11 Kasım 2021 Perşembe

“Ustalık Gerektiren Kafaya Takmama Sanatı” Adlı Kitap Özeti

Sevgili dostlar merhaba,

Bugünün kitap özeti Mark Manson tarafından kaleme alınmış olan “ Ustalık Gerektiren Kafaya Takmama Sanatı” adlı eser üzerine olacaktır.

Yazar oldukça ilginç biri. Çocukluğu ve gençliğinde yaşamış olduğu deneyimleri bir araya getirerek, onların üzerinden bazı tespitler yaparak kendine bazı dersler edilmiş. Bu anlamda değerli bir kitap olduğuna inanıyorum.

Şimdi kitapta gözüme çarpan önemli düşünceleri sizlerle paylaşmak istiyorum.

Pozitife, daha iyi olana, en iyi olana takıntı bize sadece durmadan ne olmadığımızı, neye sahip olmadığımızı, ne olabilecekken olmayı başaramadığımızı hatırlatır. Daha iyi bir yaşamın anahtarı ise daha fazlasına sahip olmaya çabalamak değil, daha aza önem vermek, gerçekten doğru ve o anda önemli olana aldırmaktır.

Kafaya takmamak önemlidir. Dünyanın berbat halde olduğunu ve bunun da olağan olduğunu kabul etmemiz gerekir. Bu her zaman böyleydi ve böyle olmaya devam edecek. Oysa sahip olduklarımız bizi mutlu etmeye yetmelidir. George  Orwell insanın burnunun ucundakini görmesinin sürekli mücadele gerektirdiğini söylemiştir.

Daha pozitif bir deneyimi arzu etmenin kendisi negatif bir deneyimdir. Ve paradoksal olarak, insanın negatif deneyimini kabul etmesinin kendisi pozitif bir deneyimdir.

Doğru düşünmeyi başaran insanlar hayattaki her şeye değil ama kendileri için önemi olmayan her şeye boş ver diyebilirler. Gerçekten önemli olan şeyleri aldırırlar. Örneğin aile, arkadaşlar vb. Giderek neyi kafaya takacağımız hakkında daha seçici oluruz. Bunun adı olgunlaşmadır. 

İnsan öyle değişik bir varlıktır ki, bir sorun olmadığı zaman bile aklı otomatik olarak sorun oluşturabilir.

Istırap ve kayıp kaçınılmazdır. Onlara karşı koymaktan vazgeçmeliyiz. Onları olduğu gibi kabul etmeliyiz. Acı, ondan ne kadar nefret etsek de yararlıdır. Genç ve dikkatsizken bize neye dikkat etmemiz gerektiğini öğreten acıdır. Neyin iyi neyin kötü olduğunu görmemize yardımcı olur. Kendi sınırlarımızı tanıyıp ona göre davranmamızı sağlar.

Sorunlar asla bitmez, farklılaşırlar veya bir üst seviyeye çıkarlar. Mutluluk sorunları çözmekten kaynaklanır. Sorunlardan kaçmaya çalışırsak ya da sorunumuz yokmuş gibi hissedersek kendimizi mutsuz hissederiz. Sorunlarımızdan ne kadar uzun süre kaçar ve ne kadar uzun süre kendimizi uyuşturursak, sonunda meselelerimizle yüzleşmek zorunda kaldığımızda o kadar fazla acı verirler.

Olumsuz duygular eyleme geçme çağrısıdır. Onları hissetmemizin nedeni bir şey yapmamız gerektiğidir. Olumlu duygular ise doğru eylemi yapmanın ödülüdür.

Duygular kalıcı değildir, bugün bizi mutlu eden yarın mutlu etmeyecektir. Çünkü biyolojimizin her zaman daha fazlasına ihtiyacı vardır. Mutluluğa takmış olmak kaçınılmaz olarak başka bir şeyi aramakla sonuçlanacaktır. Yeni bir ev, yeni bir ilişki, bir çocuk daha, bir terfi daha vb. Psikologlar bu kavrama hedonik çark adını verirler. Yaşamamızı değiştirmek için çok çabalamakta olduğumuz ama asla daha mutlu hissetmetmeyişimiz…

Başarıyı belirleyen neyin tadını çıkarmak istiyorsun sorusu değildir. Hangi ıstıraba katlanmaya razısın sorusudur. Mutluluğun yol engebelidir ve utançla döşenmiştir. Bir amaca ulaşmak insanı mutlu etmez, o amaca giden yol insanı mutlu eder.

Sorunlarınızı nasıl gördüğünüzü değiştirmek istiyorsanız, değer verdiğiniz şeyi veya başarıyı ölçme biçiminizi değiştirmelisiniz.

Araştırmalar, enerjilerini yüzeysel hazlara odaklayanların daha kaygılı, duygusal açıdan dengesiz ve depresif olduklarını gösteriyor. Haz, mutluluğu nedeni değil sonucudur.

Freud’un dediği gibi, bir gün geriye dönüp baktığınızda mücadele günlerinizin en güzel günleriniz olduğunu göreceksiniz.

İnsanlar kendilerine iyi değer yargıları belirlemeleri gerekir. Dürüstlük iyi bir değer yargısıdır çünkü üzerinde tam anlamıyla kontrolünüz vardır. Popülarite ise kötü bir değer yargısıdır çünkü üzerinde tam olarak kontrol kuramazsınız. Sağlıklı değer yargılarına içten yani tamamen kendi kontrolümüzde eriştiğimizi biliriz. Kötü değer yargılarına ise çoğunlukla dışarıdan bakılır, başkalarının değerlendirmeleri ile ilgilidir. 

Başımıza gelenleri kontrol edemeyiz ama başımıza gelenleri nasıl yorumladığımızı ve nasıl tepki gösterdiğimizi her zaman kontrol edebiliriz.

Hiç suçumuz olmasa bile yine de sorumluluğumuzun olduğu bazı problemler vardır. Mutsuzluğumuzun nedeni birçok kişi olabilir ama sizden başka kimse mutsuzluğunuzdan sorumlu değildir. Çünkü olayları nasıl gördüğünüzü, nasıl tepki verdiğinizi, nasıl değerlendirdiğinizi siz seçersiniz. Deneyimlerinizi ölçecek ölçütü siz belirlersiniz.

İnsanın zihni insana oyunlar oynar. Örneğin bir şey deneyimleriz. Birkaç gün sonra onu biraz farklı hatırlarız, sanki kulağımıza fısıldanmış ve yanlış duymuşuz gibi. Sonra birine anlatırız ve kurgudaki birkaç boşluğu kendi uydurmalarımızla doldururuz ki her şey anlamlı olsun ve karşımızdaki bizi deli sanmasın. Sonra doldurduğumuz o boşluklara inanırız ve bir daha anlattığımızda yine tekrarlarız. Beyinlerimiz doğru değil verimli çalışmak için tasarlandıkları için sürekli kendimizi ve başkalarını yanlış yönlendiririz. 

Biri bir konuda sizden daha başarılı olmuşsa muhtemelen sizden daha fazla başarısız da olmuştur. Biri sizden daha kötüyse muhtemelen sizin geçtiğiniz ıstıraplı öğrenim sürecinden geçmemiştir.

Umarım keyif almışsınızdır, iyi çalışmalar dilerim.

9 Kasım 2021 Salı

Schopenhauer’den Aforizmalar

Merhaba 

Bu yazımda da sizlerle oldukça ilginç ve aynı zamanda çok isabetli tespitleri olduğunu düşündüğüm Alman filozof Artur Schopenhauer’in düşüncelerini paylaşmak istiyorum. Bunun için "Hiçliğin Mutlu Sessizliği" ve "Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar" adlı kitapları kullandım.

Cehalet, sadece muazzam zenginlik ile beraber olduğunda alçaltıcıdır.

Mutsuz olmamanın en güvenli yolu, çok mutlu olmayı beklememektir.

Affetmek ve unutmak, zor kazanılmış deneyimi boşa harcamak demektir.

Arzuyu doğuran ve besleyen sadece talep edilen şeyin umududur.

Hakikatin ortaya çıkışı üç evrede gerçekleşir. İlki hakikatle dalga geçilir, ikincisi hakikate direnilir ve üçüncüsü ise hakikat bariz olarak kabul edilir.

Her özgün fikir ile önce dalga geçilir, sonra buna hararetle saldırılır ve sonunda sorgusuz sualsiz kabul edilir.

Mutluluk kendine yetenlere aittir.

Dolandırıldığımız paradan daha yararlı kullanılmış olanı yoktur, çünkü bu parayı verip akıllılık almışızdır.

Bir kimsenin yalan söylediğine şüphe ediyorsak, ona inanıyormuş gibi yapmalıyız. Böylece cesaretlenecek ve kendinden emin olacak, daha arsızca yalan söyleyecek ve maskesi düşecektir.

Bir kişi hemen hemen tüm gününü okuyarak geçiriyorsa, düşünme kapasitesini yavaş yavaş kaybeder. Pek çok bilgin için durum farksız değildir, aptallaşırcasına okudular. Sadece kendi düşüncelerin köreldiğinde okumalısın.

Her gün biraz yaşamdır. Her uyanma ve kalkma biraz doğuş, her taze sabah biraz gençtik, her dinlenme ve uyku biraz ölümdür.

Büyük insanlar kartal gibidir. Yuvalarını yüce yalnızlıkta inşa ederler.

Özellikle şu sözünü çok seviyorum;

"Acıların kaynağı arzularımızdır."

Bu aşamaya kadar, “Hiçliğin Mutlu Sessizliği” adlı kitaptaki aforizmaları sizlerle paylaştım. Bundan sonra da “Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar” adlı kitabını özetlemek istiyorum.

Yazar, yaşam bilgeliği kavramını yaşamı olabildiğince rahat ve mutlu bir biçimde sürdürme sanatı anlamında aldığını belirtmiştir.

Aristoteles insan yaşamının büyüklerini üç sınıfa girmişti. Bunlar dışsal olanlar, ruha ait olanlar ve bedeni ait olanlardır. Fakat filozofumuz Schopenhauer bu bölümlendirmeyi şu şekilde yapıyor; Bir kimsenin ne olduğu, bir kimsenin neye sahip olduğu ve bir kimsenin neyi temsil ettiği. Aslında kitap temelde bu üçlü ayrıma dayanıyor.

