden ya da pek az arzu ettiği için çirkin bir şey yapan kişi, çok arzu ettiğinden ötürü bunu yapan kişiden; öfkelenmeden başkasına vuran da öfkelendiği için vurandan daha kötüdür.

Her kendine egemen olamayan kişi pişmanlık duyar.

Kendisine egemen olamayan kişiler adaletsiz değil ama adaletsizlik yapıyorlar. 

Acının aşırılığından kaçılmaz, acıdan hepten kaçınılır. 

Bir yarar nedeniyle bir başkasını sevenler, kendilerine bir iyilik geldiği için bunu yaparlar. Haz nedeniyle sevenler de kendilerine bir hoşluk geldiği için bunu yaparlar. Böyle dostluklar çabuk bozulur. İnsanlar hep yararlı veya haz verici olmazlar. İyi kişilerin ve erdemli olanların dostluğu ise mükemmeldir. Bunlar iyi oldukları için karşılıklı olarak birbirleri için iyi şeyler isterler. 

En çok karşıt kişiler arasında yarara dayalı dostluk olur. Örneğin zengin ile yoksul, bilgili kişiyle cahil gibi.

30 Aralık 2021 Perşembe

“2040’a Ne Kaldı?” Adlı Kitaptan Notlar

Merhaba değerli arkadaşlar,

Bugün Dr. Mustafa Aykut’un kaleme aldığı “2040’a Ne Kaldı?” adlı kitabın içerisinden dikkatimi çeken notları sizlerle paylaşacağım. İçerisinde beni etkileyen geleceğe dönük birçok tahmin var. Eminim okuyunca sizler de benim gibi şaşıracaksınız. Şimdi bu notları tek tek aşağıda paylaşıyorum:

Kağıt ve metal paralar cebimizde ya da cüzdanımızda değil, koleksiyonerlerde ya da hatıra diye saklayanlarda olacak. 

Kimlik kartlarımız, pasaportlarımız, ehliyetlerimiz, her türlü kartımız da kullanılır durumda olmayacak. 

Fosil yakıt ile çalışan araçlar olmayacak. Bugün alışık olduğumuz şekilde okullar ve kampüsler de bulunmayacak.

Herkes her dili konuşabiliyor, konuşulanı anlayabiliyor olacak.

Akademik dünyada Fütürizm, Alwin Toffler’in 1966’da New York’da Fütürizm dersleri vermeye başlaması ile kampüslere girdi. Bugün birçok üniversitede diplomalı fütüristler yetiştirilmektedir. Güney Kore’de adı daha önce Eğitim, Bilim ve Teknoloji Bakanlığı olan bakanlık; Bilim, Bilgi, İletişim ve Geleceği Planlama Bakanlığı olarak yeniden adlandırıldı.

Aslında geleceği tahmin etmek kolay bir konu değil. Birçok ünlü bilim insanı oldukça yanıldıkları tahminler yapmışlardır. Örneğin Albert Einstein 1932’de, “Nükleer enerjinin elde edilebileceğini işaret eden en ufak belirti yok” diyordu. Microsoft’un kurucusu Bill Gates de 1981’de “Kimsenin 637 KB’tan daha fazla belleğe ihtiyacı olduğunu sanmam” demişti. Bunun gibi elimizde birçok örnek mevcuttur.

İnsanlık tarihi üç önemli keşfi hep hayal etmiştir. Bunlar; ölümsüzlük, simya bilimi (her şeyi altına çevirebilme) ve uzaya gitme. Bunlardan sonuncusu, aya ayak basma ve uzay istasyonlarının kurulması ile büyük ölçüde başarıldı. Ölümsüzlük ise başarılmış değil. Fakat insan ömrünün tarihte hiç olmadığı kadar uzadığını görüyoruz. Gelinen son noktada, batı diye tabir ettiğimiz bölgede (Japonya ve Kore bu gruba giriyor) bugün doğan bir çocuğun yüzde 50 ihtimalle 100 yaşını devireceği öngörülüyor. Fakat sadece bir asır önce bu oran yüzde 1 bile değildi. 

Uzayan hayatlar ise farklı bir yaşam anlayışını önümüze getirecektir. Örneğin tek bir meslek sahibi olmak, tek bir üniversite bitirip tek bir diploma ile iş yaşamında yer almak gibi günümüzün kuralları veya gerçekleri ileride olmayabilir. Hatta insanların aynı insan ile evli kalması bile garip karşılanabilir. 

Ekonomik özgürlük aile hayatını derinden etkiledi. Buna göre kadınlar iş yaşamında yer almaya başlarken, erkekler de ev işlerini yapmayı öğrendiler. Bu sayede her iki cinsin de birbirine ihtiyacı azaldı.

