5 Ocak 2022 Çarşamba

Ne Kadarı Yeterli?

Size son dönemde okuduğum bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Edward Skidelsky ve Robert Skidelsky tarafından kaleme alınan kitap, para sevgisi ve iyi yaşam mücadelesi için temel bir soru soruyor: “Ne Kadarı Yeterli?”. 

İktisadi konulara felsefi yorumlar yaparak ve geçmişten günümüze birçok düşünürün görüşleri ile bunları destekleyerek bir sonuca ulaşmaya çalışıyor. Ben çok beğendim, alıp okumanızı tavsiye ediyorum.


Paranın veya servetin mutluluğa giden bir araç olduğunu ama asla bir amaç olamayacağını belirtiyor. Bunun için güzel örnekler veriyor. Bunlardan bazılarına değinerek kitaptan aldığım notları aşağıda paylaşıyorum. 

Para kazanmak kendi içerisinde bir amaç olamaz, en azından ciddi bir zihinsel bozukluk taşımayan bir kişi için. “Benim hayattaki amacım çok fazla para kazanmak” demek "benim amacım çok fazla şişmanlamak için yemek yemek" demekle aynıdır.

Yazar örnek olarak boş zamanın artması ile çevre kirliliğinin azaltılmasının mutluluk üzerinde etkili olacağını söylemektedir. Diğer taraftan, GSYH büyümesi insanlık tarafından uzun zamandır bir amaç olarak ortaya konmaktadır. Fakat ne boş zaman ne de çevre kirliliği GSYH hesapları içine girmez. Bu durumda GSYH büyümesi mutluluğu ne ölçüde etkilemektedir? Bu bir soru işaretidir.

Örneğin, 1974 yılından bu yana İngiltere’de GSYH iki katına çıkmasına rağmen insanların genel mutluluk seviyesi değişmemiştir. Ekonomik büyüme, gelir adaletsizliğinden dolayı daha çok üst gelir grubunun servet artışı ile sonuçlanmıştır. İngiltere’de 1970 yılında bir şirket başkanının aldığı ortalama ücret, bir işçinin aldığından 30 kat fazlaydı. 2010 yılında ise bu katsayı 81’e ulaşmıştır.

Zenginin mutluluğu kitlenin tepesinde bulunmanın getirdiği tatmin, yoksulun mutsuzluğuysa en altta olmanın verdiği sıkıntıdır. Psikolojik tecrübeler birçok kişi için mutlak gelirin değil, göreceli gelirin önemli olduğunu doğrular şekildedir. Harvard öğrencilerinden iki hayali dünya arasında (1-50 bin USD kazandıkları ortamda ortalama gelirin 25 bin USD olması, 2- 100 bin USD kazandıkları dünyada ortalama gelirin 200 bin USD olması) seçim yapmaları istendiğinde çoğunluğun tercihi birinci yönde olmuştur. Çünkü hayattaki iyi şeylerin birçoğu için arz sınırlıdır ve ancak en zenginlerin erişimine açıktır. Buna bir örnek olarak da Almanya’nın birleşmesinden hemen sonra, Doğu Alman işçilerinin ücretlerinin yükselmesine rağmen birleşmeden öncekine göre kendilerini daha az mutlu hissetmelerini verebiliriz. Büyük olasılıkla kendilerini çok daha zengin yeni yurttaşları ile karşılaştırmışlardı.

Birçok maddi kazancın ruh hali üzerinde yalnızca geçici bir etkisi vardır ve sonrasında eski düzeyine geri dönmektedir. Bu nedenle gelirin düzenli artması mümkünken mutluluk hiç artmaz. Diğer taraftan belirli bir eşiğin altındaki mutlak gelir mutsuzluğa sebep olmaktadır. Yapılan bir araştırmada en mutsuz ülkelerin ortalama gelirleri yıllık 15 bin USD’den azdır.

Keynes 1930’da yayımlanan makalesinde “Teknolojik ilerleme saat başına üretilen mal adedini artıracağı için kişiler ihtiyaçlarını sağlamak için daha az çalışmaya ihtiyaç duyacaklar ve böylece boş zaman artacaktır” demektedir. Keynes devam eder, “İnsan yaratılışından beri ilk kez gerçek, kalıcı sorunuyla, kendisini ezen ekonomik kaygılardan kurtulup özgürlüğünü nasıl kullanacağını, bilim ve bileşik faizin baskı altında tuttuğu boş zamanını akıllıca, makbul ve iyi bir şekilde yaşamak için nasıl kullanacağı sorunu ile yüzleşecektir”. Bu koşulun yaklaşık bir yüzyıl içinde (2030’a kadar) sağlanması beklenmektedir. 

Bu bugüne gelindiğinde kısmen geçerli olmuştur. Çalışma saatleri düşmüş, boş saatler artmıştır. Fakat geliri en yukarıda olan insanların boş zamanları artmamıştır. Bu insanların iş yoğunluğu devam etmektedir. 

Gelecekteki istihdam seçenekleri üzerine yapılan bir araştırma, daha düşük ücret anlamına gelse bile daha kısa çalışma saatlerine doğru yaygın bir istek olduğunu göstermiştir. Ankete yanıt verenlerin %51’i daha kısa çalışma saatleri istemekteydi; yalnızca %12’si daha uzun çalışma saatlerini tercih ediyordu.

Kitapta sorulan bir diğer soru şudur; “Her şeye sahip kişiler neden her zaman daha fazlasını ister?” Bilindiği gibi istekler bireyseldir ancak ifade edildikleri, teşvik edildikleri veya bastırıldıkları tarz toplumsaldır. Buna göre insanlar çevrelerindeki etkileşime göre isteklerde bulunurlar. 

İnsanlar içinde bulundukları ortamdan dolayı doyumsuz bir görüntü sergilemektedir. İnsanlar sahip olduklarından sıkılmış durumdadır. Tüm ihtiyaçların tatmini, tüm rahatsızlıkların giderilmesi, bir sakinlik yerine tatminsizlik hali oluşturur ve bunun bir yenilikle giderilmesi gerekir. Kısacası zenginlik arttıkça can sıkıntısı çoğalır ve uyarıcı tecrübelerin daha da çılgınca arayışını kışkırtır.

Doyumsuzluğun ikinci açıklaması bazı malların doğasında var olan kıtlığa odaklanmıştır. En iyi okullar, en üst düzey tatiller, en muhteşem yolculuklar ancak en üst düzey gelir ile ulaşılabilir durumdadır.

Doyumsuzluk, isteklerin göreceli karakteri ile bağlantılıdır. Sahip olduğum maddi servet düzeyi ne olursa olsun sahip olduklarımdan tatmin duymam mümkün olmayacaktır, çünkü her zaman birisi benden daha çok şeye sahip olacaktır. Prestij mallarına daha çok harcarken ben statü kazanırım ama ötekilerin statü kaybetmesine neden olurum. Onlar tekrar statü kazanmak için daha çok harcarken benimkini azaltırlar. Bu böylece devam eder.

Tüm yukarıdakileri oluşturan ekonomik düzen kapitalizmdir. Yazar bunu anlatırken Faust pazarlığından bahsetmektedir. Biliyorsunuz ünlü yazar Goethe’nin Faust adlı karakteri ruhunu bilgi, zevk ve güç karşılığında şeytana satın ünlü doktoru anlatmaktadır. Kapitalizm sisteminde ise uzun dönemli bolluk ve kalkınma için ahlaki çöküntülere göz yumulacaktır. Keynes buna katlanılması gerektiğini ifade eder.