Bir kimsenin ne olduğu, geniş anlamda o insanın kişiliğidir. Buna göre bir kimsenin sağlık, kuvvet, güzellik, karakter, zeka ve yetişme tarzı bu madde altında toplanabilir. Bir kimsenin neye sahip olduğu ise her anlamda malı ve mülküdür. Bir kimsenin neyi temsil ettiği ise o kimsenin başkalarının düşüncesinde ne olduğu yani onun başkalarınca nasıl tasarlandığıdır. Bu temsil başkalarının onun hakkındaki görüşünden oluşur ve saygınlık, rütbe ya da şan olarak ortaya çıkar.

Soylu bir karakter, yetenekli bir kafa, mutlu bir mizaç ve neşeli bir ruh mutluluğumuz açısından en birinci en önemli olanlardır.

İnsanın ne olduğunu, neye sahip olduğundan mutluluğu üzerinde çok daha fazla katkısı vardır. Yine de insanlar zenginlik elde etmek için, zihinsel donanım elde etmek için uğraştıklarından bin kat daha fazla uğraşırlar. Oysa birinin kendinde neye sahip olduğu yaşamının mutluluğu açısından en önemli olanıdır.

Doğuştan zengin kimi aile çocuklarının paylarına düşen büyük mirası, inanılmaz kısalıktaki bir sürede harcayıp tükettikleri uğursuz savurganlığın kaynağı gerçekte zihnin yoksulluğundan ve boşluğundan ortaya çıkar. Böyle bir genç dışsal olarak zengindi ama içsel olarak yoksul bir biçimde dünyaya gelmişti. Dıştan gelen her şeyi almak isteyerek boşyere içsel yoksunluğunu dizginlemeye çalışmaktadır.

Epiktetos, “insanları huzursuz eden olaylar değil olaylar hakkındaki görüşleridir” demiştir. Genel olarak mutluluğumuzun onda dokuzu sadece sağlığa dayanır. Buna göre her şeyden önce insanların birbirlerine karşılıklı olarak sağlık durumlarını sormaları nedensiz değildir.

Boş zaman tam da Ariosto’nun dediği gibi cahillerin can sıkıntısıdır. Sıradan insanlar sadece zamanını geçirmeyi düşünürler, herhangi bir yeteneği olan kimse ise ondan yararlanmayı düşünür.

Nasıl ki en mutlu ülke az ya da çok ithalat yapması gerekmeyen ülke ise, iç zenginliği kendine yeten ve eğlenmek için dışarıdan az ya da çok bir şeye gereksinme duymayan insan da en mutlu insandır. Dışarıdan alınan pahalıya mal olur, bağımlılık yapar ve tehlike getirir. Aristoteles “mutluluk kendi kendine yetendir” demiştir. Çünkü mutluluk ve hazzın tüm dış kaynakları doğaları gereği son derece güvenilmez, nahoş ve geçicidirler.

Dışarıdan bir şeyler kazanabilmek için içeriden bir şeyler kaybetmek; yani şan, şöhret, mevki ve şatafat için huzurunu, boş zamanını ve bağımsızlığını önemli ölçüde feda etmek büyük bir aptallıktır.

Seneca, “zihinsel bir uğraşı içermeyen boş zaman ölümdür ve diri diri gömülmektir” demiştir. Normal insan yaşamınızdan haz alması bakımından, kendi dışındaki şeylere; mala, mülke veya mevkiye, kadınlara ya da çocuklara, arkadaşları veya topluma muhtaçtır. Bu yüzden onları yitirdiğinde ya da onların kendisini aldattığını düşündüğünde yıkılır. Bu ilişkiyi anlatabilmek için ağırlık merkezinin kendisinde olmadığını, dışarıda yer aldığını söyleyebiliriz.

Bir kimsenin neye sahip olduğu üzerini konuşmadan önce, Epiküros’un insan gereksinimlerini ayırdığı üç sınıfı görebiliriz. Bunlardan birincisi doğal ve zorunlu olanlardır. Bunlar karşılanmadıklarında acı çekmeye neden olurlar. Örneğin beslenme ve giyme gibi. Diğer taraftan da karşılanmaları kolaydır. İkinci olanlar ise doğal ama zorunlu olmayanlardır. Bunlar cinsel deneyimlerdir. Son olarak da ne doğal ne de zorunlu olanlar vardır. Bunlar; lüks, zenginlik, şatafat ve gösteriş gereksinimleridir. Bunlar sonsuzdur ve karşılanmaları çok zordur.

Şimdi de bir kimsenin neyi temsil ettiği üzerine konuşabiliriz. Nasıl ki bir kediyi okşadığımızda engel olamayacağımız bir biçimde mırlamaya başlarsa, övülen bir insanın yüzü de, övgü apaçık yalan olsa bile tatlı bir sevinçle kaplanır. Kişinin kendi başına ve kendisi için ne olduğunun değeri, o kişinin başkasının gözünde ne olduğunun yanında çok daha mutluluk vericidir. Bizim başkası için ne olduğumuzun yeri yabancıların bilincidir. Başkası için ne olduğumuz, bu bilinçte göründüğümüz görünüş ve ona uygulanmış şan, şöhret ve mevki gibi kavramlardır. Oysa “Ün arayışı işi bilge kişinin bile bırakabileceği son şeydir”demiştir Tacitus. Bundan kurtulmanın tek yolu başkalarının bizimle ilgili görüşünün gerçeklik üzerinde ne denli az bir etkisinin olabileceğini ve bu görüşün ne denli zararlı olduğunu aklımıza yerleştirmektir.

Dünyada gurur duyabileceği hiçbir şeyi olmayan zavallı bir adam, son çare olarak içinde yaşadığı ulusa uzatır elini. Böylece bireysel özelliklerinin yokluğunu ele verir ve milyonlarca kişiyle paylaştığı bir şeye başvurur.

Değeri ya da değersizliği başkalarının gözünde nasıl göründüğüne dayanan bir varoluş sefil bir varoluş olurdu. İnsanlar esas olarak kendi yargılarına sahip olamadıkları ve başarılarını değerlendirme noktasında eksik kaldıkları için yabancı beyanlara kulak verirler. Bu beyanların da doğruluğuna inanma eğilimine girerler. 

Schopenhauer, öğütler ve özdeyişler adlı bölümünde de genel olarak şunlardan bahseder:

Aristoteles “zevkin değil acısızlığın peşinden koşar akıllı kişi” demektedir. Tüm işlerimiz bizim istediğimiz gibi gidiyor ancak işlerden bir tanesi istediğimiz gibi gitmiyorsa çok önemsiz bile olsa kafamızı sürekli bu iş kurcalar. Sürekli onu düşünürüz ve istediğimiz gibi gerçekleşen tüm öteki daha önemli işleri düşünmeyiz. Voltaire’in dediği gibi mutluluk yalnızca bir düştür fakat acı ise gerçektir. Buna göre yaşamında mutluluk öğretisi açısından bir sonuç çıkarmak isteyen kimse, hesabını tattığı zevklere göre değil atlattığı belalara göre yapmalıdır.

Kinikler hazları acıya düşüren tuzaklar olarak görmüşlerdi.

Dünyanın sunabileceği en iyi şey, acısız, dingin ve katlanılabilir bir yaşamdır. Çok mutsuz olmanın en güvenli yolu çok mutlu olmayı istemektir. Haz, mülk, rütbe, onur gibi istemleri olumlu bir ölçüye indirmek uygundur. Çünkü büyük felaketleri çağıran tam da bunlardır.

Başlangıç noktasından baktığımızda yaşam sonsuz, sonundan geriye doğru baktığımızda ise çok kısa görünür.

14. yüzyıl şairi Petrarca “öğrenmekten başka mutluluk duyumsayamıyorum” demiştir.

Çoğu kimse fazlasıyla bugünde yaşar. Bunlar düşüncesizlerdir. Bazıları da fazlasıyla gelecekte yaşar. Bunlar da korkak ve endişelilerdir. Bir kimsenin doğru ölçüyü tutturduğu ender görülür. Çabalama ve umut etme yoluyla yalnızca gelecekte yaşayanlar, her şeyden önce hakiki mutluluğu getirecekleri düşünülen gelecek olaylar karşısında sabırsızlıkla acele ederler. Bunlar İtalya’da kafalarını bağlamış bir sopaya bir demet ot asılan ve bu yüzden hep önlerine bakan eşeklere benzerler.

Tek gerçek ve tek kesin olanın bugün olduğunu asla unutmamalıyız. Buna karşılık gelecek hemen hemen her zaman onu tasarladığımızdan başka türlüdür. Geçmiş de başka türlüydü ve her ikisinin de bir bütün olarak bizim zannettiğimizle çok az ilgisi vardır. Her gününü özel bir yaşam olarak gör.

Cicero diyor ki, “bir kimse yalnızca kendi kendine bağlı ise ve kendinde her şeye sahipse mutlu olmaması mümkün değildir.”

St.Piere’in dediği gibi “Beslenmede perhiz bizi bedensel açıdan sağlıklı yapar. İnsanlarla ilişkide perhiz de ruhumuzu huzur verir.”

Seneca diyor ki, “insan karşılaştırma yapmadan kendinde olanı sevinmeli.”

Zaten olmuş yani artık değiştirilemez bir kötü olay karşısında ne bunun başka türlü olabileceği, ne de bundan neyle sakınılmış olabileceği düşüncesine izin verilmelidir. Eğer böyle yapılmazsa acı dayanılmaz ölçüde artar ve insan kendi kendine eziyet eden anlamına gelen heautontimorumenos olur.

Uykudan önceki uyanık durumdaki düşüncelerimiz bilindiği gibi kapkaradır. Sabahleyin tüm bu değişik imgeler tıpkı düşler gibi gidip gitmişlerdir. İspanyol atasözü “gece boyalıdır, gündüz beyazdır” bunu anlatır. Ama daha akşamları, ışıklar yanmaya başlar başlamaz, akıl da göz gibi, gündüzün olduğu gibi net göremez. Bu yüzden bu zaman dilimi, ciddi ve en azından hoş olmayan konuların düşünülmesi için uygun değildir. Bunun için en doğru zaman sabah saatlidir.

Nasıl ki küçük cisimler, gözümüze yakın tutulduklarında görüş alanımızı sınırlar, tüm dünyayı örterlerse; en yakın çevremizdeki insanlar ve olaylar da son derece önemsiz ve değersiz olsalar bile, dikkatimizi ve düşüncelerimizi gereğinden çok, üstelik de hoş olmayan bir biçimde meşgul ederler.