DNA dizilimini değiştirme üzerine çalışan CRISPR teknolojisi ileride hastalıkların azaltılması, daha ısmarlama çocukların meydana getirilmesi gibi konuları gündeme getirebilir. 

Beyne yerleştirilen çipler vasıtası ile her türlü bilgiye hızlıca ulaşma imkanı ortaya çıkacaktır. Bu sayede karşıdakinin ne düşündüğünü, ne hissettiğini de anlayabiliriz. Bu aynı zamanda bebeklerin ve hayvanların da neler hissettiğinin anlaşılmasını sağlayacaktır. Bu durumda insanların birbirinden saklısı gizlisi olmayacaktır. Bu insan ilişkilerini nasıl etkiler? Bunları göreceğiz. 

Metaverse aleminde bir araya gelip, bir şeyler satın alıp, bir işte çalışıp, gayrimenkul edinip tamamen ikinci bir yaşam yaşayabiliriz. 

Yeni şehirler de gündeme gelecektir. Özellikle trafikle, hava kirliliği ile mücadele eden şehir planlamacıları ulaşımı yer altına almayı veya küçük yerleşim yerleri kurmayı (on beş dakikalık şehir) düşünmektedir.

Rüzgar ve güneş enerjisinin toplam küresel elektrik üretiminde yüzde on gibi bir payı vardır. Bu konuda ülkemiz yüzde 13 ile, Almanya (yüzde 42), İngiltere (yüzde 33) ve Avustralya’nın (yüzde 17) ardından dördüncü sırada yer almaktadır. Bu ülkemiz adına umut vericidir. 

Uzay araştırmaları özellikle artan dünya nüfusuna yeni yerleşim yerleri bulabilmek ve dünyadaki iklim değişikliğinden korunabilmek için yapılmaktadır. Oysa bilim insanları bu pahalı projelere kaynak ayırmak yerine dünyamızı kurtarmaya odaklanmanın mümkün olabileceğini söylemektedirler. 

Buradan hareketle geldiğimiz noktayı şöyle özetleyebiliriz :

- Sadece 50 yıl önce 125 balık türüne ev sahipliği yapan Marmara denizinde şu anda 10 tür kalmıştır.

- Tüm bulaşıcı rahatsızlıkların yüzde 60’ı hayvanlardan insanlara geçen virüslerden kaynaklanmaktadır. Bu da hayvanların yaşam alanlarının daraltılması sonucu insanlar ile hayvanların daha fazla temas kurması nedeniyle gerçekleşiyor. Ebola, SARS, MERS, HIV ve Covid hep bu türden rahatsızlıklar. 

- 20 yıl içerisinde Afrika’dan Avrupa’ya 1 milyar insanın yaşam koşullarından dolayı göç etmesi bekleniyor. 

Önümüzdeki dönemde yapay zeka hayatımızda daha fazla yer alacak. Makineler hızlıca öğrenecekler ve yaptığımız birçok işi onlara devredeceğiz. 2029 yılında robotlar bir yaşındaki bir bebek zekasına, sonraki on beş yıl içerisinde ise normal bir insan zekasına erişecekler. 

20 yıl içerisinde en azından bir şirketin başında bir yapay zeka oturacak.

Sürdürülebilirlik artık şirketlerin en önemli işlerinden bir tanesi oldu. İlerleyen zamanlarda gerek devletler gerekse de işletmeler daha yeşil bir dünya için çalışmaya devam edecekler. Avrupa Birliği Paris anlaşması ile 2030’a dek 1,5 dereceden fazla ısınmaya izin verilmeyecek şekilde önlemler alacak.  

Tolstoy’un Savaş ve Barış adlı romanında yaklaşık 600.000 sözcük vardır. Kitabın tamamını bir bitkinin DNA sarmalı içerisine kodlayarak saklamayı başarmışlardı. Şimdi canlı bir hücreye daha fazlasını koymaya çalışıyorlar. Örneğin Koli basili bunun için iyi bir aday olarak gözüküyor.

Akıllı mahkemeler karşımıza çıkmaya başladı. 2019 yılında Mart ayının başından Ekim ayının sonuna dek Çin’de 3,1 milyon dava yapay zeka tarafından sonuçlandırıldı. Estonya’da, maddi değeri 7000 Euro dan az olan uyuşmazlık davalarına robot yargıçların bakması gündemde.

Teknolojinin ilerlemesiyle birlikte kişilerin yüz görüntüleri kullanılarak sahte videolar üretilir hale geldi. Deepfake denilen bu teknoloji ile insanların video veya ses kayıtlarına olan güven azalacak.