Adam Smith ise “Zenginler yalnızca kendi çıkarlarını düşünseler de, kendi doyumsuz arzularının tatminini amaçlasalar da görünmeyen bir el vasıtası ile ortaya çıkan ürün yoksullara da bölüştürülmektedir. Bu durumda zenginler istemeseler de toplumun ekonomik olarak ilerlemesini sağlarlar” diyerek para hırsına toplumsal yarara hizmet etmesi koşuluyla izin vermektedir. 

Ekonomik büyümeye geri dönelim. Ekonomik büyüme, insan talihini geliştirmeyi başaramamasının yanında, doğanın masumiyetini de kirletmekle suçlanmıştır. Küresel ısınmanın nedeni insan yapımı olan sera etkisidir. İklim hareketi savunucularından George Mondiot, zengin dünyanın hükümetlerine büyüme oranlarını sıfıra yakın tutmaları için acil çağrıda bulunmuştur.

Bir de temel mallar vardır. Temel mallar, iyi yaşam için sadece araç ya da onun için güç değil, onlar iyi yaşamın kendisidir. Bu durumda temel mallar neymiş ona bakalım. Birincisi sağlıktır. İkincisi güvenliktir. Üçüncüsü saygıdır. Dördüncüsü kişinin zevklerini, huyunu ve iyi kavrayışını yansıtan bir yaşam planı çerçevesi çizme ve planlama yeteneği anlamına gelen kişiliktir. Bir diğeri ise doğa ile uyumlu yaşamaktır. Altıncı ise dostluktur. Bir yaşam koçu şöyle demektedir; “Yaşamınızda sülüklerden kurtulmalı ve onların yerine enerji verenleri koymalısınız”. Yazının en başında belirtildiği gibi boş zaman da temel mallardan biridir. 

Yukarıda belirtilen temel malların hepsini veya büyük kısmını gerçekleştiren yaşam iyi bir yaşamdır. Bu anlamda ekonomik büyümenin temel mallardan bir ya da daha fazlasına erişmek için bir araç olarak istenmesi anlamlıdır. Örneğin sağlık makul miktarda besin ve ilaç gerektirir. Boş zaman zahmet dışında kalan insanın kendisini keşfedeceği zamanı gerektirir. Kişilik geri çekilecek bir yer, dükkanın arkasında bir oda gerektirir. Bu mallara erişmeye gücü yetmeyecek kadar yoksul olan halklar zenginleşmeyi amaçlamak için nedene sahiptir.

Ekonomik büyüme kısa vadeli pragmatik nedenlerle istenebilir. Yüksek işsizlik ve kamu borcunun olduğu bir durgunluk döneminde büyümeye öncelik verilmesi haklı bir nedendir. Fakat büyüme bir sakinleştirici etkisi oluşturur. Hastayı ayağa kaldırmak için yararlıdır ancak devamlı kullanılacak bir uyuşturucu değildir. Ne yazık ki uyuşturucular gibi, büyüme de bağımlılık yapmaktadır. Geçici çarenin ömür boyu alışkanlık haline gelmesini önlemek için yetenekli politik doktorluk gerekmektedir.

Kitapta karşımıza çıkan ünlü düşünürlerin mutluluk ve zenginlik arasında kurduğu bağlantılara da bakalım.

Epikür diyor ki, “Yeterli olanı az bulan insan için hiçbir şey yeterli değildir.”

Aristoteles ise “En mutlu insan kendine en fazla yeten insandır” der.

Ausonius “Zengin kimdir? Hiçbir şey arzu etmeyen kişidir. Yoksul kimdir? Cimridir.” Demektedir. 

Cicero; “Eğer bir bahçe ve kütüphaneye sahipsen ihtiyacın olan her şeye sahipsindir.”

Aristoteles; “İnsanın tüm ömrü boyunca yaşadığı ticari iş ve sıkıntıların kendisini eğlendirmek uğruna yapılması gerektiğini düşünmek ve bunların sonunun eğlenceli bitecek olması, gerçekte tuhaf bir düşüncedir”.

Heredot Tarih kitabında Atinalı Solon’un Lidya’nın efsane hükümdarı Krezüs’u ziyareti anlatılır. Burada Krezüs Solon’a dünyada en mutlu adam kimdir diye sorar ve beklediği yanıtı alamaz. Çünkü Solon Krezüs’tan önce başka isimler zikretmiştir. Sonra Solon açıklama yapar. Her zengin insanın mutlu olamayacağını anlatır. Hayatı boyunca yoksul olup mutlu olan insanlara örnekler verir. 

Gerçekten bu konuda sizin fikriniz nedir? İyi bir yaşam sürmek için ne kadarı yeterli?

İyi okumalar dilerim.

4 Ocak 2022 Salı

“Nikomakhos’a Etik” Adlı Kitabın İçerisinden Notlar

Sevgili okuyucular merhaba,

Aristoteles'in oğlu Nikomakhos’a etik konusunda öğütler verdiği bu kitapta özellikle erdem üzerinde durmaktadır. Erdemin orta yol olduğundan bahsetmektedir. Bunu birçok örnek ve davranış ile açıklamaktadır. Bu kitap Aristoteles’in insan için iyinin ne olduğunu soruşturduğu kitaptır. O, belli bir insan için iyi olan ne ise, kent için iyi olanı da aynı şeydir diye düşünmektedir. Bu da etik aynı zamanda bir siyaset araştırması olmaktadır. 

Şimdi kitapta aldığım bazı notlara birlikte bakalım.

Mutluluk erdemin ödülü ve en iyi amaçtır.

Mutluluk için önemli olan, erdeme uygun etkinliklerdir. Erdeme aykırı etkinlikler ise mutluluğun tersini oluşturur.

Hepimiz bütün öteki şeyleri mutluluk uğruna yapıyoruz. İyi şeylerin başını ve nedenini de değerli ve tanrısal bir şey olarak kabul ediyoruz.

Biri düşünce erdemi, diğeri ise karakter erdemi olmak üzere iki tür erdem vardır. Bunlardan düşünce erdemi daha çok eğitimle oluşur ve gelişir. Bu nedenle de deneyim ve zaman gerektirir. Karakter erdemi ise alışkanlıkla elde edilir adı da bu nedenle küçük bir değişiklikle alışkanlıktan (ethos) gelir.

Hazza karşı koymak öfkeye karşı koymaktan daha güçtür.

Ruhta olup bitenler üç türlüdür. Bunlar; etkilenimler, olanaklar ve huylardır. Erdem de bunlardan biri olsa gerek. Arzu, öfke, korku, yüreklilik, kıskançlık vb. haz veya acının izlediği şeylere etkilenim diyorum. Bunlardan etkilenebilmemizi sağlayanları sözgelişi öfkelenebilmemizi, acı duyabilmemizi ya da acıyabilmemizi sağlayanlara olanak adını veriyorum. Huylar diye de etkilenimlerle ilgili olan iyi ya da kötü durumunuza diyorum. Örneğin öfkelenme ile ilgili olarak, çok ya da gerekenden az öfkeleniyorsak kötü, orta şekilde öfkeleniyorsak iyi durumdayız. Bu durumda erdemleri huy olarak sınıflandırmak gerekir.