Aldanmışlar arasında doğru kavrayışlı bir adam, tüm saat kuleleri yanlış zamanı gösteren bir kentte, sadece kendi saati doğru olan bir adama benzer. Saatin gerçekte kaç olduğunu bir tek o bilmektedir ama bu onun ne işine yarar? Tüm dünya yanlış zamanı gösteren dünya saatlerine göre davranmaktadır. Hatta bir tek onun saatinin doğru zamanı gösterdiğini bilenler bile.

Nezaket akıllılıktır, bunun sonucunda nezaketsizlik aptallıktır. Nezaketsizlik yüzünden gereksiz yere ve bile bile düşman kazanmak, tıpkı insanın kendi evini kundaklaması gibi bir çılgınlıktır. Çünkü nezaket oyuncak paralar gibidir, açıkça sahtedir. Bundan tasarruf etmek akılsızlık kanıtıdır. Buna karşılık kullanmak akıllık kanıtıdır. Tüm uluslar mektuplarını en sadık kulunuz anlamlarına gelen sözcüklerle bitirirler. En dik kafalı ve düşmanca davranan insan bile birazcık nezaket ve güler yüzle yumuşak ve iyi huylu yapılabilir. Buna göre balmumu için sıcaklık neyse insanlar içinde nezaket olur.

Birinin yalan söylediğinden kuşkulanıyorsanız buna inanmış gibi yapmalısınız. Bunun üzerine o insan pervasızlaşır ve daha büyük yalanlar söyler. En sonunda foyası meydana çıkar.

Düşmanın bilmemesi gereken şeyi dostuna söyleme. Sırrımı saklarsam bu benim tutsağım olur, açığa vurursam ben onun tutsağı olurum. Susma ağacının dallarında huzur meyvesi vardır.

Kimi zaman uzak bir yeri özlediğimizi sanırız, oysa aslında yalnızca bu sırada daha genç ve daha taze olduğumuz için orada geçirdiğimiz zamanı özlemekteyiz. Böylece zaman bizi mekan maskesi altında yanıltır. Oraya yolculuk ettiğimizde yanılsamanın farkına varırız.

Yaşamımız, aşağıya doğru yuvarlanan bir küreninki gibi hızlandırılmış bir devrimdir. Nasıl ki dönen bir yuvarlak levhadaki her nokta merkezden uzaklığı ölçüsünde daha hızlı dönüyorsa herkes için de zaman, yaşamının başlangıç noktasına uzaklaştığı ölçüde gitgide daha hızlı akar.

İnsan, Horatius’un hiçbir şeye şaşırmamak düşüncesine, yani tüm şeylerin değersizliğine ve dünyanın tüm harika işlerinin boşluğuna, dolaysızca ve samimi bir biçimde iyice inanmaya ancak ileriki yaşlarda başlayabilir.

"Yaşamın Kısalığı Üzerine" Adlı Kitap Özeti

Seneca’nın “Mutlu Yaşam Üzerine” adlı kitabını geçen yazımda özetlemiştim. Bu yazımda da diğer bir eseri olan “Yaşamın Kısalığı Üzerine” adlı kitabını özetlemeye çalışacağım. 

Kısıtlı bir zamanımız yok sadece çoğunu boşa harcıyoruz. Yaşam yeterince uzun ve tamamı iyi düzenlenirse en büyük işlerin başarılmasına fazlasıyla yetecek kadar bahşedilmiştir. Buna karşılık yaşam herhangi bir iyi şeye adanmadığında lüks ve umursamazlık yüzünden tükenir ve kaçınılmaz sonun baskısıyla bizden uzaklaştığını anlayamadığımız yaşamın çoktan geçip gittiğini kavrarız. Tam da böyledir, kısa yaşam bulmayız, onu biz kısaltırız. Ondan yoksun değiliz, onu tüketiyoruz. Nasıl krallara layık büyük bir mal varlığı kötü bir sahibin eline geçince bir anda dağılır, mütevazı bir mal varlığı iyi birine emanet edilince o kişinin dikkatli idaresi ile artarsa, yaşamımız da kendini iyi düzenleyen biri için oldukça uzundur.

Zenginlik ne çok insana yük olmuştur. Ne çok insanın belagati ve gündelik meşguliyetlerde yetenek gösterme gayreti kan akıtmıştır. Ne çok insanın yüzü daimi hazlardan ötürü soluyor. Etraflarını saran yandaş topluluğu ne çok insanı özgürlüğünden mahrum ediyor.

Düşünsene; tefeci, metres, patron, müşteriler ne çok zamanını aldı. Karınla yaptın kavgalarla, kölelerine verdiğin cezalarla ve kentte görevin için koşuştururken ne çok zaman kaybettin.

Makamlar, anıtlar, kararnamelerle buyuran ya da işlerle inşa eden hangi yetki varsa, birden yok olur, uzun süreli eskimenin yıkıma uğratıp değiştiremeyeceği hiçbir şey yoktur.

Bir insanın, hesabına para geçirirken ölüp uzun süredir bekleyen mirasçısını güldürmesi utanç vericidir.

“Mutlu Yaşam Üzerine” Adlı Kitap Özeti

Kıymetli arkadaşlar merhaba,

Bugün de sizlere ünlü Romalı hatip ve filozof Seneca’nın çok önemli bir eseri olan "Mutlu Yaşam Üzerine" adlı kitabının özetini yapacağım.

Seneca, Stoa düşüncesinin en önemli filozoflarından biridir. Stoa felsefesi hayata, beklentileri dizginlemek üzerine bakmayı sağlar. Buna göre hayatta mutlu olmanın en önemli yolu beklentileri ve istekleri artırmamaktır. Bu felsefede en yüce iyi anlayışı öne çıkmaktadır. En yüce iyi, nihai hedef olarak erdemdir. Düşünce ve davranışlarımızı doğru bir muhakeme ile şekillendirmemizi gerektirir. İyi ve kötüyü doğru bir muhakemeyle, yani aklını ölçüt olarak belirleyen, ahlaki doğrulara önem veren, ölçüsüz hazları reddetmenin gerçek haz olduğunu bilen ve erdemli yaşayan insan gerçekten mutludur.

Bu bağlamda mutlu yaşamak doğayla uyumlu yaşamaktır. Makam ve şöhret peşinde koşmak, yarını düşünürken bugünü kaybetmek, başka değişle anı yaşayamamak yaşamı kısaltır. 

Hiçbir şey hayvan sürüsünün yaptığının aksine, önden giden kalabalığın izinden gitmemiz ve herkesin gittiği yere değil de gidilmesi gereken yere gitmemiz gerçeğinden daha önemli değildir. Hiçbir şey bizi toplumda büyük bir uzlaşı ile benimsemiş şeylerin en iyi şeyler olduğunu düşünerek yaygın bir kanaate teslim olmak, önümüzdeki birçok örneğin olması ve akla göre değil, başkalarına benzemek için yaşamak kadar büyük kötülüklere sevk etmez. Bunun sonucunda üst üste binerek yıkıma sürüklenmiş büyük bir insan yığını oluşur.

Dolayısıyla en çok ne yapıldığını değil, yapılması gereken en iyi şeyin ne olduğunu, hakikatin en kötü yorumcusu olan avamın neyi onayladığını değil, ebedi mutluluğa nasıl erişebileceğimizi araştıralım.

Unutulmaması gereken bir konu da; ne kadar büyük bir kitle sana hayransa, o kadar büyük bir kitle de seni çekemiyor demektir.

Kendi doğası ile uyumlu olan ve başka hiçbir yolla elde edilemeyen yaşam mutludur. Öncelikle zihnimiz sağlıklı olmalı ve kendi sağlığını kalıcı bir şekilde elde etmiş olmalı, sonra cesur ve dinç olmalı, dahası en güzel şekilde sabreden, farklı dönemlere ayak uyduran, kendi bedenini ve onu ilgilendiren her şeye dikkat eden ama bunun için dertlenmeyen, yaşamı meydana getiren hiçbir şeye ilgisiz kalmayan ama hayranlık da duymayan, talihin armağanlarından faydalanıp onların kölesi olmayan bir karakterde olmalıdır.

İnsan hazza üstün geldiği gün, acıya da üstün gelecektir. 

Hep beraber özgürlüğe kaçmalıyız. Bunu mümkün kılan da sadece talihe kayıtsız kalmaktır. 

İstese de istemese de, bir insanın yaşamına daimi bir neşenin ve kendi derinliğinden gelen soylu bir mutluluğun dahil olabilmesi öyle temel bir zorunluluktur ki, insan ancak bu sayede kendinde bulunan şeylerden keyif duyar ve sahip olduklarından fazlasını istemez. 

Erdem; yüce, soylu, kralları layık, yenilmez tükenmez bir şeydir. Haz ise bayağı, köleleri layık, zayıf ve güdük bir şeydir.

Liderliği hazza verenler, hem haz hem de erdemi yitirirler. Hazza sahip olamazlar aksine haz onlara sahip olur, hazzın yokluğu onlara işkence gibi gelir, fazlalığı ise boğazlarını sıkar.

Doğru düşünen bir insan şöyle der; 

"Ben ölüme ve komedyaya aynı yüz ifadesi ile bakacağım. Ben zorluklara ne kadar büyük olurlarsa olsun bedenimi cesaretle güçlü kılarak katlanacağım. Ben zenginliği ona sahip olayım ya da olmayayım aynı şekilde küçümseyeceğim. Zenginlik başka bir yerde ise üzülmeyeceğim, yanımda parıldarsa şımarmayacağım. Ben talihe onun gelmesine ya da gitmesine aldırış etmeyeceğim. Ben tüm toprakları bana aitmiş, kendi topraklarımı da herkese aitmiş gibi göreceğim. Ben diğer insanlar için doğduğumu bilecek ve bu nedenle nesillerin doğasına şükran duyarak yaşayacağım. Sahip olduğum şeyi ne cimrilik yapıp koruyacağım, ne de müsriflik edip dağıtacağım. Bana bahşedilmiş olandan fazlasına sahip olmam gerektiğine inanmayacağım. Yaptığım iyiliklerin sayısını hesaplamayacağım, sadece iyilik yaptığım kişinin değerlendirmesini önemseyeceğim. Birinin aldığı bir şey gözüme asla daha büyük görünmeyecek. Benim için yemeğin ve içmenin tek amacı doğanın ihtiyaçlarını karşılamak olacak. Dostlarıma karşı güzel yüzlü, düşmanlarıma karşı yumuşak ve hoşgörülü olacağım. Benden rica edilmeden istenileni vereceğim ve ahlaken doğru olan talepleri olumlu karşılayacağım."