İnsanlığın nüfusu arttıkça beslenme konusu da gittikçe önem kazanmaktadır. Özellikle iklim değişikliği ve tarım alanlarının azalması yeni besin kaynaklarına yönelmemizi gerektiriyor. Bu sebeple deniz yosunları, böcekler ve et görünümü ve tadı veren fakat bitkilerden şimal edilen gıdalar yeni besin kaynakları olma noktasında kullanılabilir.

Suyun dünya çapında azalmaya başlamasıyla ilk su piyasası Chicago Ticaret Borsası‘nda 7 Aralık 2020 tarihinde açıldı.

Yeni dönemde bir eşyaya sahip olmak yerine onunla bir deneyim yaşamak daha önemli görünebilir. Günümüzün gençleri marka peşinde koşmuyor, elde edecekleri şeylerin geçmişte bir hikayesinin olmasına önem veriyorlar. Onlar için belli bir yerde yemek yemek belli bir şeye sahip olmaktan daha önemli olabiliyor.

Her şey değişirken eğitim sisteminin değişmemesi beklenemez. 17. yüzyılda, varlıklı aileler çocukları için tuttukları eğitmenleri evlerine çağırıyor ve kişiselleştirilmiş eğitimler vermelerini istiyorlardı. Fakat yüzyıl önce her öğrenciye aynı şekilde verilen tekdüze eğitimler başladı. Özellikle fabrikaların yanındaki yaşam alanlarında açılan okullar, her öğrenciye aynı eğitimin verilmesinin yolunu açmıştır. Bu sayede öğretmenler sınıftaki öğrencilerin zekaları, becerileri ve kültürlerini önemsemeksiniz ortalama eğitim vermeye başladılar. Bundan sonra öğrenciler ihtiyaçlarına göre eğitim alma yolunu seçebilirler.

11 Kasım 2021 Perşembe

“Ustalık Gerektiren Kafaya Takmama Sanatı” Adlı Kitap Özeti

Sevgili dostlar merhaba,

Bugünün kitap özeti Mark Manson tarafından kaleme alınmış olan “ Ustalık Gerektiren Kafaya Takmama Sanatı” adlı eser üzerine olacaktır.

Yazar oldukça ilginç biri. Çocukluğu ve gençliğinde yaşamış olduğu deneyimleri bir araya getirerek, onların üzerinden bazı tespitler yaparak kendine bazı dersler edilmiş. Bu anlamda değerli bir kitap olduğuna inanıyorum.

Şimdi kitapta gözüme çarpan önemli düşünceleri sizlerle paylaşmak istiyorum.

Pozitife, daha iyi olana, en iyi olana takıntı bize sadece durmadan ne olmadığımızı, neye sahip olmadığımızı, ne olabilecekken olmayı başaramadığımızı hatırlatır. Daha iyi bir yaşamın anahtarı ise daha fazlasına sahip olmaya çabalamak değil, daha aza önem vermek, gerçekten doğru ve o anda önemli olana aldırmaktır.

Kafaya takmamak önemlidir. Dünyanın berbat halde olduğunu ve bunun da olağan olduğunu kabul etmemiz gerekir. Bu her zaman böyleydi ve böyle olmaya devam edecek. Oysa sahip olduklarımız bizi mutlu etmeye yetmelidir. George  Orwell insanın burnunun ucundakini görmesinin sürekli mücadele gerektirdiğini söylemiştir.

Daha pozitif bir deneyimi arzu etmenin kendisi negatif bir deneyimdir. Ve paradoksal olarak, insanın negatif deneyimini kabul etmesinin kendisi pozitif bir deneyimdir.

Doğru düşünmeyi başaran insanlar hayattaki her şeye değil ama kendileri için önemi olmayan her şeye boş ver diyebilirler. Gerçekten önemli olan şeyleri aldırırlar. Örneğin aile, arkadaşlar vb. Giderek neyi kafaya takacağımız hakkında daha seçici oluruz. Bunun adı olgunlaşmadır. 

İnsan öyle değişik bir varlıktır ki, bir sorun olmadığı zaman bile aklı otomatik olarak sorun oluşturabilir.

Istırap ve kayıp kaçınılmazdır. Onlara karşı koymaktan vazgeçmeliyiz. Onları olduğu gibi kabul etmeliyiz. Acı, ondan ne kadar nefret etsek de yararlıdır. Genç ve dikkatsizken bize neye dikkat etmemiz gerektiğini öğreten acıdır. Neyin iyi neyin kötü olduğunu görmemize yardımcı olur. Kendi sınırlarımızı tanıyıp ona göre davranmamızı sağlar.