İnsanın erdemi insanın iyi olmasını ve kendi işini iyi gerçekleştirmesini sağlayan huydur. Erdem aşırılıkların arasındaki ortadır. Ne az ne de çok. Örneğin aşırılık ile eksiklik kötülüğe, orta olma ise erdeme özgüdür. İyiler bir çeşittir, kötüler ise çeşit çeşit.

Onur ile onursuzluk konusunda orta olma yüce gönüllülüktür.

Yiğit korkağa göre cüretli, cüretliye göre korkak görünüyor. Aynı biçimde ölçülü, duygusuza göre haz düşkünü, haz düşkününe göre de duygusuz. Cömert cimriye göre savurgan, savurgana göre de cimri görünür.

Yürekli kişiler öne atılan kişilerdir. Bunlar tehlikelerden önce gönüllü oldukları halde tehlikeyi görünce kaçarlar; oysa yiğit kişiler iş başında etkindirler, daha önce ise sakin.

Zenginlik kullanılan şeylerdendir. Her konuda ona ilişkin erdeme sahip olan kişi onu en iyi şekilde kullanır, o halde zenginliği en iyi kullanacak kişi mal konusunda erdeme sahip olandır. İşte cömert kişi böyledir.

Erdemin özelliği iyilik görmekten çok, iyilik yapmak ve çirkin şeyler yapmamaktan çok güzel şeyler yapmaktır. Vermeyi iyilik yapmanın, güzel şeyler yapmanın izlediği; almanın ise iyilik görmeyi ya da kötü davranmamayı izlediğini görmek zor değildir.

Erdemlerinden dolayı en çok sevilenler galiba cömert kişilerdir. Çünkü yararlıdırlar, yararlı olan da vermedir.

Cömertlik servete göre söz konusu olur. Nitekim cömert olma verilen şeylerin çokluğunda değil, verenin huyundadır. Burada servete göre bir kıyaslama yapmak gerekir. Daha az verenin daha cömert olmasını engelleyen bir şey yok, eğer olanakları daha az ise.

Cömert kişi aynı zamanda mal konularında kolay yaklaşılabilir bir insandır, haksızlığa da uğrayabilir; çünkü mala değer vermez. Gereken bir şeyde harcama yapmamış olması, gerekmeyen bir şeyde harcama yapmış olmaktan duyduğu üzüntüden daha ağır gelir.

Muhteşem insan cömerttir fakat cömert mutlaka muhteşem değildir.

Onurlu ve onursuz kişiliklerin ortasında yüce gönüllü insan vardır. Bu insan iyilik yapmaya alışkındır, iyilik görünce de utanır. 

Öfke konusunda orta olma sakinliktir. Sakin kişi dingin olmak, duygulanımlar tarafından sürüklenmemek, aklın gösterdiği şeyleri ve aklın gösterdiği süre için öfkelenmek ister. Nitekim öfkelenmediği ve kendini savunamadığı için duygusuz olduğu ve acı da duymadığı sanılıyor. Küçük düşürülmeye katlanmak ve yakınları küçük düşürülünce bunu görmezlikten gelmek köleye özgü bir şey diye düşünülüyor.

Adalette bütün erdemler bir arada bulunur.

Erdemler içerisinde yalnızca adaletin başkalarının iyiliği için olduğu düşünülür.

Nomisma, yani paraya ismini veren kelime uzlaşı ile ilgilidir.

Arzu etmeden ya da pek az arzu ettiği için çirkin bir şey yapan kişi, çok arzu ettiğinden ötürü bunu yapan kişiden; öfkelenmeden başkasına vuran da öfkelendiği için vurandan daha kötüdür.

Her kendine egemen olamayan kişi pişmanlık duyar.

Kendisine egemen olamayan kişiler adaletsiz değil ama adaletsizlik yapıyorlar. 

Acının aşırılığından kaçılmaz, acıdan hepten kaçınılır. 

Bir yarar nedeniyle bir başkasını sevenler, kendilerine bir iyilik geldiği için bunu yaparlar. Haz nedeniyle sevenler de kendilerine bir hoşluk geldiği için bunu yaparlar. Böyle dostluklar çabuk bozulur. İnsanlar hep yararlı veya haz verici olmazlar. İyi kişilerin ve erdemli olanların dostluğu ise mükemmeldir. Bunlar iyi oldukları için karşılıklı olarak birbirleri için iyi şeyler isterler. 

En çok karşıt kişiler arasında yarara dayalı dostluk olur. Örneğin zengin ile yoksul, bilgili kişiyle cahil gibi.

30 Aralık 2021 Perşembe

“2040’a Ne Kaldı?” Adlı Kitaptan Notlar

Merhaba değerli arkadaşlar,

Bugün Dr. Mustafa Aykut’un kaleme aldığı “2040’a Ne Kaldı?” adlı kitabın içerisinden dikkatimi çeken notları sizlerle paylaşacağım. İçerisinde beni etkileyen geleceğe dönük birçok tahmin var. Eminim okuyunca sizler de benim gibi şaşıracaksınız. Şimdi bu notları tek tek aşağıda paylaşıyorum:

Kağıt ve metal paralar cebimizde ya da cüzdanımızda değil, koleksiyonerlerde ya da hatıra diye saklayanlarda olacak. 

Kimlik kartlarımız, pasaportlarımız, ehliyetlerimiz, her türlü kartımız da kullanılır durumda olmayacak. 

Fosil yakıt ile çalışan araçlar olmayacak. Bugün alışık olduğumuz şekilde okullar ve kampüsler de bulunmayacak.

Herkes her dili konuşabiliyor, konuşulanı anlayabiliyor olacak.

Akademik dünyada Fütürizm, Alwin Toffler’in 1966’da New York’da Fütürizm dersleri vermeye başlaması ile kampüslere girdi. Bugün birçok üniversitede diplomalı fütüristler yetiştirilmektedir. Güney Kore’de adı daha önce Eğitim, Bilim ve Teknoloji Bakanlığı olan bakanlık; Bilim, Bilgi, İletişim ve Geleceği Planlama Bakanlığı olarak yeniden adlandırıldı.

Aslında geleceği tahmin etmek kolay bir konu değil. Birçok ünlü bilim insanı oldukça yanıldıkları tahminler yapmışlardır. Örneğin Albert Einstein 1932’de, “Nükleer enerjinin elde edilebileceğini işaret eden en ufak belirti yok” diyordu. Microsoft’un kurucusu Bill Gates de 1981’de “Kimsenin 637 KB’tan daha fazla belleğe ihtiyacı olduğunu sanmam” demişti. Bunun gibi elimizde birçok örnek mevcuttur.

İnsanlık tarihi üç önemli keşfi hep hayal etmiştir. Bunlar; ölümsüzlük, simya bilimi (her şeyi altına çevirebilme) ve uzaya gitme. Bunlardan sonuncusu, aya ayak basma ve uzay istasyonlarının kurulması ile büyük ölçüde başarıldı. Ölümsüzlük ise başarılmış değil. Fakat insan ömrünün tarihte hiç olmadığı kadar uzadığını görüyoruz. Gelinen son noktada, batı diye tabir ettiğimiz bölgede (Japonya ve Kore bu gruba giriyor) bugün doğan bir çocuğun yüzde 50 ihtimalle 100 yaşını devireceği öngörülüyor. Fakat sadece bir asır önce bu oran yüzde 1 bile değildi. 