Zenginlik bilgeye göre köle, budalaya göre efendi konumundadır. Bilge zenginliğe hiç önem vermez, sizin içinse zenginlik her şeydir. Zenginliğe sanki biri size ona ebediyen sahip olacağınıza dair söz vermiş gibi davranıyor ve bağlanıyorsunuz.

Ne dersiniz, özellikle günümüzün sosyal yaşamında Seneca'dan ders alacağımız çok fazla konu var değil mi?

7 Kasım 2021 Pazar

“İş Yaşamında Başarısızlık İçin On Emir” Adlı Kitap Özeti

Sevgili okuyucularım merhaba,

Bugün yine iş yaşamı ile ilgili son dönemde okuduğum güzel bir kitabı sizler için özetlemek istiyorum. Kitap Coca Cola’nın başkanlığını yapmış Donald Keough tarafından kaleme alınmış olup, iş yaşamında uygunlandığında başarısızlığa götürmesi kesin olan on tavır ve davranışı anlatıyor.

Kitaba önsöz yazan Muhtar Kent, Keough için şunları söylüyor; “Kendisi Coca Cola’nın toplantı salonlarının gördüğü en büyük iletişimcidir. Söyledikleri bize ilham vermiş, hepimizin içinde yatan “yapıcı tatminsizliği” yani daha iyisini yapmak ve daha iyi olmak isteğini kamçılamıştır” demektedir.


Şimdi Başarısızlık İçin Gerekli On Emir’e hep beraber bakalım:

1- Risk almaktan vazgeçin. İnsanlar ne kadar küçük olursa olsun, bir şeyi elde ettiklerinde artık riskten vazgeçme isteği duyarlar. Bu insanın doğasında vardır. “Sahip olduğum bir şey var. Neden onu tehlikeye atayım?” Diye düşünürler. Yaşamlarımız zenginleştikçe ve daha rahat bir hale geldikçe, risk almaktan vazgeçme eğilimi güçleniyor. Fakat diğer taraftan meşhur yazar Oscar Wilde’nin dediği gibi “Dünyanın sahibi hoşnutsuz olanlardır.” Eğer bir şirket yeterince başarısızlık yaşamamışsa, yöneticileri yeterince hoşnutsuz değildir ve aldıkları maaşı hak etmiyorlardır. Daha önce web sitemde özetlediğim “Good To Great” adlı kitap da bundan bahsediyordu. O kitabı da incelemenizi tavsiye ederim.

2- Esnek olmayın. Eğer başarısız olmak istiyorsanız çevrenizdeki koşullar değiştikçe siz sakın esneklik göstermeyin. Eskisi gibi devam edin. Direnin. Başarısız olacaksınız. Machiavelli’nin dediği gibi “İnsanın trajedisi işte budur. Koşullar değişir ama insan değişmez.” Bu konuda en iyi örneklerden biri Ford’dur. Ford önceleri çalışanların günlük ücretini 5 $’a çıkartarak işçilerine kendi ürettikleri malı satın alma imkanı sunmuştu. Böylece onların sadakatini de kazanmış oluyordu. Bu fikir o zamanın şartlarında oldukça yenilikçiydi ve işe yaramıştı. Fakat Ford geçmişteki gibi düşünmekten vazgeçip bazı konularda ısrar etmeye başladı. Mesela şu sözü çok bilinir. “Siyah olduğu sürece istedikleri rengi alabilirler”. Tüketicilerin farklı renk istekleri olduğunu görmezden gelip onlara ısrarla siyah araba satmaya çalışmıştı. İster istemez diğer üreticiler de Ford’un pazar payını almaya başlamışlardı.

3- Kendinizi uzaklaştırın. Eğer başarısız olmak istiyorsanız herkesten en uzak olan yönetim katı hangisi ise, oranın en uzak köşesinde kendinize kocaman bir büro seçin ve kapınızı kapatın. Kendilerini herkesten uzak tutmak isteyenler için çok acıdır ama, başarılı şirketler tarihi bu tavrın tam tersini gösterir. Öyle ki iş dünyasının efsane olmuş isimlerinin pek çoğu, her düzeydeki çalışanını tanır ve onlarla iletişim kurmada olağanüstü bir yetenek gösterir. Uzak durmak insanı yabancılaştırır, dedikodulara ve zamanla baş kaldırmaya yol açar. Sokrates şöyle diyor, “Size sadık olanların, eylemlerinizi ve sözlerinizi övenler değil, hatalarınızı kibarca ayıplayanlar olduğunu bilin.” İkinci Dünya Savaşı’nda, Winston Churchill‘in tek görevi kendisine kötü haberler getirmek olan özel bir birim kurmuş olmasından alınacak dersler vardır.  Diğer taraftan Hitler, çarpışmaların son zamanlarına kadar savaşı kazanmakta olduğunu sanıyordu. Bir düşünüre göre “Bir çalışma masası, dünyayı izlemek için tehlikeli bir yerdir.” Bir diğer tabirle, çevresini sönük lambalarla donatan parlak ışıklara dikkat etmek gerekir.

4- Yanılmaz olduğunuza inanın. Yıllık şirket raporları; şirket felaketlerle dolu bir yıl geçirmiş olsa bile, beklenmeyen kur dalgalanmalarından olağan dışı kasırgaların etkisine kadar akla gelen her türlü nedenin suçlandığı pek başarılı çalışmalardır. Bu tavır şirketlerin gerçek sorunu belirlemelerine imkan tanımaz. Özellikle başarılı şirketler bu konularda daha fazla yanılgı içindedir. Çünkü bugüne kadar yapmış oldukları tüm faaliyetlerin doğruluğuna öyle inanırlar ki, bundan sonra da aynı politikalarla başarılı olacaklarına kesin gözüyle bakarlar. Oysa şartlar değişebilir ve işler beklendiği gibi olmayabilir. 

5- Faul çizgisine yakın oynayın. Eğer faul çizgisine yakın oynarsanız, ne müşterileriniz de ne de çalışanlarınızda fazla bir güven duygusu oluşturamazsınız. Kazan kazan ilişkisi yerine hep şirket kazansın ama müşteri zaman zaman kaybedebilir düşüncesi şirketleri uzun vadede başarısızlığa götürür. İncil’de söylendiği gibi, saygın bir isim büyük servetlere tercih edilmelidir. Bir görüşe göre de başarı, ilkelerinizi çiğnemeden elde ettiğiniz zaman daha kalıcıdır. Unutulmamalıdır ki, rahat bir vicdan gök gürültüsünde bile uyur.

6- Düşünmeye zaman ayırmayın. Bir bilgi çağında yaşadığımız söyleniyor. Bu doğru değil. Aslında veri çağında yaşıyoruz. Veriler 7/24, sürekli akıyor. Her yönden daha çok, daha hızlı veri üstümüze geliyor. Fakat bunları bilgiye dönüştürmedikçe kullanmamız mümkün olamıyor. Verinin fazlası olmaz diyorlar. Aslında verinin fazlası, veriyi kullanmayı zorlaştırdığından karar almamızı olumsuz etkiliyor. İnsan aynı anda bir makine gibi çok farklı verileri analiz edip bir sonuca ulaşamaz. O sebeple akıllı satış elemanları insanların almayı düşündüğü ürünleri hemen 2 veya 3 e indirip kolayca karar almalarını sağlamaya çalışıyorlar. Bunun yanında da, doğrulama tuzağı denilen psikolojik bir eğilim vardır. Benimsediğimiz görüşlerin neresinde hata olabileceğine bakmak ve bunların üzerinde düşünmek yerine, bunları doğrulamak isteriz. Oysa genel kanaat yanlış olabilir ve bu nedenle yanlış karar verebiliriz.

7- Sadece uzmanlara ve danışmanlara güvenin. Şirketler kendi öz değerleri yerine dışarıdaki uzmanlara veya danışmanlara güvenme eğilimine girebiliyorlar. Bazen karar alma noktasında zorlandıklarında, danışmanların söylediğine daha fazla itibar edip tüm stratejilerini buna göre değiştirebiliyorlar. Oysa şu bir gerçektir ki, her ne üzerine olursa olsun danışmanların her söylediği doğru çıkmamaktadır. Burada yapılması gereken çalışanlara daha fazla güvenip, onların önerilerini ve eleştirilerini dinlemektir.

8- Bürokrasinizi sevin. Eğer şirkette hiçbir şey yapılmasını istemiyorsanız, idari konulardaki kaygıların her şeyin üzerinde tutulmasını sağlayın. Bürokrasinizi sevin. Bu tarz organizasyonlarda çalışanlar katman katman yığılmışlardır, ancak müşteri kapıyı çaldığında evde kimse bulunmaz. Herkes toplantıdadır. Bu toplantılardan daha çok yazışma, daha çok e-posta, daha çok telefon konuşması, daha çok toplantı meydana gelir. Hatta çoğu kez, toplantı planlaması yapmak için bile toplantılar yapılır. Toplantılar, büyük bir bürokrasinin dinsel törenleridir ve bürokratlar hep koyu dindar olurlar. Yazara göre yetenekli bir personelin ayrılmasının en sık görülen nedenlerinden biri ne para, ne de işin güçlüğüdür. Bürokrasidir. Müşteriyi ilgilendirmeyen 50 tane iş yapmaya kalktığınızda, müşteriye hizmet etmeyen ve dolayısı ile yapılması zaten gerekmeyen işleri çok iyi yapan bireylerden oluşan 50 bürokrasi oluşturmuş olursunuz. Ünlü komedyen Fred Allen’in şu sözünü çok beğendim:

“Bir komite, tek başlarına hiçbir şey yapamayan ama bir araya gelerek hiçbir şey yapılamayacağına karar veren insanlar topluluğudur.”

9- Karışık mesajlar verin. Şirketin uygulamalarıyla şirketin stratejisi arasında bir paralellik olması gerekir. Örneğin bir şirket maliyet konusunda sektörde lider olmak istiyorsa, şirketin çalışanları ve yöneticilerinin de buna ayak uydurması gerekir. Mesaj denildiği zaman bunu sadece ağızdan çıkan sözler olarak anlamamamız gerekir. Mesajlar bazen söz ile bazen de yaptıklarımız ile verilir. Örneğin çalışanlarına hep yakın olduğunu iddia eden bir üst yöneticinin odasından hiç çıkmaması buna bir örnek olarak verilebilir.