Sorunlar asla bitmez, farklılaşırlar veya bir üst seviyeye çıkarlar. Mutluluk sorunları çözmekten kaynaklanır. Sorunlardan kaçmaya çalışırsak ya da sorunumuz yokmuş gibi hissedersek kendimizi mutsuz hissederiz. Sorunlarımızdan ne kadar uzun süre kaçar ve ne kadar uzun süre kendimizi uyuşturursak, sonunda meselelerimizle yüzleşmek zorunda kaldığımızda o kadar fazla acı verirler.

Olumsuz duygular eyleme geçme çağrısıdır. Onları hissetmemizin nedeni bir şey yapmamız gerektiğidir. Olumlu duygular ise doğru eylemi yapmanın ödülüdür.

Duygular kalıcı değildir, bugün bizi mutlu eden yarın mutlu etmeyecektir. Çünkü biyolojimizin her zaman daha fazlasına ihtiyacı vardır. Mutluluğa takmış olmak kaçınılmaz olarak başka bir şeyi aramakla sonuçlanacaktır. Yeni bir ev, yeni bir ilişki, bir çocuk daha, bir terfi daha vb. Psikologlar bu kavrama hedonik çark adını verirler. Yaşamamızı değiştirmek için çok çabalamakta olduğumuz ama asla daha mutlu hissetmetmeyişimiz…

Başarıyı belirleyen neyin tadını çıkarmak istiyorsun sorusu değildir. Hangi ıstıraba katlanmaya razısın sorusudur. Mutluluğun yol engebelidir ve utançla döşenmiştir. Bir amaca ulaşmak insanı mutlu etmez, o amaca giden yol insanı mutlu eder.

Sorunlarınızı nasıl gördüğünüzü değiştirmek istiyorsanız, değer verdiğiniz şeyi veya başarıyı ölçme biçiminizi değiştirmelisiniz.

Araştırmalar, enerjilerini yüzeysel hazlara odaklayanların daha kaygılı, duygusal açıdan dengesiz ve depresif olduklarını gösteriyor. Haz, mutluluğu nedeni değil sonucudur.

Freud’un dediği gibi, bir gün geriye dönüp baktığınızda mücadele günlerinizin en güzel günleriniz olduğunu göreceksiniz.

İnsanlar kendilerine iyi değer yargıları belirlemeleri gerekir. Dürüstlük iyi bir değer yargısıdır çünkü üzerinde tam anlamıyla kontrolünüz vardır. Popülarite ise kötü bir değer yargısıdır çünkü üzerinde tam olarak kontrol kuramazsınız. Sağlıklı değer yargılarına içten yani tamamen kendi kontrolümüzde eriştiğimizi biliriz. Kötü değer yargılarına ise çoğunlukla dışarıdan bakılır, başkalarının değerlendirmeleri ile ilgilidir. 

Başımıza gelenleri kontrol edemeyiz ama başımıza gelenleri nasıl yorumladığımızı ve nasıl tepki gösterdiğimizi her zaman kontrol edebiliriz.

Hiç suçumuz olmasa bile yine de sorumluluğumuzun olduğu bazı problemler vardır. Mutsuzluğumuzun nedeni birçok kişi olabilir ama sizden başka kimse mutsuzluğunuzdan sorumlu değildir. Çünkü olayları nasıl gördüğünüzü, nasıl tepki verdiğinizi, nasıl değerlendirdiğinizi siz seçersiniz. Deneyimlerinizi ölçecek ölçütü siz belirlersiniz.

İnsanın zihni insana oyunlar oynar. Örneğin bir şey deneyimleriz. Birkaç gün sonra onu biraz farklı hatırlarız, sanki kulağımıza fısıldanmış ve yanlış duymuşuz gibi. Sonra birine anlatırız ve kurgudaki birkaç boşluğu kendi uydurmalarımızla doldururuz ki her şey anlamlı olsun ve karşımızdaki bizi deli sanmasın. Sonra doldurduğumuz o boşluklara inanırız ve bir daha anlattığımızda yine tekrarlarız. Beyinlerimiz doğru değil verimli çalışmak için tasarlandıkları için sürekli kendimizi ve başkalarını yanlış yönlendiririz. 

Biri bir konuda sizden daha başarılı olmuşsa muhtemelen sizden daha fazla başarısız da olmuştur. Biri sizden daha kötüyse muhtemelen sizin geçtiğiniz ıstıraplı öğrenim sürecinden geçmemiştir.

Umarım keyif almışsınızdır, iyi çalışmalar dilerim.

9 Kasım 2021 Salı

Schopenhauer’den Aforizmalar

Merhaba 

Bu yazımda da sizlerle oldukça ilginç ve aynı zamanda çok isabetli tespitleri olduğunu düşündüğüm Alman filozof Artur Schopenhauer’in düşüncelerini paylaşmak istiyorum. Bunun için "Hiçliğin Mutlu Sessizliği" ve "Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar" adlı kitapları kullandım.