Uzayan hayatlar ise farklı bir yaşam anlayışını önümüze getirecektir. Örneğin tek bir meslek sahibi olmak, tek bir üniversite bitirip tek bir diploma ile iş yaşamında yer almak gibi günümüzün kuralları veya gerçekleri ileride olmayabilir. Hatta insanların aynı insan ile evli kalması bile garip karşılanabilir. 

Ekonomik özgürlük aile hayatını derinden etkiledi. Buna göre kadınlar iş yaşamında yer almaya başlarken, erkekler de ev işlerini yapmayı öğrendiler. Bu sayede her iki cinsin de birbirine ihtiyacı azaldı.

DNA dizilimini değiştirme üzerine çalışan CRISPR teknolojisi ileride hastalıkların azaltılması, daha ısmarlama çocukların meydana getirilmesi gibi konuları gündeme getirebilir. 

Beyne yerleştirilen çipler vasıtası ile her türlü bilgiye hızlıca ulaşma imkanı ortaya çıkacaktır. Bu sayede karşıdakinin ne düşündüğünü, ne hissettiğini de anlayabiliriz. Bu aynı zamanda bebeklerin ve hayvanların da neler hissettiğinin anlaşılmasını sağlayacaktır. Bu durumda insanların birbirinden saklısı gizlisi olmayacaktır. Bu insan ilişkilerini nasıl etkiler? Bunları göreceğiz. 

Metaverse aleminde bir araya gelip, bir şeyler satın alıp, bir işte çalışıp, gayrimenkul edinip tamamen ikinci bir yaşam yaşayabiliriz. 

Yeni şehirler de gündeme gelecektir. Özellikle trafikle, hava kirliliği ile mücadele eden şehir planlamacıları ulaşımı yer altına almayı veya küçük yerleşim yerleri kurmayı (on beş dakikalık şehir) düşünmektedir.

Rüzgar ve güneş enerjisinin toplam küresel elektrik üretiminde yüzde on gibi bir payı vardır. Bu konuda ülkemiz yüzde 13 ile, Almanya (yüzde 42), İngiltere (yüzde 33) ve Avustralya’nın (yüzde 17) ardından dördüncü sırada yer almaktadır. Bu ülkemiz adına umut vericidir. 

Uzay araştırmaları özellikle artan dünya nüfusuna yeni yerleşim yerleri bulabilmek ve dünyadaki iklim değişikliğinden korunabilmek için yapılmaktadır. Oysa bilim insanları bu pahalı projelere kaynak ayırmak yerine dünyamızı kurtarmaya odaklanmanın mümkün olabileceğini söylemektedirler. 

Buradan hareketle geldiğimiz noktayı şöyle özetleyebiliriz :

- Sadece 50 yıl önce 125 balık türüne ev sahipliği yapan Marmara denizinde şu anda 10 tür kalmıştır.

- Tüm bulaşıcı rahatsızlıkların yüzde 60’ı hayvanlardan insanlara geçen virüslerden kaynaklanmaktadır. Bu da hayvanların yaşam alanlarının daraltılması sonucu insanlar ile hayvanların daha fazla temas kurması nedeniyle gerçekleşiyor. Ebola, SARS, MERS, HIV ve Covid hep bu türden rahatsızlıklar. 

- 20 yıl içerisinde Afrika’dan Avrupa’ya 1 milyar insanın yaşam koşullarından dolayı göç etmesi bekleniyor. 

Önümüzdeki dönemde yapay zeka hayatımızda daha fazla yer alacak. Makineler hızlıca öğrenecekler ve yaptığımız birçok işi onlara devredeceğiz. 2029 yılında robotlar bir yaşındaki bir bebek zekasına, sonraki on beş yıl içerisinde ise normal bir insan zekasına erişecekler. 

20 yıl içerisinde en azından bir şirketin başında bir yapay zeka oturacak.

Sürdürülebilirlik artık şirketlerin en önemli işlerinden bir tanesi oldu. İlerleyen zamanlarda gerek devletler gerekse de işletmeler daha yeşil bir dünya için çalışmaya devam edecekler. Avrupa Birliği Paris anlaşması ile 2030’a dek 1,5 dereceden fazla ısınmaya izin verilmeyecek şekilde önlemler alacak.  

Tolstoy’un Savaş ve Barış adlı romanında yaklaşık 600.000 sözcük vardır. Kitabın tamamını bir bitkinin DNA sarmalı içerisine kodlayarak saklamayı başarmışlardı. Şimdi canlı bir hücreye daha fazlasını koymaya çalışıyorlar. Örneğin Koli basili bunun için iyi bir aday olarak gözüküyor.

Akıllı mahkemeler karşımıza çıkmaya başladı. 2019 yılında Mart ayının başından Ekim ayının sonuna dek Çin’de 3,1 milyon dava yapay zeka tarafından sonuçlandırıldı. Estonya’da, maddi değeri 7000 Euro dan az olan uyuşmazlık davalarına robot yargıçların bakması gündemde.

Teknolojinin ilerlemesiyle birlikte kişilerin yüz görüntüleri kullanılarak sahte videolar üretilir hale geldi. Deepfake denilen bu teknoloji ile insanların video veya ses kayıtlarına olan güven azalacak.

İnsanlığın nüfusu arttıkça beslenme konusu da gittikçe önem kazanmaktadır. Özellikle iklim değişikliği ve tarım alanlarının azalması yeni besin kaynaklarına yönelmemizi gerektiriyor. Bu sebeple deniz yosunları, böcekler ve et görünümü ve tadı veren fakat bitkilerden şimal edilen gıdalar yeni besin kaynakları olma noktasında kullanılabilir.

Suyun dünya çapında azalmaya başlamasıyla ilk su piyasası Chicago Ticaret Borsası‘nda 7 Aralık 2020 tarihinde açıldı.

Yeni dönemde bir eşyaya sahip olmak yerine onunla bir deneyim yaşamak daha önemli görünebilir. Günümüzün gençleri marka peşinde koşmuyor, elde edecekleri şeylerin geçmişte bir hikayesinin olmasına önem veriyorlar. Onlar için belli bir yerde yemek yemek belli bir şeye sahip olmaktan daha önemli olabiliyor.

Her şey değişirken eğitim sisteminin değişmemesi beklenemez. 17. yüzyılda, varlıklı aileler çocukları için tuttukları eğitmenleri evlerine çağırıyor ve kişiselleştirilmiş eğitimler vermelerini istiyorlardı. Fakat yüzyıl önce her öğrenciye aynı şekilde verilen tekdüze eğitimler başladı. Özellikle fabrikaların yanındaki yaşam alanlarında açılan okullar, her öğrenciye aynı eğitimin verilmesinin yolunu açmıştır. Bu sayede öğretmenler sınıftaki öğrencilerin zekaları, becerileri ve kültürlerini önemsemeksiniz ortalama eğitim vermeye başladılar. Bundan sonra öğrenciler ihtiyaçlarına göre eğitim alma yolunu seçebilirler.