10- Gelecekten korkun. Birinci yasada risk almamayı konuşmuştuk. Bunun temel sebebi aslında gelecekten korkmaktır. Unutulmaması gereken bir şey vardır ki, risk almaktan vazgeçmek de kendi başına ciddi bir risktir. Karamsarlığın en büyük sorunu, insanı mutlak biçimde felç etmesidir. İnsanlar kötü sonuçlardan öylesine korkarlar ki, çaresizlikle ellerini iki yana açıp, hiçbir şey yapmazlar. Gelecekten korkmak geleceğin başarısız olmasını garanti altına alır.

11- İşinize ve yaşama olan tutkunuzu yitirin. Kitabın adı On Emir olsa da yazar onbirinci emiri de koymuş. Birçok düşünürün belirttiği gibi ve insanların ve devletlerin yaşam amacında yer alan en önemli konu mutluluk arayışıdır. Bu da ancak bir şirket için müşterileri, markaları ve hayalleriyle bir bağ kurması ile mümkün olabilir.

Umarım beğenmişsinizdir. Keyifli okumalar dilerim.

26 Ekim 2021 Salı

"Büyük Ekonomistler" Adlı Kitap Özeti

Kıymetli okuyucularım merhaba,

Bugün Linda Yueh tarafından kaleme alınan "Büyük Ekonomistler" adlı kitabında yer alan ekonomistler hakkında bazı noktaları ifade etmek istiyorum. Umarım hoşunuza gider.

Adam Smith: 18.yy da yaşayan Smith, İngiltere'nin ilk sanayileşmiş ülke oluşuna tanık olmuştur. "Milletlerin Servetinin Doğası ve Sebepleri Hakkında Bir Sorgulama" adlı başyapıtını yazması 10 yıl sürmüştür. Eserde arz ve talebi eşitleyerek fiyatları belirleyen "görünmez el" kavramı yer almaktadır. Bu anlamda serbest ekonomi taraftarı olup, kendisi bu ismi vermemiş olsa da kapitalizmin kurucusudur.  Smith ekonomide uzmanlaşmaya inanırdı. Buna göre iş bölümüne göre çalışan 10 işçinin her şeyi yapan 10 işçiye göre çok daha fazla verimli olduğunu ifade etti. Devletin müdahalesi olmadığında sermayenin en verimli yolu kendisinin bulacağını düşünüyordu. Bu anlamda devletin vergi politikaları ile ekonomiyi düzenlemesine karşı çıkarken, belki de kendisi ile çelişecek şekilde faiz tavanlarını da savunmuştu.

David Ricardo: Adam Smith gibi serbest ekonomiye inanan bir başka ekonomist de Ricardo'dur. David Ricardo ticaretin ekonomide etkinliği artıracak olan uzmanlaşma unsurunu ortaya çıkaracağına inanıyordu. Bu anlamda "Karşılaştırmalı Üstünlük Teorisi"ni ortaya attı. Bu teoride her ulusun bir diğerine göre daha az dezavantajlı olduğu bir üründe uzmanlaşması gerektiğini ifade etti. Örneğin buğday üretmek için Türkiye 100, Rusya 80 işçi maliyetine katlanıyorken; pamuk üretmek için ise sırasıyla 120 ve 110 işçi maliyeti oluşuyorsa, Rusya her açıdan Türkiye'ye göre avantajlıdır. Fakat Rusya tüm üretimi kendi yapmak yerine nispi olarak avantajlı olduğu buğday üretiminde uzmanlaşmalı ve pamuğu Türkiye'den ithal etmelidir. Eğer bu şekilde olursa her ülke daha fazla üretme şansına sahip olur. 

Karl Marx: 19.yy'da yaşamış olan Marx, kendi teorilerinin çıktılarını göremese de SSCB ve Çin gibi büyük devletlerin devlet politikalarında oldukça etkili olmuştur. Sanayileşmenin bir yan etkisi olarak işçilerin haklarını alamadıklarını ve sermaye sahiplerinin üretilen gelirde çok büyük pay sahibi olduğunu görünce işçilerin lehinde düşünceler geliştirmiştir. Çok bilinen bir sözünde "şimdiye kadar var olan tüm toplumların tarihi sınıf mücadelelerinin tarihidir" demiştir. Engels ile birlikte kaleme aldıkları "Komünist Manifesto" da geleceğe yönelik bir komünist hükümet için mülklere el konulması, mirasın kaldırılması gibi öneriler hazırlamıştı. Çin ve SSCB Marksizm'i benimseniş olmalarına rağmen aralarındaki yorum farkından dolayı zaman zaman karşılıklı olarak gerginleşmişlerdi. Planlı ekonomi ile yönetilen SSCB ve Çin'de zaman zaman açlık boy gösterdi ve insanlar bu sebeple hayatlarını kaybettiler. 

Irving Fisher: 1930 yılında yayımlanan Faiz Teorisi adlı yapıtında Fisher, MxV=PxQ denklemini oluşturdu. Buna göre; M para arzını, V paranın dolaşım hızını, P satış fiyatını, Q ise satılan toplam mal miktarını ifade etmektedir. Uzun vadede V ile Q nun sabit olacağı varsayıldığında para arzının artması fiyatları artıracağından enflasyona sebep olabilecektir. 

J.Maynard Keynes: Serbest piyasayı savunan ve devletlerin ekonomiye müdahale etmemesi gerektiğini ifade eden ekonomistlerin temel varsayımı ekonominin orta uzun vadede dengesini bulacağıdır. Fakat uzun dönemdeki dengelenmeyi beklemek her zaman kolay olmamaktadır. Çünkü ekonominin problemli olduğu zamanlarda işsizlik artmakta, halk arasında huzursuzluk oluşmakta ve dolayısı ile bazı çareler ortaya konması gerekmektedir. Bu sebeple Keynes 1936'da kaleme aldığı "Para, Faiz ve İstihdamın Genel dengesi" adlı başyapıtında kısa döneme odaklanmıştır. Özellikle resesyon ve depresyondan sonra düzelme esnasında özel talep yetersizdir. Bu sebeple hükümet tarafından ekstra harcama yapılarak bu talep olması gereken yere doğru yükseltilebilir ve böylece tam istihdam sağlanabilir. 

Joseph Schumpeter: Schumpeter'e göre yenilik büyümenin motorudur. Bu da yaratıcı yıkım demektir. Yeni teknolojiler benimsenirken ekonominin uzun döngülere uğradığını ve mevcut teknolojilerin modasının geçtiğini savunmaktadır. Bazı endüstrilerin eskimesi, iflası ve büyümesini milyonlarca insana fayda sağlayan bir ekonomik döngünün bir parçası olarak görmüştür. Bunu yapan kapitalist motor zaman zaman bir fiziksel motor gibi arızalanabilir, yakıt alması gerekebilir ve bunlar tamamlandıktan sonra faaliyetine geri dönebilir. Schumpeter, bu ekonomik değişimin girişimciler sayesinde ortaya çıkacağını belirtmektedir. Buna göre; tüketicilerin aşina olmadığı yeni bir malın piyasaya sunulması, yeni bir üretim metodunun ortaya konulması, yeni bir pazar açılması, yeni hammadde veya yarı madde kaynağının icadı, endüstride organizasyonun değiştirilmesi gibi etkilerden bahsetmiştir. Bunu bir örnek ile ifade edersek; 1958 yılında S&P'deki şirketlerin ortalama faaliyet süresi 60 yıl iken, 1980'de bu 25 yıla, günümüzde ise 18 yıla kadar inmiştir. 

Friedrich Hayek: Hayek de bir serbest piyasa savunucusuydu. Ona göre sosyalizm her zaman bir merkezi planlamaya yol açacaktır. Teknolojik gelişme söz konusu olduğunda insanların beklenmedik alanlara girmesine ve hatalarından ders almalarına izin verilmedikçe ilerleme kaydedilemez. 

Milton Friedman: Friedman 1929 bunalımının esas sebebinin zayıf para politikası olduğunu ifade etmiştir. Friedman devlet müdahalesini hoş görmemektedir. Bir sözünde, "federal hükümeti Sahra Çölü'nün başına getirseniz, en sonunda kum sıkıntısı yaşadıklarını görürsünüz" demektedir. John Stuart Mill'den etkilendiği bilinmektedir. Mill'in "Özgürlük Üzerine" adlı kitabındaki görüşler ile birlikte özgür bir toplumda hükümetler sınırlı rol oynarken piyasanın daha etkin olması gerektiği sonucuna varmıştır. Friedman tarım için fiyat desteğine, ithalat tarifelerine, kira kontrollerine vb. karşı çıkmıştır. Friedman parasal genişleme ile kriz ortamından çıkmak gereğini de savunmuştur.

Robert Solow: Uzun işsizlik dönemlerinin işçilerin becerilerinde gerilemeye sebep olacağını ifade etmiştir. Verimleri azalan işçiler daha sonra iş bulsalar bile büyümeye eskisi kadar katkı yapamayacaklardır.

1 Eylül 2021 Çarşamba

Thomas Hobbes “Leviathan” Eserinden Bazı Notlar

Kıymetli dostlar merhaba,

Bugün sizlere ünlü İngiliz filozof Thomas Hobbes‘un Leviathan (Ejderha) adlı eserinden bazı notlar aktarmaya çalışacağım. Leviathan ilk defa 1651 yılında yayımlanmıştır. Hobbes’un devleti Leviathan’dır, ama hiç kimse böyle bir devleti sevmek veya ona tapmak zorunlu değildir. Böylece Hobbes siyasal düşünceler tarihinde kutsal devlet inancını kırma konusundaki ilk doruğu temsil etmektedir.

Bu eser temelde dört kısımdan oluşmaktadır. Bunlar insan üzerine, devlet üzerine, hıristiyan bir devlet üzerine ve karanlığın krallığı üzerine olarak bölümlenmektedir.