Cehalet, sadece muazzam zenginlik ile beraber olduğunda alçaltıcıdır.

Mutsuz olmamanın en güvenli yolu, çok mutlu olmayı beklememektir.

Affetmek ve unutmak, zor kazanılmış deneyimi boşa harcamak demektir.

Arzuyu doğuran ve besleyen sadece talep edilen şeyin umududur.

Hakikatin ortaya çıkışı üç evrede gerçekleşir. İlki hakikatle dalga geçilir, ikincisi hakikate direnilir ve üçüncüsü ise hakikat bariz olarak kabul edilir.

Her özgün fikir ile önce dalga geçilir, sonra buna hararetle saldırılır ve sonunda sorgusuz sualsiz kabul edilir.

Mutluluk kendine yetenlere aittir.

Dolandırıldığımız paradan daha yararlı kullanılmış olanı yoktur, çünkü bu parayı verip akıllılık almışızdır.

Bir kimsenin yalan söylediğine şüphe ediyorsak, ona inanıyormuş gibi yapmalıyız. Böylece cesaretlenecek ve kendinden emin olacak, daha arsızca yalan söyleyecek ve maskesi düşecektir.

Bir kişi hemen hemen tüm gününü okuyarak geçiriyorsa, düşünme kapasitesini yavaş yavaş kaybeder. Pek çok bilgin için durum farksız değildir, aptallaşırcasına okudular. Sadece kendi düşüncelerin köreldiğinde okumalısın.

Her gün biraz yaşamdır. Her uyanma ve kalkma biraz doğuş, her taze sabah biraz gençtik, her dinlenme ve uyku biraz ölümdür.

Büyük insanlar kartal gibidir. Yuvalarını yüce yalnızlıkta inşa ederler.

Özellikle şu sözünü çok seviyorum;

"Acıların kaynağı arzularımızdır."

Bu aşamaya kadar, “Hiçliğin Mutlu Sessizliği” adlı kitaptaki aforizmaları sizlerle paylaştım. Bundan sonra da “Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar” adlı kitabını özetlemek istiyorum.

Yazar, yaşam bilgeliği kavramını yaşamı olabildiğince rahat ve mutlu bir biçimde sürdürme sanatı anlamında aldığını belirtmiştir.

Aristoteles insan yaşamının büyüklerini üç sınıfa girmişti. Bunlar dışsal olanlar, ruha ait olanlar ve bedeni ait olanlardır. Fakat filozofumuz Schopenhauer bu bölümlendirmeyi şu şekilde yapıyor; Bir kimsenin ne olduğu, bir kimsenin neye sahip olduğu ve bir kimsenin neyi temsil ettiği. Aslında kitap temelde bu üçlü ayrıma dayanıyor.

Bir kimsenin ne olduğu, geniş anlamda o insanın kişiliğidir. Buna göre bir kimsenin sağlık, kuvvet, güzellik, karakter, zeka ve yetişme tarzı bu madde altında toplanabilir. Bir kimsenin neye sahip olduğu ise her anlamda malı ve mülküdür. Bir kimsenin neyi temsil ettiği ise o kimsenin başkalarının düşüncesinde ne olduğu yani onun başkalarınca nasıl tasarlandığıdır. Bu temsil başkalarının onun hakkındaki görüşünden oluşur ve saygınlık, rütbe ya da şan olarak ortaya çıkar.

Soylu bir karakter, yetenekli bir kafa, mutlu bir mizaç ve neşeli bir ruh mutluluğumuz açısından en birinci en önemli olanlardır.

İnsanın ne olduğunu, neye sahip olduğundan mutluluğu üzerinde çok daha fazla katkısı vardır. Yine de insanlar zenginlik elde etmek için, zihinsel donanım elde etmek için uğraştıklarından bin kat daha fazla uğraşırlar. Oysa birinin kendinde neye sahip olduğu yaşamının mutluluğu açısından en önemli olanıdır.

Doğuştan zengin kimi aile çocuklarının paylarına düşen büyük mirası, inanılmaz kısalıktaki bir sürede harcayıp tükettikleri uğursuz savurganlığın kaynağı gerçekte zihnin yoksulluğundan ve boşluğundan ortaya çıkar. Böyle bir genç dışsal olarak zengindi ama içsel olarak yoksul bir biçimde dünyaya gelmişti. Dıştan gelen her şeyi almak isteyerek boşyere içsel yoksunluğunu dizginlemeye çalışmaktadır.