11 Kasım 2021 Perşembe

“Ustalık Gerektiren Kafaya Takmama Sanatı” Adlı Kitap Özeti

Sevgili dostlar merhaba,

Bugünün kitap özeti Mark Manson tarafından kaleme alınmış olan “ Ustalık Gerektiren Kafaya Takmama Sanatı” adlı eser üzerine olacaktır.

Yazar oldukça ilginç biri. Çocukluğu ve gençliğinde yaşamış olduğu deneyimleri bir araya getirerek, onların üzerinden bazı tespitler yaparak kendine bazı dersler edilmiş. Bu anlamda değerli bir kitap olduğuna inanıyorum.

Şimdi kitapta gözüme çarpan önemli düşünceleri sizlerle paylaşmak istiyorum.

Pozitife, daha iyi olana, en iyi olana takıntı bize sadece durmadan ne olmadığımızı, neye sahip olmadığımızı, ne olabilecekken olmayı başaramadığımızı hatırlatır. Daha iyi bir yaşamın anahtarı ise daha fazlasına sahip olmaya çabalamak değil, daha aza önem vermek, gerçekten doğru ve o anda önemli olana aldırmaktır.

Kafaya takmamak önemlidir. Dünyanın berbat halde olduğunu ve bunun da olağan olduğunu kabul etmemiz gerekir. Bu her zaman böyleydi ve böyle olmaya devam edecek. Oysa sahip olduklarımız bizi mutlu etmeye yetmelidir. George  Orwell insanın burnunun ucundakini görmesinin sürekli mücadele gerektirdiğini söylemiştir.

Daha pozitif bir deneyimi arzu etmenin kendisi negatif bir deneyimdir. Ve paradoksal olarak, insanın negatif deneyimini kabul etmesinin kendisi pozitif bir deneyimdir.

Doğru düşünmeyi başaran insanlar hayattaki her şeye değil ama kendileri için önemi olmayan her şeye boş ver diyebilirler. Gerçekten önemli olan şeyleri aldırırlar. Örneğin aile, arkadaşlar vb. Giderek neyi kafaya takacağımız hakkında daha seçici oluruz. Bunun adı olgunlaşmadır. 

İnsan öyle değişik bir varlıktır ki, bir sorun olmadığı zaman bile aklı otomatik olarak sorun oluşturabilir.

Istırap ve kayıp kaçınılmazdır. Onlara karşı koymaktan vazgeçmeliyiz. Onları olduğu gibi kabul etmeliyiz. Acı, ondan ne kadar nefret etsek de yararlıdır. Genç ve dikkatsizken bize neye dikkat etmemiz gerektiğini öğreten acıdır. Neyin iyi neyin kötü olduğunu görmemize yardımcı olur. Kendi sınırlarımızı tanıyıp ona göre davranmamızı sağlar.

Sorunlar asla bitmez, farklılaşırlar veya bir üst seviyeye çıkarlar. Mutluluk sorunları çözmekten kaynaklanır. Sorunlardan kaçmaya çalışırsak ya da sorunumuz yokmuş gibi hissedersek kendimizi mutsuz hissederiz. Sorunlarımızdan ne kadar uzun süre kaçar ve ne kadar uzun süre kendimizi uyuşturursak, sonunda meselelerimizle yüzleşmek zorunda kaldığımızda o kadar fazla acı verirler.

Olumsuz duygular eyleme geçme çağrısıdır. Onları hissetmemizin nedeni bir şey yapmamız gerektiğidir. Olumlu duygular ise doğru eylemi yapmanın ödülüdür.

Duygular kalıcı değildir, bugün bizi mutlu eden yarın mutlu etmeyecektir. Çünkü biyolojimizin her zaman daha fazlasına ihtiyacı vardır. Mutluluğa takmış olmak kaçınılmaz olarak başka bir şeyi aramakla sonuçlanacaktır. Yeni bir ev, yeni bir ilişki, bir çocuk daha, bir terfi daha vb. Psikologlar bu kavrama hedonik çark adını verirler. Yaşamamızı değiştirmek için çok çabalamakta olduğumuz ama asla daha mutlu hissetmetmeyişimiz…

Başarıyı belirleyen neyin tadını çıkarmak istiyorsun sorusu değildir. Hangi ıstıraba katlanmaya razısın sorusudur. Mutluluğun yol engebelidir ve utançla döşenmiştir. Bir amaca ulaşmak insanı mutlu etmez, o amaca giden yol insanı mutlu eder.

Sorunlarınızı nasıl gördüğünüzü değiştirmek istiyorsanız, değer verdiğiniz şeyi veya başarıyı ölçme biçiminizi değiştirmelisiniz.

Araştırmalar, enerjilerini yüzeysel hazlara odaklayanların daha kaygılı, duygusal açıdan dengesiz ve depresif olduklarını gösteriyor. Haz, mutluluğu nedeni değil sonucudur.

Freud’un dediği gibi, bir gün geriye dönüp baktığınızda mücadele günlerinizin en güzel günleriniz olduğunu göreceksiniz.

İnsanlar kendilerine iyi değer yargıları belirlemeleri gerekir. Dürüstlük iyi bir değer yargısıdır çünkü üzerinde tam anlamıyla kontrolünüz vardır. Popülarite ise kötü bir değer yargısıdır çünkü üzerinde tam olarak kontrol kuramazsınız. Sağlıklı değer yargılarına içten yani tamamen kendi kontrolümüzde eriştiğimizi biliriz. Kötü değer yargılarına ise çoğunlukla dışarıdan bakılır, başkalarının değerlendirmeleri ile ilgilidir. 

Başımıza gelenleri kontrol edemeyiz ama başımıza gelenleri nasıl yorumladığımızı ve nasıl tepki gösterdiğimizi her zaman kontrol edebiliriz.

Hiç suçumuz olmasa bile yine de sorumluluğumuzun olduğu bazı problemler vardır. Mutsuzluğumuzun nedeni birçok kişi olabilir ama sizden başka kimse mutsuzluğunuzdan sorumlu değildir. Çünkü olayları nasıl gördüğünüzü, nasıl tepki verdiğinizi, nasıl değerlendirdiğinizi siz seçersiniz. Deneyimlerinizi ölçecek ölçütü siz belirlersiniz.

İnsanın zihni insana oyunlar oynar. Örneğin bir şey deneyimleriz. Birkaç gün sonra onu biraz farklı hatırlarız, sanki kulağımıza fısıldanmış ve yanlış duymuşuz gibi. Sonra birine anlatırız ve kurgudaki birkaç boşluğu kendi uydurmalarımızla doldururuz ki her şey anlamlı olsun ve karşımızdaki bizi deli sanmasın. Sonra doldurduğumuz o boşluklara inanırız ve bir daha anlattığımızda yine tekrarlarız. Beyinlerimiz doğru değil verimli çalışmak için tasarlandıkları için sürekli kendimizi ve başkalarını yanlış yönlendiririz. 

Biri bir konuda sizden daha başarılı olmuşsa muhtemelen sizden daha fazla başarısız da olmuştur. Biri sizden daha kötüyse muhtemelen sizin geçtiğiniz ıstıraplı öğrenim sürecinden geçmemiştir.

Umarım keyif almışsınızdır, iyi çalışmalar dilerim.