Leviathan yani devlet, yani o büyük ejderha, aslında yapay bir insandır. Egemenlik bütün gövdeye canlılık ve hareket veren yapay bir ruhtur. Yargıçlar ve diğer yargı ile yürütme görevleri yapay eklemlerdir. Egemenlik makamına bağlı her eklem ve organa kendi görevini yaptıran ödül ve ceza, doğal gövdede aynı işi yapan sinirlerdir. Tek tek organların veya üyelerin servet ve zenginlikleri ise kuvvettir. Halkın esenliği onun görevidir. Bilmesi gereken her şeyi ona bildiren hukukçular hafızadır. Adalet ve yasalar yapay bir akıl ve iradedir. Uyum sağlıktır. Nifak hastalıktır. İç savaş ise ölümdür.

Birinci Bölüm: İnsan Üzerine

Bu bölümde Hobbes, insanın tüm duygularını tanımlamaya çalışmaktadır. Burada insanın yaşamış olduğu tüm duygular yanında fiziksel olarak göstermiş olduğu tüm reaksiyonları da tanımlanmaya çalışır.

Gerçek bilim ve hatalı inanışlar arasında cehalet ortada bir yerdedir.

Deneyimin çokluğu basirettir, bilimin çokluğu ise hikmettir. Biz bunu pratik ve teorik bilgi olarak görebiliriz.

Arzu ve sevgi aynı şeydir; şu farklı ki, arzu ile daima nesnenin yokluğunu ifade ederken sevgi ile de genellikle sevilen nesnenin var olduğunu anlatmak isteriz.

İnsan zihinde aynı şeyle ilgili olarak arzular, umutlar, endişeler veya korkular gidip geldiğinde ve düşünülen şeyi yapmanın veya yapmamanın çeşitli iyi ve kötü sonuçları birbiri ardı sıra aklımızdan geçtiğinde; öyle ki bazen onu yapmak isteriz bazen ondan kaçınırız. Bazen yapmayı umut ederiz bazen umutsuzluğa kapılırız. Bazen de bu işe girişmekten korkarız. İşte böyle durumlarda o iş yapılıncaya veya yapılmasının imkansız olduğuna karar verilinceye kadar devam eden arzular, umutlar, korkular veya endişeler teemmül adı ile anılır.

Şiddeti ve uzunluğu deliliğe yol açan duygu, genellikle kibir ve kendini beğenmişlik denilen çok büyük beyhude gururdur veya çok büyük bir yeistir.

Yeis insanı nedensiz korkulara sürükler. Buna genellikle melankoli denir ve bir deliliktir.

Bir insanın kıymeti veya değeri mutlak olmayıp başkalarının ihtiyacına ve yargısına göre değişir. Askerlerin iyi bir yöneticisi savaş zamanında veya bir savaş arifesinde çok değerlidir. Barışta ise bu kadar değil. Bilgili ve dürüst bir yargıç barış zamanında çok değerli iken savaş zamanında o kadar değerli olmaz.

Kendimizi eşit kabul ettiğimiz birinden, karşılığını ödeyemeyeceğimiz kadar büyük ihsanlar elde etmek, insanı sahte bir sevgiye yöneltir. Fakat bu gerçekte gizlenmiş bir nefrettir ve insanı alacaklısını görmekten kaçındığı için onun asla göremeyeceği bir yerde olmasını içten içe arzulayan zordaki bir borçlunun durumuna sokar. Çünkü ihsan insanı borçlu kılar ve borçlu olmak köleliktir. Ödenmeyecek bir borç ise sürekli köleliktir.

Dinin doğal nedeni gelecek kaygısıdır. Gelecek korkusu yüzünden insanlar görünmeyen şeylerin gücünden korkarlar.

Dünyadaki bütün din değişimlerini tek bir nedene bağlıyorum. Kötü din adamları. Böyleleri sadece Katolikler arasında değil reformasyondan geçmiş kiliselerde de bulunur.

İnsanın doğasında üç temel kavga nedeni buluyoruz. Bunlar; rekabet, güvensizlik ve şan ile şereftir. Birincisi insanları kazanç için, ikincisi güvenlik için, üçüncüsü ise şöhret için mücadele etmeye iter. Devlet olmadıkça herkes herkese karşı daima savaş halindedir. Genel bir gücün olmadığı yerde yasa yoktur, yasa olmayan yerde de adaletsizlik yoktur.

Doğa yasası, akıl ile bulunan ve insanın kendi hayatı için zararlı veya hayatını koruma yollarını azaltıcı olan şeylerin yapılmasını yasaklayan veya insanın hayatını en iyi şekilde koruyabileceğini düşündüğü bir ilke veya genel kuraldır.

Temel doğa yasaları şunlardır: 

Doğada herkesin her şeye hakkı vardır. 

Bir insan kendini ve barışı korumak istiyorsa her şey üzerindeki hakkını bırakmalı, başkalarına karşı ancak onların kendisine tanıyacağı kadar bir özgürlükle idare etmelidir. 

Adalet: İnsanlar yaptıkları ahitleri yerine getirmelidirler. 

Minnettarlık: Adalet nasıl ki daha önceki bir akde dayanırsa, minnettarlık da önceki bir iyiliğe yani önceki bir bağışa dayanır.

Karşılıklı uyum veya nezaket. Herkes diğer insanlarla uyumlu olmaya çalışmalıdır.

Affetmek: Geleceği dikkate alarak, bir kişi pişman olup af dileyenlerin geçmişteki suçlarını affetmelidir.

Öç alırken insanlar, sadece gelecekteki faydayı düşünmelidirler.

Hiç kimse eylemle, sözle, yüz ifadesi ile veya jestlerle, başka birinden nefret ettiğini veya onu hakir gördüğünü göstermemelidir.

Herkes bir başkasını doğal olarak eşiti kabul etmelidir. Bu kuralın ihlali kibirdir.

Hiç kimse başka herkese verilmesine razı olmadığı bir hakkı kendisine vermemelidir.

Bir kişi insanlar arasında hakemlik yapmakla görevlendirilmiş ise, onların arasında tarafsız olması gerekir.

Bölünemeyen şeyler eğer mümkünse ortak olarak kullanılmalı; bölünebilir ise hakkı olan kişilerin sayısı ile orantılı olarak kullanılmalıdır.

Fakat ne bölünebilen ne de ortaklaşa yararlanılabilen bazı şeyler vardır. O zaman bütün hak veya yararlanma dönüşümlü yapılırsa zilyetliğinin kura ile belirlenmesi gerekir.

İlk zilyetlik ilk doğan çocuğa verilmelidir.

Barış için aracılık yapanların güvenlik içinde geçmelerine izin verilmelidir.

Hakem kararına razı olmak gerekmektedir.

Hiç kimse kendisinin yargıcı değildir.

Kendisinde doğal bir taraflılık nedeni olan kişi yargıç olamaz.

Doğa yasaları vicdanen hep bağlayıcıdır ama fiilen sadece güvenlik olduğunda bağlayıcıdırlar. Başkalarının kendisi gibi davranmadığı bir zaman ve yerde bir insanın alçakgönüllü veya uysal olması hatta tüm sözlerini tutması, varlığın korunmasına hizmet eden bütün doğa yasalarının temeline aykırı olarak insanı başkalarını avı yapmaktan ve kendi kesin mahvına yol açmaktan başka bir işe yaramaz.

İkinci Bölüm: Devlet Üzerine

Devletin amacı bireysel güvenliktir. Bu güvenlik doğal hukuk ile sağlanamaz. Çünkü adalet, hakkaniyet, tevazu, merhamet ve özet olarak bize ne yapılmasını istiyorsak başka birine de onu yapmalıyız gibi doğal yasaları bunlara uyulmasını sağlayacak bir gücün korkusu olmaksızın bizi taraf tutmaya, kibre, öç almaya ve benzeri şeyleri sürükleyen doğal duygularımıza aykırıdır. Kılıcın zorunlu olmadıkça ahitler sözlerden ibarettir ve insanı güvence altına almaya yetmez.

Bir insan topluluğu, kendi arasında akit yaparak, hepsinin birden kişiliğini temsil etmek, yani onların temsilcisi olmak hakkının hangi kişi veya hizmeti verileceği konusunda çoğunlukla anlayışlı vakit, bir devlet kurulmuştur denir. Bunun lehinde oy verenler gibi, aleyhinde oy verenler de barış içinde birlikte yaşamak ve başkalarına karşı korunmak amacıyla, o kişi ve heyetin bütün eylemlerini ve kararlarını, bunlar kendi eylem ve kararlarıymış gibi yetkili kılacaktır.

Değişik devlet biçimleri sadece üç tanedir. Temsilci bir kişi olduğunda, devlet bir monarşidir. Bir araya gelecek herkesten oluşan bir heyet ise bu bir demokrasidir veya halk devletidir. Sadece bir kesimin heyeti olduğunda ise aristokrasi adını alır. Tiranlık ve oligarşi, monarşi ve aristokrasinin farklı adlarından ibarettir. Monarşi yönetimi altında memnun olmayanlar ona tiranlık derler, aristokrasiden memnun olmayanlar da ona oligarşi derler. Demokrasi yönetiminden zarar gördüklerini düşünenler ise yönetimsizlik anlamına gelen anarşi adını verirler.

Egemenlik iki yoldan kazanılır. Soyla ve fetihle. Soyla kazanılan egemenlik hakkı, anne ve babanın çocukları üzerindeki egemenliğidir ve pederşahi olarak anılır. Fetih yoluyla veya savaşla zafer kazanarak elde edilen hakimiyet, efendi veya sahip anlamına gelen, yazarların despotik dedikleri şeydir. Efendinin uşağı üzerindeki hakimiyetidir. Bu durumda da despotik hakimiyet kazanılmış olur. Her iki egemenlik de sözleşmeyle kurulmuş olan bir egemenlik ile tamamen aynıdır.

İyi bir yargıç veya yasaların iyi bir yorumcusunda olması gereken şeylerden birincisi adalettir. Bu temel doğa yasasının iyi kavramış olması gerekir. İkinci olarak gereksiz servet ve unvanlara değer vermemek gerekir. Üçüncü olarak hüküm verirken kendini bütün korku, öfke, nefret, aşk ve ihtiras duygularından uzak tutabilmek gerekmektedir. Son olarak da dinleme sabrı, dinlerken dikkatli olma ve dinlediği şeyi bellekte tutabilmek gibi özellikler gerekir.