Epiktetos, “insanları huzursuz eden olaylar değil olaylar hakkındaki görüşleridir” demiştir. Genel olarak mutluluğumuzun onda dokuzu sadece sağlığa dayanır. Buna göre her şeyden önce insanların birbirlerine karşılıklı olarak sağlık durumlarını sormaları nedensiz değildir.

Boş zaman tam da Ariosto’nun dediği gibi cahillerin can sıkıntısıdır. Sıradan insanlar sadece zamanını geçirmeyi düşünürler, herhangi bir yeteneği olan kimse ise ondan yararlanmayı düşünür.

Nasıl ki en mutlu ülke az ya da çok ithalat yapması gerekmeyen ülke ise, iç zenginliği kendine yeten ve eğlenmek için dışarıdan az ya da çok bir şeye gereksinme duymayan insan da en mutlu insandır. Dışarıdan alınan pahalıya mal olur, bağımlılık yapar ve tehlike getirir. Aristoteles “mutluluk kendi kendine yetendir” demiştir. Çünkü mutluluk ve hazzın tüm dış kaynakları doğaları gereği son derece güvenilmez, nahoş ve geçicidirler.

Dışarıdan bir şeyler kazanabilmek için içeriden bir şeyler kaybetmek; yani şan, şöhret, mevki ve şatafat için huzurunu, boş zamanını ve bağımsızlığını önemli ölçüde feda etmek büyük bir aptallıktır.

Seneca, “zihinsel bir uğraşı içermeyen boş zaman ölümdür ve diri diri gömülmektir” demiştir. Normal insan yaşamınızdan haz alması bakımından, kendi dışındaki şeylere; mala, mülke veya mevkiye, kadınlara ya da çocuklara, arkadaşları veya topluma muhtaçtır. Bu yüzden onları yitirdiğinde ya da onların kendisini aldattığını düşündüğünde yıkılır. Bu ilişkiyi anlatabilmek için ağırlık merkezinin kendisinde olmadığını, dışarıda yer aldığını söyleyebiliriz.

Bir kimsenin neye sahip olduğu üzerini konuşmadan önce, Epiküros’un insan gereksinimlerini ayırdığı üç sınıfı görebiliriz. Bunlardan birincisi doğal ve zorunlu olanlardır. Bunlar karşılanmadıklarında acı çekmeye neden olurlar. Örneğin beslenme ve giyme gibi. Diğer taraftan da karşılanmaları kolaydır. İkinci olanlar ise doğal ama zorunlu olmayanlardır. Bunlar cinsel deneyimlerdir. Son olarak da ne doğal ne de zorunlu olanlar vardır. Bunlar; lüks, zenginlik, şatafat ve gösteriş gereksinimleridir. Bunlar sonsuzdur ve karşılanmaları çok zordur.

Şimdi de bir kimsenin neyi temsil ettiği üzerine konuşabiliriz. Nasıl ki bir kediyi okşadığımızda engel olamayacağımız bir biçimde mırlamaya başlarsa, övülen bir insanın yüzü de, övgü apaçık yalan olsa bile tatlı bir sevinçle kaplanır. Kişinin kendi başına ve kendisi için ne olduğunun değeri, o kişinin başkasının gözünde ne olduğunun yanında çok daha mutluluk vericidir. Bizim başkası için ne olduğumuzun yeri yabancıların bilincidir. Başkası için ne olduğumuz, bu bilinçte göründüğümüz görünüş ve ona uygulanmış şan, şöhret ve mevki gibi kavramlardır. Oysa “Ün arayışı işi bilge kişinin bile bırakabileceği son şeydir”demiştir Tacitus. Bundan kurtulmanın tek yolu başkalarının bizimle ilgili görüşünün gerçeklik üzerinde ne denli az bir etkisinin olabileceğini ve bu görüşün ne denli zararlı olduğunu aklımıza yerleştirmektir.

Dünyada gurur duyabileceği hiçbir şeyi olmayan zavallı bir adam, son çare olarak içinde yaşadığı ulusa uzatır elini. Böylece bireysel özelliklerinin yokluğunu ele verir ve milyonlarca kişiyle paylaştığı bir şeye başvurur.

Değeri ya da değersizliği başkalarının gözünde nasıl göründüğüne dayanan bir varoluş sefil bir varoluş olurdu. İnsanlar esas olarak kendi yargılarına sahip olamadıkları ve başarılarını değerlendirme noktasında eksik kaldıkları için yabancı beyanlara kulak verirler. Bu beyanların da doğruluğuna inanma eğilimine girerler. 