9 Kasım 2021 Salı

Schopenhauer’den Aforizmalar

Merhaba 

Bu yazımda da sizlerle oldukça ilginç ve aynı zamanda çok isabetli tespitleri olduğunu düşündüğüm Alman filozof Artur Schopenhauer’in düşüncelerini paylaşmak istiyorum. Bunun için "Hiçliğin Mutlu Sessizliği" ve "Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar" adlı kitapları kullandım.

Cehalet, sadece muazzam zenginlik ile beraber olduğunda alçaltıcıdır.

Mutsuz olmamanın en güvenli yolu, çok mutlu olmayı beklememektir.

Affetmek ve unutmak, zor kazanılmış deneyimi boşa harcamak demektir.

Arzuyu doğuran ve besleyen sadece talep edilen şeyin umududur.

Hakikatin ortaya çıkışı üç evrede gerçekleşir. İlki hakikatle dalga geçilir, ikincisi hakikate direnilir ve üçüncüsü ise hakikat bariz olarak kabul edilir.

Her özgün fikir ile önce dalga geçilir, sonra buna hararetle saldırılır ve sonunda sorgusuz sualsiz kabul edilir.

Mutluluk kendine yetenlere aittir.

Dolandırıldığımız paradan daha yararlı kullanılmış olanı yoktur, çünkü bu parayı verip akıllılık almışızdır.

Bir kimsenin yalan söylediğine şüphe ediyorsak, ona inanıyormuş gibi yapmalıyız. Böylece cesaretlenecek ve kendinden emin olacak, daha arsızca yalan söyleyecek ve maskesi düşecektir.

Bir kişi hemen hemen tüm gününü okuyarak geçiriyorsa, düşünme kapasitesini yavaş yavaş kaybeder. Pek çok bilgin için durum farksız değildir, aptallaşırcasına okudular. Sadece kendi düşüncelerin köreldiğinde okumalısın.

Her gün biraz yaşamdır. Her uyanma ve kalkma biraz doğuş, her taze sabah biraz gençtik, her dinlenme ve uyku biraz ölümdür.

Büyük insanlar kartal gibidir. Yuvalarını yüce yalnızlıkta inşa ederler.

Özellikle şu sözünü çok seviyorum;

"Acıların kaynağı arzularımızdır."

Bu aşamaya kadar, “Hiçliğin Mutlu Sessizliği” adlı kitaptaki aforizmaları sizlerle paylaştım. Bundan sonra da “Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar” adlı kitabını özetlemek istiyorum.

Yazar, yaşam bilgeliği kavramını yaşamı olabildiğince rahat ve mutlu bir biçimde sürdürme sanatı anlamında aldığını belirtmiştir.

Aristoteles insan yaşamının büyüklerini üç sınıfa girmişti. Bunlar dışsal olanlar, ruha ait olanlar ve bedeni ait olanlardır. Fakat filozofumuz Schopenhauer bu bölümlendirmeyi şu şekilde yapıyor; Bir kimsenin ne olduğu, bir kimsenin neye sahip olduğu ve bir kimsenin neyi temsil ettiği. Aslında kitap temelde bu üçlü ayrıma dayanıyor.

Bir kimsenin ne olduğu, geniş anlamda o insanın kişiliğidir. Buna göre bir kimsenin sağlık, kuvvet, güzellik, karakter, zeka ve yetişme tarzı bu madde altında toplanabilir. Bir kimsenin neye sahip olduğu ise her anlamda malı ve mülküdür. Bir kimsenin neyi temsil ettiği ise o kimsenin başkalarının düşüncesinde ne olduğu yani onun başkalarınca nasıl tasarlandığıdır. Bu temsil başkalarının onun hakkındaki görüşünden oluşur ve saygınlık, rütbe ya da şan olarak ortaya çıkar.

Soylu bir karakter, yetenekli bir kafa, mutlu bir mizaç ve neşeli bir ruh mutluluğumuz açısından en birinci en önemli olanlardır.

İnsanın ne olduğunu, neye sahip olduğundan mutluluğu üzerinde çok daha fazla katkısı vardır. Yine de insanlar zenginlik elde etmek için, zihinsel donanım elde etmek için uğraştıklarından bin kat daha fazla uğraşırlar. Oysa birinin kendinde neye sahip olduğu yaşamının mutluluğu açısından en önemli olanıdır.

Doğuştan zengin kimi aile çocuklarının paylarına düşen büyük mirası, inanılmaz kısalıktaki bir sürede harcayıp tükettikleri uğursuz savurganlığın kaynağı gerçekte zihnin yoksulluğundan ve boşluğundan ortaya çıkar. Böyle bir genç dışsal olarak zengindi ama içsel olarak yoksul bir biçimde dünyaya gelmişti. Dıştan gelen her şeyi almak isteyerek boşyere içsel yoksunluğunu dizginlemeye çalışmaktadır.

Epiktetos, “insanları huzursuz eden olaylar değil olaylar hakkındaki görüşleridir” demiştir. Genel olarak mutluluğumuzun onda dokuzu sadece sağlığa dayanır. Buna göre her şeyden önce insanların birbirlerine karşılıklı olarak sağlık durumlarını sormaları nedensiz değildir.

Boş zaman tam da Ariosto’nun dediği gibi cahillerin can sıkıntısıdır. Sıradan insanlar sadece zamanını geçirmeyi düşünürler, herhangi bir yeteneği olan kimse ise ondan yararlanmayı düşünür.

Nasıl ki en mutlu ülke az ya da çok ithalat yapması gerekmeyen ülke ise, iç zenginliği kendine yeten ve eğlenmek için dışarıdan az ya da çok bir şeye gereksinme duymayan insan da en mutlu insandır. Dışarıdan alınan pahalıya mal olur, bağımlılık yapar ve tehlike getirir. Aristoteles “mutluluk kendi kendine yetendir” demiştir. Çünkü mutluluk ve hazzın tüm dış kaynakları doğaları gereği son derece güvenilmez, nahoş ve geçicidirler.

Dışarıdan bir şeyler kazanabilmek için içeriden bir şeyler kaybetmek; yani şan, şöhret, mevki ve şatafat için huzurunu, boş zamanını ve bağımsızlığını önemli ölçüde feda etmek büyük bir aptallıktır.

Seneca, “zihinsel bir uğraşı içermeyen boş zaman ölümdür ve diri diri gömülmektir” demiştir. Normal insan yaşamınızdan haz alması bakımından, kendi dışındaki şeylere; mala, mülke veya mevkiye, kadınlara ya da çocuklara, arkadaşları veya topluma muhtaçtır. Bu yüzden onları yitirdiğinde ya da onların kendisini aldattığını düşündüğünde yıkılır. Bu ilişkiyi anlatabilmek için ağırlık merkezinin kendisinde olmadığını, dışarıda yer aldığını söyleyebiliriz.

Bir kimsenin neye sahip olduğu üzerini konuşmadan önce, Epiküros’un insan gereksinimlerini ayırdığı üç sınıfı görebiliriz. Bunlardan birincisi doğal ve zorunlu olanlardır. Bunlar karşılanmadıklarında acı çekmeye neden olurlar. Örneğin beslenme ve giyme gibi. Diğer taraftan da karşılanmaları kolaydır. İkinci olanlar ise doğal ama zorunlu olmayanlardır. Bunlar cinsel deneyimlerdir. Son olarak da ne doğal ne de zorunlu olanlar vardır. Bunlar; lüks, zenginlik, şatafat ve gösteriş gereksinimleridir. Bunlar sonsuzdur ve karşılanmaları çok zordur.