Yasalar temelde ikiye ayrılır. Doğal ve pozitif yasalar. Doğal yasalar ezelden beri yasadırlar ve sadece doğal değil ayrıca ahlak yasaları olarak da adlandırılırlar. Pozitif yasalar ise, ezelden beri var olmayıp başka insanlar üzerinde egemenlik sahibi olanların iradesi ile konulmuşlar ve yazıyla ya da yasa koyucunun iradesini gösteren bir başka yöntemle insanlara bildirilmişlerdir.

Ayırıcı temel ve temel olmayan yasalar vardır. Bir temel yasa kaldırıldığı takdirde devletin zayıfladığı ve sonunda temeli tahrip olmuş bir bina gibi tamamen çöktüğü bir yasadır. Temel olmayan bir yasa ise kaldırıldığı takdirde devletin yıkılmasına neden olmayan bir yasadır.

Yasada belirlenmiş ve öngörülmüş bir ceza varken, suç işlendikten sonra daha büyük bir ceza verilmesi, yani cezadaki fazlalık, ceza değil bir düşmanlık eylemidir. Cezalandırmanın amacı intikam değil korkutma olduğu ve bilinmeyen bir büyük cezanın korkutuculuğu daha küçük bir cezanın yasada ilan edilmesi ile giderildiği için beklenmeyen eklenti cezanın bir parçası değildir.

Devletin çöküşü kusurlu yapılarından kaynaklanır. Bu kusurlu yapılar aşağıda belirtilmiştir;

Mutlak iktidar yokluğu.

İyiye ve kötüye kişilerin karar vermesi.

Hatalı vicdan.

Egemen gücün toplum yasalarına tabi kılınması.

Uyruklara mutlak mülkiyet hakkı verilmesi.

Egemen gücün bölünmesi.

Komşu ülkelerin taklit edilmesi.

Karma hükümet.

Parasızlık.

Tekeller ve vergi tahsildarlarının suistimalleri.

Popüler insanlar.

Bir kentin aşırı büyüklüğü.

Egemen güce itiraz etme özgürlüğü.

Üçüncü Bölüm: Hristiyan Devleti Üzerine 

Bu kısımda Thomas Hobbes özellikle Musevi ve Hristiyan öğretisini temeller alarak bir Hristiyan devletini nasıl kurulacağını göstermeye çalışıyor.

Dördüncü Bölüm: Karanlığın Krallığı Üzerine

Bu bölümde de yine Kitabı Mukaddes öğretileri üzerinden dünya üzerindeki şer güçlerin faaliyetlerini özetlemeye gayret ediyor.

Umarım bu özet hoşunuza gitmiştir. Zamanının oldukça öne çıkan eserlerinden biri olan Leviathan halen siyaset felsefesi alanında başvurulan bir kaynaktır. İyi okumalar dilerim.


31 Temmuz 2021 Cumartesi

A Book Summary; “Good to Great”

Dear friends, today I will be posting the summary of a very famous book. “Good to Great” from Jim Collins. At the front of the cover it says that, “why some companies make the leap and others don’t.” The book is mainly about this. 

At the beginning of the book, Jim Collins prepared a section in which he says “good is the enemy of great”. He claims that we don’t have great schools because we have good schools. We don’t have a great government, principally because we have a good government. Few people attain great lives, in large part because it is just too easy to settle for a good life. It is also valid for the business life. Because they think that their situation is sufficient for them and they don’t need to force themselves to be great. 

In this book Jim Collins has conducted the study among the companies whereby he tried to specify what the distinguishing factors between the great companies and the normal companies (he defined them as comparison companies since they were used for comparison in the study) are. There are some quick findings; celebrity leaders from outside are negatively correlated with taking a company from good to great. Ten out of eleven good to great CEOs came from inside the company, whereas the comparison companies tried outside CEOs six times more often.

There is pattern, linking specific forms of executive compensation to the process of going from good to great. Plus, the good to great companies did not focus principally on what to do to become great, they focused equally on what not to do and what to stop doing.

They believe that technology can accelerate transformation, but technology cannot cause a transformation.

Mergers and acquisition play virtually no role in igniting a transformation from good to great, two big mediocrities join together never make one great company.

After a quick brief about the findings, let’s go into the distinguishing factors of good companies and the great companies

Level 5 Leadership: 

Level 5 Leaders are not ego centric. They are seen as humble and modest. They are incredibly ambitious but their ambition is first and foremost for their institution not for themselves. They build enduring greatness through a paradoxical blend of personal humility and professional will. All the good to great companies had Level 5 leadership at the time of the transition. These leaders are the mix of modest and willful, humble and fearless. In over three quarters of the comparison companies, the study discovered that executives who set their successors up for failure or chose weak successors. 

The good to great leaders never wanted to become heroes. They never aspired to be unreachable icons. They were acting as ordinary people creating extraordinary results. They are intolerant of anyone, stating being good is enough. 

When a failure happens they see themselves as responsible but when a success happens they give credit to the others and the organisation itself. 

First Who and Then What:

The Level 5 leaders appoint right people to the right places before they state their vision for the company. If we make a bus analogy, at the first place they don’t know where to go. They know that if they get the right people on the bus, and wrong people off the bus; then they can figure out where to go. However, the comparison companies’ leaders first set their vision where to go, after that they recruit good helpers for that. 

The good leaders understood a simple truth. The right people will do the right things and deliver the best results they are capable of regardless of the incentive system.

In determining the right people, the good to great companies put much weight on the character attributes than on specific educational background or work experience. It doesn’t mean that these are unimportant but they view these traits are more teachable whereby the character, work ethic, basic intelligence and dedication to work are more ingrained. 

No company can grow revenues consistently faster than its ability to get enough right people to implement that growth. If your growth rate in revenues consistently outpaces your growth rate in people you simply will not be a great company. 

The moment you feel the need to tightly manage someone, you have made a hiring mistake. The best people don’t need to be managed. Guided, taught, yes, but not tightly managed. 

Letting the wrong people hang around is unfair to all right people, as they inevitably find themselves compensating for the inadequacies of the wrong people. Worse it can drive away the right people. Strong performers are instrinsically motivated by performance, and when they see their efforts are impeded by carrying extra weight they will be frustrated. 

If you are not sure about one person you can ask these questions yourself; if it were a hiring decision would you hire this person again? Or if this person comes and says he is leaving would you try to convince him to stay?

The good to great companies put their right people on their best opportunities not to their biggest problems. Comparison companies do the opposite. 

Confront the Brutal Facts (Never Lose Faith):

The good to great company leaders create an environment where the truth is heard and brutal facts confronted. However, in the comparison company culture, the people fear their leaders, they talk regarding what the leader think, feel and act. 

In great companies the leaders lead a Socratic debate where they ask series of questions to reach a productive answer. They hold sessions with their colleagues to find the right answers. They conduct autopsies without blaming. 

Great companies retain their faith that they prevail at the end regardless of the difficulties. And the same time, they confront the most brutal facts of the current reality. This requires right people since they are self-motivated. The only thing you should do is not to demotivate them. 

The Hedgehog Concept: 

Based on an Ancient Greek parable; “the fox knows many things but a hedgehog knows one big thing.” But at the end hedgehog beats the fox depending on this one big capability. We know many people acted like hedgehogs in the history. Freud and the unconscious, Darwin and the natural selection, Max and the class struggle… Like these people, the great companies have used a simple, crystalline concept that guided all their efforts. This is known as the Hedgehog concept. 

This concept is the intersection of the three circles which are; What can you be the best in the world? What drives your economic engine? What are you deeply passionate about? 

To answer these questions is not easy task they are evolved over the time. You can not sit down and state your findings to these questions. It takes about four years to develop their hedgehog concept as it is an iterative process. 

A Culture of Discipline:

In great companies they are giving freedom to their employees within a framework. They build a culture around the idea of freedom and responsibility. They fill that culture with self-disciplined people. This discipline is not a tyrannical discipline. If you recruit disciplined people, you will have disciplined thought and at last you can expect disciplined actions. 


As seen from the above matrix, as the culture of discipline gets more mature and the organization learns to act like entrepreneur, the great organization requirements are fulfilled. The good to great companies have one mantra saying that; if something doesn’t not fit with their Hedgehog concept, they do not do it. It comes with the discipline to say no to big opportunities which are not aligned with the Hedgehog concept. 

As they have a to do list, they also have stop doing lists. 

Technology Accelerators:

When used right, technology becomes an accelerator of momentum, not a creator of it. The good to great companies never began their transitions with pioneering technology, for simple reason that you can not make good use of technology until you know which technologies are relevant. The technologies which aligned with the Hedgehog Concept are the best ones to be used in the future. 

The technology cannot turn a good enterprise to a great one. 

The Flywheel and Doom Loop:

From outside, the transition from good to great is looked dramatic and revolutionary. But from inside, they feel completely different, more like an organic development. The good to great companies had no name for their transformations. There is no launch event, no tag line, no programmatic feel whatsoever. Some executives from these organization did not even feel the transformation. 

Sustainable transformations follow a predictable pattern of build up and breakthrough. Like pushing a giant flywheel, it takes a lot of effort to get the thing moving at all, but with persistent pushing in a constant direction over a long period of time. 

The frequently observed doom loop pattern from the comparison companies is when the new leaders step in they cancel the running program or stopping the already spinning flywheel. Therefore, in the comparison companies they frequently announce new programs with fancy ceremonies to motivate the employees in the organization. 

Here is the very brief summary of this great book. Amazon founder Jeff Bezos says that this book is among the most important books that have affected his business life. Please find and read it as it will be more helpful for better learning. 


30 Haziran 2021 Çarşamba

Farabi’den Seçme Sözler

Merhaba kıymetli okurlarım,

Farabi MS 9.yy’da Türkistan’da doğdu. Hayatı boyunca müzik, felsefe, botanik, matematik ve mantık alanında bir çok eser yazdı. Batı dünyasında Al-Farabius ismi ile bilinen Farabi İslam Felsefesi’nde birinci öğretmen olarak kabul edilen Aristoteles’ten sonra ikinci öğretmen olarak bilinir. Kendisine bu sebeple Muallim-i Sani denmektedir. 

Farabi, Aristo ve Platon gibi felsefecilerin eserlerini defalarca okuyarak onları benimsemiştir. İlimleri matematik, metafizik ve fiziki ilimler olarak üçe ayırmıştır. Üstelik bununla da kalmayıp birçok müzik aletinin de mucididir. Bunlardan en bilineni kanun adıyla bildiğimiz telli çalgıdır. 