Schopenhauer, öğütler ve özdeyişler adlı bölümünde de genel olarak şunlardan bahseder:

Aristoteles “zevkin değil acısızlığın peşinden koşar akıllı kişi” demektedir. Tüm işlerimiz bizim istediğimiz gibi gidiyor ancak işlerden bir tanesi istediğimiz gibi gitmiyorsa çok önemsiz bile olsa kafamızı sürekli bu iş kurcalar. Sürekli onu düşünürüz ve istediğimiz gibi gerçekleşen tüm öteki daha önemli işleri düşünmeyiz. Voltaire’in dediği gibi mutluluk yalnızca bir düştür fakat acı ise gerçektir. Buna göre yaşamında mutluluk öğretisi açısından bir sonuç çıkarmak isteyen kimse, hesabını tattığı zevklere göre değil atlattığı belalara göre yapmalıdır.

Kinikler hazları acıya düşüren tuzaklar olarak görmüşlerdi.

Dünyanın sunabileceği en iyi şey, acısız, dingin ve katlanılabilir bir yaşamdır. Çok mutsuz olmanın en güvenli yolu çok mutlu olmayı istemektir. Haz, mülk, rütbe, onur gibi istemleri olumlu bir ölçüye indirmek uygundur. Çünkü büyük felaketleri çağıran tam da bunlardır.

Başlangıç noktasından baktığımızda yaşam sonsuz, sonundan geriye doğru baktığımızda ise çok kısa görünür.

14. yüzyıl şairi Petrarca “öğrenmekten başka mutluluk duyumsayamıyorum” demiştir.

Çoğu kimse fazlasıyla bugünde yaşar. Bunlar düşüncesizlerdir. Bazıları da fazlasıyla gelecekte yaşar. Bunlar da korkak ve endişelilerdir. Bir kimsenin doğru ölçüyü tutturduğu ender görülür. Çabalama ve umut etme yoluyla yalnızca gelecekte yaşayanlar, her şeyden önce hakiki mutluluğu getirecekleri düşünülen gelecek olaylar karşısında sabırsızlıkla acele ederler. Bunlar İtalya’da kafalarını bağlamış bir sopaya bir demet ot asılan ve bu yüzden hep önlerine bakan eşeklere benzerler.

Tek gerçek ve tek kesin olanın bugün olduğunu asla unutmamalıyız. Buna karşılık gelecek hemen hemen her zaman onu tasarladığımızdan başka türlüdür. Geçmiş de başka türlüydü ve her ikisinin de bir bütün olarak bizim zannettiğimizle çok az ilgisi vardır. Her gününü özel bir yaşam olarak gör.

Cicero diyor ki, “bir kimse yalnızca kendi kendine bağlı ise ve kendinde her şeye sahipse mutlu olmaması mümkün değildir.”

St.Piere’in dediği gibi “Beslenmede perhiz bizi bedensel açıdan sağlıklı yapar. İnsanlarla ilişkide perhiz de ruhumuzu huzur verir.”

Seneca diyor ki, “insan karşılaştırma yapmadan kendinde olanı sevinmeli.”

Zaten olmuş yani artık değiştirilemez bir kötü olay karşısında ne bunun başka türlü olabileceği, ne de bundan neyle sakınılmış olabileceği düşüncesine izin verilmelidir. Eğer böyle yapılmazsa acı dayanılmaz ölçüde artar ve insan kendi kendine eziyet eden anlamına gelen heautontimorumenos olur.

Uykudan önceki uyanık durumdaki düşüncelerimiz bilindiği gibi kapkaradır. Sabahleyin tüm bu değişik imgeler tıpkı düşler gibi gidip gitmişlerdir. İspanyol atasözü “gece boyalıdır, gündüz beyazdır” bunu anlatır. Ama daha akşamları, ışıklar yanmaya başlar başlamaz, akıl da göz gibi, gündüzün olduğu gibi net göremez. Bu yüzden bu zaman dilimi, ciddi ve en azından hoş olmayan konuların düşünülmesi için uygun değildir. Bunun için en doğru zaman sabah saatlidir.

Nasıl ki küçük cisimler, gözümüze yakın tutulduklarında görüş alanımızı sınırlar, tüm dünyayı örterlerse; en yakın çevremizdeki insanlar ve olaylar da son derece önemsiz ve değersiz olsalar bile, dikkatimizi ve düşüncelerimizi gereğinden çok, üstelik de hoş olmayan bir biçimde meşgul ederler.

Aldanmışlar arasında doğru kavrayışlı bir adam, tüm saat kuleleri yanlış zamanı gösteren bir kentte, sadece kendi saati doğru olan bir adama benzer. Saatin gerçekte kaç olduğunu bir tek o bilmektedir ama bu onun ne işine yarar? Tüm dünya yanlış zamanı gösteren dünya saatlerine göre davranmaktadır. Hatta bir tek onun saatinin doğru zamanı gösterdiğini bilenler bile.