Şimdi de bir kimsenin neyi temsil ettiği üzerine konuşabiliriz. Nasıl ki bir kediyi okşadığımızda engel olamayacağımız bir biçimde mırlamaya başlarsa, övülen bir insanın yüzü de, övgü apaçık yalan olsa bile tatlı bir sevinçle kaplanır. Kişinin kendi başına ve kendisi için ne olduğunun değeri, o kişinin başkasının gözünde ne olduğunun yanında çok daha mutluluk vericidir. Bizim başkası için ne olduğumuzun yeri yabancıların bilincidir. Başkası için ne olduğumuz, bu bilinçte göründüğümüz görünüş ve ona uygulanmış şan, şöhret ve mevki gibi kavramlardır. Oysa “Ün arayışı işi bilge kişinin bile bırakabileceği son şeydir”demiştir Tacitus. Bundan kurtulmanın tek yolu başkalarının bizimle ilgili görüşünün gerçeklik üzerinde ne denli az bir etkisinin olabileceğini ve bu görüşün ne denli zararlı olduğunu aklımıza yerleştirmektir.

Dünyada gurur duyabileceği hiçbir şeyi olmayan zavallı bir adam, son çare olarak içinde yaşadığı ulusa uzatır elini. Böylece bireysel özelliklerinin yokluğunu ele verir ve milyonlarca kişiyle paylaştığı bir şeye başvurur.

Değeri ya da değersizliği başkalarının gözünde nasıl göründüğüne dayanan bir varoluş sefil bir varoluş olurdu. İnsanlar esas olarak kendi yargılarına sahip olamadıkları ve başarılarını değerlendirme noktasında eksik kaldıkları için yabancı beyanlara kulak verirler. Bu beyanların da doğruluğuna inanma eğilimine girerler. 

Schopenhauer, öğütler ve özdeyişler adlı bölümünde de genel olarak şunlardan bahseder:

Aristoteles “zevkin değil acısızlığın peşinden koşar akıllı kişi” demektedir. Tüm işlerimiz bizim istediğimiz gibi gidiyor ancak işlerden bir tanesi istediğimiz gibi gitmiyorsa çok önemsiz bile olsa kafamızı sürekli bu iş kurcalar. Sürekli onu düşünürüz ve istediğimiz gibi gerçekleşen tüm öteki daha önemli işleri düşünmeyiz. Voltaire’in dediği gibi mutluluk yalnızca bir düştür fakat acı ise gerçektir. Buna göre yaşamında mutluluk öğretisi açısından bir sonuç çıkarmak isteyen kimse, hesabını tattığı zevklere göre değil atlattığı belalara göre yapmalıdır.

Kinikler hazları acıya düşüren tuzaklar olarak görmüşlerdi.

Dünyanın sunabileceği en iyi şey, acısız, dingin ve katlanılabilir bir yaşamdır. Çok mutsuz olmanın en güvenli yolu çok mutlu olmayı istemektir. Haz, mülk, rütbe, onur gibi istemleri olumlu bir ölçüye indirmek uygundur. Çünkü büyük felaketleri çağıran tam da bunlardır.

Başlangıç noktasından baktığımızda yaşam sonsuz, sonundan geriye doğru baktığımızda ise çok kısa görünür.

14. yüzyıl şairi Petrarca “öğrenmekten başka mutluluk duyumsayamıyorum” demiştir.

Çoğu kimse fazlasıyla bugünde yaşar. Bunlar düşüncesizlerdir. Bazıları da fazlasıyla gelecekte yaşar. Bunlar da korkak ve endişelilerdir. Bir kimsenin doğru ölçüyü tutturduğu ender görülür. Çabalama ve umut etme yoluyla yalnızca gelecekte yaşayanlar, her şeyden önce hakiki mutluluğu getirecekleri düşünülen gelecek olaylar karşısında sabırsızlıkla acele ederler. Bunlar İtalya’da kafalarını bağlamış bir sopaya bir demet ot asılan ve bu yüzden hep önlerine bakan eşeklere benzerler.

Tek gerçek ve tek kesin olanın bugün olduğunu asla unutmamalıyız. Buna karşılık gelecek hemen hemen her zaman onu tasarladığımızdan başka türlüdür. Geçmiş de başka türlüydü ve her ikisinin de bir bütün olarak bizim zannettiğimizle çok az ilgisi vardır. Her gününü özel bir yaşam olarak gör.

Cicero diyor ki, “bir kimse yalnızca kendi kendine bağlı ise ve kendinde her şeye sahipse mutlu olmaması mümkün değildir.”

St.Piere’in dediği gibi “Beslenmede perhiz bizi bedensel açıdan sağlıklı yapar. İnsanlarla ilişkide perhiz de ruhumuzu huzur verir.”

Seneca diyor ki, “insan karşılaştırma yapmadan kendinde olanı sevinmeli.”

Zaten olmuş yani artık değiştirilemez bir kötü olay karşısında ne bunun başka türlü olabileceği, ne de bundan neyle sakınılmış olabileceği düşüncesine izin verilmelidir. Eğer böyle yapılmazsa acı dayanılmaz ölçüde artar ve insan kendi kendine eziyet eden anlamına gelen heautontimorumenos olur.

Uykudan önceki uyanık durumdaki düşüncelerimiz bilindiği gibi kapkaradır. Sabahleyin tüm bu değişik imgeler tıpkı düşler gibi gidip gitmişlerdir. İspanyol atasözü “gece boyalıdır, gündüz beyazdır” bunu anlatır. Ama daha akşamları, ışıklar yanmaya başlar başlamaz, akıl da göz gibi, gündüzün olduğu gibi net göremez. Bu yüzden bu zaman dilimi, ciddi ve en azından hoş olmayan konuların düşünülmesi için uygun değildir. Bunun için en doğru zaman sabah saatlidir.

Nasıl ki küçük cisimler, gözümüze yakın tutulduklarında görüş alanımızı sınırlar, tüm dünyayı örterlerse; en yakın çevremizdeki insanlar ve olaylar da son derece önemsiz ve değersiz olsalar bile, dikkatimizi ve düşüncelerimizi gereğinden çok, üstelik de hoş olmayan bir biçimde meşgul ederler.

Aldanmışlar arasında doğru kavrayışlı bir adam, tüm saat kuleleri yanlış zamanı gösteren bir kentte, sadece kendi saati doğru olan bir adama benzer. Saatin gerçekte kaç olduğunu bir tek o bilmektedir ama bu onun ne işine yarar? Tüm dünya yanlış zamanı gösteren dünya saatlerine göre davranmaktadır. Hatta bir tek onun saatinin doğru zamanı gösterdiğini bilenler bile.