Erasmus'un dünyaca ünlü "Deliliğe Övgü" eserinde Farabi’den pek çok etkilendiğini görmek mümkündür. Thomas Aquinas, İbni Sina ve İbni Rüşd kendisinden fazlaca etkilenmişlerdir. Farabi Aristoteles’in doğru anlaşılmasının da yolunu açmıştır. Hayatı boyunca 117 eser kaleme alan Farabi’nin günümüze sadece 25 eseri gelebilmiştir.

Farabi İbn-i Sina'nın manevi öğretmeni olarak da kabul edilir. 

Farabi'nin felsefesinde insan alemin sonunda yer alan en mükemmel canlıdır. İnsan gibi dil ve düşünme yetisine sahip başka bir canlı yoktur. Bu yüzden insanın kendisinin ne olduğunu bilmesi önemlidir. İnsan ilmi aramakla mükelleftir. İlmi bulmak, onu öğrenmek ve onu anlatmak zorundadır. 

"İnsan bilmeye muhtaçtır. Bilmeyen insanın aklı ve ruhu boştur." 

“Çok konuşanı az dinlemek lazım.”

Eski Yunan Felsefesi’nde mutluluk hayatın temel amacıdır. İnsan mutluluk için çabalar, mutluluğu kazanmak için her şeyden soyutlanıp kendisiyle bütünleşir. Farabi fizikle metafiziği birleştirip Aristoteles’in madde ve suret kavramını tam manada açıklayan filozof olmuştur.

Farabi bilgiyi en ulu erdem olarak bilmiş, aklı da bunun yanına koymuştur. Bu da insanın en önemli yetisidir. 

Mutlu olmamız için ilk olarak yapmamız gereken şey, ihtiyaçlarımızın ne olduğunu belirlemektir. Fazlalıklardan kurtulursak huzurlu ve mutlu oluruz. 

İki çeşit dostluk vardır. Bunlardan ilki samimi ve çıkarlara dayanmayan dostluktur. Diğeri ise dost görünenlerdir.

“İnsan dostlarından ibarettir.”

“Sohbeti faydasız insanlardan uzak dur.”

“Uzun konuşanı kısa dinleyin.”

İnsan bir şeyin bilgisini akıl ile edinebilir. Bunun yanında duygular da önemlidir. Ancak aklın olmadığı vücutta duygular sadece içgüdüsel olarak kalacaktır. İnsan olarak duygularımızı anlamlı kılan akıldır. 

Cahil insan yeme, içme, zevk peşinde koşan insan demektir. Bunların bazıları rahatlığın verdiği bolluk ile öfke duygularını kaybetmişlerdir. Bazıları ise tam tersine rahatlığı verdiği bolluk ile öfke duyularını kaybetmişlerdir. Bazıları ise tam tersine rahatlığın verdiği bolluk ile son derecede öfkelidirler. Bunlar bedensel zevklere tutsak olmuş bu insanların kendi arzuları dışında hiçbir hedefi yoktur.

Erdemli insanlar erdemsiz insanların içerisinde körelecektir. Bu gerçek kişiliğini zedeleyecektir. 

“Kötü ya da iyi hissetmenizin nedeni düşündüğünüz şeylerdir. Çünkü hissetmek düşünmekle başlar.”

Farabi’yi anlatmak elbette ki bu yazı ile olacak iş değildir. Burada önemli gördüğüm bazı sözlere yer vermeye çalıştım. İyi okumalar. 

İbni Haldun’dan Seçme Sözler

Kıymetli dostlarım merhaba,

İbni Haldun 14. yüzyılda Tunus’ta dünyaya gelmiş olan tarihçi ve sosyologdur. Ömrünün önemli bir kısmı çeşitli ülkeleri gezmek ile geçmiş bu insan yedi ciltlik El-İber’i tamamlamıştır. Bu eserin girişi anlamına gelen Mukaddime en çok bilinen eseridir.

İbni Haldun birçok doğulu ve batılı uzman tarafından ilk gerçek tarihçi olarak kabul edilir. Haldun sadece tarihi olayları incelemekle kalmayıp; şehirleri, kültürleri, insana dair her şeyi araştırarak çok yönlü ve köklü sağlam bir medeniyet tarihi kurmuştur. Aristoteles ve Farabi’nin ilimleri ele alırken tarihi ilimlerin dışında tutması İbni Haldun’u bu alana iten önemli nedenlerden biridir. Bu yazıda İbni Haldun’un bazı görüşleri ile sözlerine yer vermeye çalışacağız.

“Coğrafya kaderdir.” Yaşadığı yerin havası, nemi insan sağlığına etki eder. İbni Haldun, siyasi mekanizmanın düzgünlüğü ya da bozukluğu insan hayatının her şeyini etkiler demektedir.

“Fazla tevazunun sonu vasat insandan nasihat dinlemektir.”

İbni Haldun yönetimlerin ve devletlerin çöküş işaretlerini şöyle sıralar:

- Yöneticilerin aykırı sesleri tahammülü olmaması, baskı ve şiddeti yönetim biçimi olarak görmesi.

- Etrafında toplananları devlet kademelerine getirmesi (Ehil olmayanı iş verilmesi).

- Yöneticilerin bireysel zenginleşmeye gitmesi. 

- Vergilerin yükseltilmesi, keyfi uygulamalar yapılması. 

- Ekonomiyi bozmak, halka haksız işler yüklemek ve haksız çalışmaya zorlamak.

İbni Haldun’a göre eğitim insanın yegane amacıdır. Çünkü insan kendini eğitimle geliştirir, eğitimle dünya görüşünün şekillendirir ve eğitimle gerçeğin farkına varır. Aristoteles’in “insan toplumsal bir hayvandır” sözünü İbni Haldun “insan eğitim ile Aristoteles’in tanımından sıyrılabilir” demiştir.

“Sanatla uğraşanın zekası kuvvetli olur.”

“İnsan ün ve servete düşkündür.”

Siyasi makamlara gelen insanlara bakarsak belirli bir süre geçtikten sonra o makama olan düşkünlükleri iş yapma yetkilerini kaybettirir. Sonra bütün güçlerini makamlarını korumaya harcamaya başlarlar. Onu yaparken de çok doğal ve normal bir şey yaptıklarını zannederek, kendilerini bir şekilde bunun doğru olduğuna inandırmaktadırlar. O noktadan sonra bu idareci halkın sorunlarını görmezden gelmeye başlar. Bu tam bir felakettir, görmezden gelinen sorunlar çoğaldıkça idareci ülkenin sorumsuz olduğuna ve toplumun bir çok şeyi abarttığına inanmaya başlar. Ülkenin varlığı ile kendi varlığını bir tutar ve kendi varlığı yok olursa ülkenin de varlığının son bulacağını inanır. Onu bu noktaya iten ise kapıldığı güç hastalığıdır. Çünkü insan hislerine kapılmaya açık olan bir varlıktır. Mesele insanın bunu dizginleyip dizginleyemediğidir. Hırslarını kontrol altında tutamayan insan, kazandığı güç ve şöhret karşısında elbette başı dönecektir. Ufacık bir güç kaybında ise ister istemez dengesini kaybedip gücünü koruyabilmek için elinden gelen her şeyi yapmaya çalışacaktır. Bu tarz insanların devlet yönetiminde yer alması bir ülkeyi ister istemez felakete sürükleyecektir.

Servet genellikle yaltaktanmasını ve boyun eğmeyi bilenlere gelir.

Büyükşehirlerde gıda fiyatlarının yükselmesi, yönetimin de çökeceğinin işaretidir.

Bir ülkede halka yüklenen vergiler ne kadar az olursa, halk çalışmak ve üretmek için daha fazla mücadele eder. Yeni ürünler ve yenilikler çoğalır. Ülke kalkınır. Ancak devlet idarecilerinin refahı arttıkça ihtiyaçlar ve savurganlık çoğalır. Bununla birlikte masraflar artar. Bunun sonucunda ise halka yüklenen vergiler çoğalır, halk da buna dayanmaya çalışır. Bir süre sonra ise halk vergilerin yavaş yavaş artmasına alışınca da neyi nasıl arttığını bilmez.

“Merhamet masum olduğu için her kalbin misafir olmaz.”

“İnsan açlık değil, alıştığı tokluk öldürür.”

Mukaddime'de yer alan bazı görüşleri de şöyledir:

İbni Haldun asabiyet kavramına sıklıkla değinir. Bu kavram dayanışma ruhu, cemaat veya kan bağı gibi bir anlama gelmektedir.

Devletin ticaret ve üretim sahasına girmesi, toplumun karşısına çıkmak ve onların önünü kesmek anlamına gelir.

Denarius - Dinar - Altın Para

Drahmi - Dirhem - Gümüş Para

İlim öğretimi bir sanattır. Bunun sebebi eğitimcinin kendisine göre kullandığı farklı yöntemlerdir. 

Ezber üzerine yapılan eğitimde, konuşma ve tartışma eksik kalır. Bu sebeple çocukların melekeleri gelişmez. Gazali de bu konuda şöyle demiştir. "İki harfi anlamak, iki satır ezberlemekten iyidir. Bir saatlik tartışma bir aylık tekrardan iyidir."

Hanedan mensuplarına olan teslimiyet dini bir inanç haline gelir. Halk hanedan mensuplarının işi için tıpkı imani akideler üzerine savaştıkları gibi savaşırlar. O hanedana itaat Allah'tan gelen değiştirilemez ve aksi düşünülemez bir ferman gibi telakki edilir. Belki de İbni Haldun'un bu düşüncelerinden dolayı Mukaddime, II.Abdülhamit tarafından yasaklanmıştr. 

Varlıklar aleminde bir sıralama vardır. Buna göre melekler, insanlar, hayvanlar ve bitkiler şeklinde yukarıdan aşağıya bir sıralama yapılabilir. Buna göre bitkiler aleminin en üst noktası üzüm ve hurma ile hayvanların en alt noktası salyangoz sıralamada biri diğerinden önce gelecek şekilde yer almaktadır. Buna göre insanlar da melekelerden hemen önce yer almakta ve insanların en üstünü olan peygamberler de meleklere bahşedilen bazı özellikleri gösterebilmektedir. 

Yukarıdaki görüşü evrim teorisi gibi açıklayanlar da mevcuttur. 

İbni Haldun kesinlikle okunması gereken bir insandır. Bu yazıda sözlerinden ve görüşlerinden seçmeler ortaya koymaya çalıştım. Umarım faydalı olmuştur.