Nezaket akıllılıktır, bunun sonucunda nezaketsizlik aptallıktır. Nezaketsizlik yüzünden gereksiz yere ve bile bile düşman kazanmak, tıpkı insanın kendi evini kundaklaması gibi bir çılgınlıktır. Çünkü nezaket oyuncak paralar gibidir, açıkça sahtedir. Bundan tasarruf etmek akılsızlık kanıtıdır. Buna karşılık kullanmak akıllık kanıtıdır. Tüm uluslar mektuplarını en sadık kulunuz anlamlarına gelen sözcüklerle bitirirler. En dik kafalı ve düşmanca davranan insan bile birazcık nezaket ve güler yüzle yumuşak ve iyi huylu yapılabilir. Buna göre balmumu için sıcaklık neyse insanlar içinde nezaket olur.

Birinin yalan söylediğinden kuşkulanıyorsanız buna inanmış gibi yapmalısınız. Bunun üzerine o insan pervasızlaşır ve daha büyük yalanlar söyler. En sonunda foyası meydana çıkar.

Düşmanın bilmemesi gereken şeyi dostuna söyleme. Sırrımı saklarsam bu benim tutsağım olur, açığa vurursam ben onun tutsağı olurum. Susma ağacının dallarında huzur meyvesi vardır.

Kimi zaman uzak bir yeri özlediğimizi sanırız, oysa aslında yalnızca bu sırada daha genç ve daha taze olduğumuz için orada geçirdiğimiz zamanı özlemekteyiz. Böylece zaman bizi mekan maskesi altında yanıltır. Oraya yolculuk ettiğimizde yanılsamanın farkına varırız.

Yaşamımız, aşağıya doğru yuvarlanan bir küreninki gibi hızlandırılmış bir devrimdir. Nasıl ki dönen bir yuvarlak levhadaki her nokta merkezden uzaklığı ölçüsünde daha hızlı dönüyorsa herkes için de zaman, yaşamının başlangıç noktasına uzaklaştığı ölçüde gitgide daha hızlı akar.

İnsan, Horatius’un hiçbir şeye şaşırmamak düşüncesine, yani tüm şeylerin değersizliğine ve dünyanın tüm harika işlerinin boşluğuna, dolaysızca ve samimi bir biçimde iyice inanmaya ancak ileriki yaşlarda başlayabilir.

"Yaşamın Kısalığı Üzerine" Adlı Kitap Özeti

Seneca’nın “Mutlu Yaşam Üzerine” adlı kitabını geçen yazımda özetlemiştim. Bu yazımda da diğer bir eseri olan “Yaşamın Kısalığı Üzerine” adlı kitabını özetlemeye çalışacağım. 

Kısıtlı bir zamanımız yok sadece çoğunu boşa harcıyoruz. Yaşam yeterince uzun ve tamamı iyi düzenlenirse en büyük işlerin başarılmasına fazlasıyla yetecek kadar bahşedilmiştir. Buna karşılık yaşam herhangi bir iyi şeye adanmadığında lüks ve umursamazlık yüzünden tükenir ve kaçınılmaz sonun baskısıyla bizden uzaklaştığını anlayamadığımız yaşamın çoktan geçip gittiğini kavrarız. Tam da böyledir, kısa yaşam bulmayız, onu biz kısaltırız. Ondan yoksun değiliz, onu tüketiyoruz. Nasıl krallara layık büyük bir mal varlığı kötü bir sahibin eline geçince bir anda dağılır, mütevazı bir mal varlığı iyi birine emanet edilince o kişinin dikkatli idaresi ile artarsa, yaşamımız da kendini iyi düzenleyen biri için oldukça uzundur.

Zenginlik ne çok insana yük olmuştur. Ne çok insanın belagati ve gündelik meşguliyetlerde yetenek gösterme gayreti kan akıtmıştır. Ne çok insanın yüzü daimi hazlardan ötürü soluyor. Etraflarını saran yandaş topluluğu ne çok insanı özgürlüğünden mahrum ediyor.

Düşünsene; tefeci, metres, patron, müşteriler ne çok zamanını aldı. Karınla yaptın kavgalarla, kölelerine verdiğin cezalarla ve kentte görevin için koşuştururken ne çok zaman kaybettin.

Makamlar, anıtlar, kararnamelerle buyuran ya da işlerle inşa eden hangi yetki varsa, birden yok olur, uzun süreli eskimenin yıkıma uğratıp değiştiremeyeceği hiçbir şey yoktur.

Bir insanın, hesabına para geçirirken ölüp uzun süredir bekleyen mirasçısını güldürmesi utanç vericidir.