Nezaket akıllılıktır, bunun sonucunda nezaketsizlik aptallıktır. Nezaketsizlik yüzünden gereksiz yere ve bile bile düşman kazanmak, tıpkı insanın kendi evini kundaklaması gibi bir çılgınlıktır. Çünkü nezaket oyuncak paralar gibidir, açıkça sahtedir. Bundan tasarruf etmek akılsızlık kanıtıdır. Buna karşılık kullanmak akıllık kanıtıdır. Tüm uluslar mektuplarını en sadık kulunuz anlamlarına gelen sözcüklerle bitirirler. En dik kafalı ve düşmanca davranan insan bile birazcık nezaket ve güler yüzle yumuşak ve iyi huylu yapılabilir. Buna göre balmumu için sıcaklık neyse insanlar içinde nezaket olur.

Birinin yalan söylediğinden kuşkulanıyorsanız buna inanmış gibi yapmalısınız. Bunun üzerine o insan pervasızlaşır ve daha büyük yalanlar söyler. En sonunda foyası meydana çıkar.

Düşmanın bilmemesi gereken şeyi dostuna söyleme. Sırrımı saklarsam bu benim tutsağım olur, açığa vurursam ben onun tutsağı olurum. Susma ağacının dallarında huzur meyvesi vardır.

Kimi zaman uzak bir yeri özlediğimizi sanırız, oysa aslında yalnızca bu sırada daha genç ve daha taze olduğumuz için orada geçirdiğimiz zamanı özlemekteyiz. Böylece zaman bizi mekan maskesi altında yanıltır. Oraya yolculuk ettiğimizde yanılsamanın farkına varırız.

Yaşamımız, aşağıya doğru yuvarlanan bir küreninki gibi hızlandırılmış bir devrimdir. Nasıl ki dönen bir yuvarlak levhadaki her nokta merkezden uzaklığı ölçüsünde daha hızlı dönüyorsa herkes için de zaman, yaşamının başlangıç noktasına uzaklaştığı ölçüde gitgide daha hızlı akar.

İnsan, Horatius’un hiçbir şeye şaşırmamak düşüncesine, yani tüm şeylerin değersizliğine ve dünyanın tüm harika işlerinin boşluğuna, dolaysızca ve samimi bir biçimde iyice inanmaya ancak ileriki yaşlarda başlayabilir.

"Yaşamın Kısalığı Üzerine" Adlı Kitap Özeti

Seneca’nın “Mutlu Yaşam Üzerine” adlı kitabını geçen yazımda özetlemiştim. Bu yazımda da diğer bir eseri olan “Yaşamın Kısalığı Üzerine” adlı kitabını özetlemeye çalışacağım. 

Kısıtlı bir zamanımız yok sadece çoğunu boşa harcıyoruz. Yaşam yeterince uzun ve tamamı iyi düzenlenirse en büyük işlerin başarılmasına fazlasıyla yetecek kadar bahşedilmiştir. Buna karşılık yaşam herhangi bir iyi şeye adanmadığında lüks ve umursamazlık yüzünden tükenir ve kaçınılmaz sonun baskısıyla bizden uzaklaştığını anlayamadığımız yaşamın çoktan geçip gittiğini kavrarız. Tam da böyledir, kısa yaşam bulmayız, onu biz kısaltırız. Ondan yoksun değiliz, onu tüketiyoruz. Nasıl krallara layık büyük bir mal varlığı kötü bir sahibin eline geçince bir anda dağılır, mütevazı bir mal varlığı iyi birine emanet edilince o kişinin dikkatli idaresi ile artarsa, yaşamımız da kendini iyi düzenleyen biri için oldukça uzundur.

Zenginlik ne çok insana yük olmuştur. Ne çok insanın belagati ve gündelik meşguliyetlerde yetenek gösterme gayreti kan akıtmıştır. Ne çok insanın yüzü daimi hazlardan ötürü soluyor. Etraflarını saran yandaş topluluğu ne çok insanı özgürlüğünden mahrum ediyor.

Düşünsene; tefeci, metres, patron, müşteriler ne çok zamanını aldı. Karınla yaptın kavgalarla, kölelerine verdiğin cezalarla ve kentte görevin için koşuştururken ne çok zaman kaybettin.

Makamlar, anıtlar, kararnamelerle buyuran ya da işlerle inşa eden hangi yetki varsa, birden yok olur, uzun süreli eskimenin yıkıma uğratıp değiştiremeyeceği hiçbir şey yoktur.

Bir insanın, hesabına para geçirirken ölüp uzun süredir bekleyen mirasçısını güldürmesi utanç vericidir.

“Mutlu Yaşam Üzerine” Adlı Kitap Özeti

Kıymetli arkadaşlar merhaba,

Bugün de sizlere ünlü Romalı hatip ve filozof Seneca’nın çok önemli bir eseri olan "Mutlu Yaşam Üzerine" adlı kitabının özetini yapacağım.

Seneca, Stoa düşüncesinin en önemli filozoflarından biridir. Stoa felsefesi hayata, beklentileri dizginlemek üzerine bakmayı sağlar. Buna göre hayatta mutlu olmanın en önemli yolu beklentileri ve istekleri artırmamaktır. Bu felsefede en yüce iyi anlayışı öne çıkmaktadır. En yüce iyi, nihai hedef olarak erdemdir. Düşünce ve davranışlarımızı doğru bir muhakeme ile şekillendirmemizi gerektirir. İyi ve kötüyü doğru bir muhakemeyle, yani aklını ölçüt olarak belirleyen, ahlaki doğrulara önem veren, ölçüsüz hazları reddetmenin gerçek haz olduğunu bilen ve erdemli yaşayan insan gerçekten mutludur.

Bu bağlamda mutlu yaşamak doğayla uyumlu yaşamaktır. Makam ve şöhret peşinde koşmak, yarını düşünürken bugünü kaybetmek, başka değişle anı yaşayamamak yaşamı kısaltır. 

Hiçbir şey hayvan sürüsünün yaptığının aksine, önden giden kalabalığın izinden gitmemiz ve herkesin gittiği yere değil de gidilmesi gereken yere gitmemiz gerçeğinden daha önemli değildir. Hiçbir şey bizi toplumda büyük bir uzlaşı ile benimsemiş şeylerin en iyi şeyler olduğunu düşünerek yaygın bir kanaate teslim olmak, önümüzdeki birçok örneğin olması ve akla göre değil, başkalarına benzemek için yaşamak kadar büyük kötülüklere sevk etmez. Bunun sonucunda üst üste binerek yıkıma sürüklenmiş büyük bir insan yığını oluşur.

Dolayısıyla en çok ne yapıldığını değil, yapılması gereken en iyi şeyin ne olduğunu, hakikatin en kötü yorumcusu olan avamın neyi onayladığını değil, ebedi mutluluğa nasıl erişebileceğimizi araştıralım.

Unutulmaması gereken bir konu da; ne kadar büyük bir kitle sana hayransa, o kadar büyük bir kitle de seni çekemiyor demektir.

Kendi doğası ile uyumlu olan ve başka hiçbir yolla elde edilemeyen yaşam mutludur. Öncelikle zihnimiz sağlıklı olmalı ve kendi sağlığını kalıcı bir şekilde elde etmiş olmalı, sonra cesur ve dinç olmalı, dahası en güzel şekilde sabreden, farklı dönemlere ayak uyduran, kendi bedenini ve onu ilgilendiren her şeye dikkat eden ama bunun için dertlenmeyen, yaşamı meydana getiren hiçbir şeye ilgisiz kalmayan ama hayranlık da duymayan, talihin armağanlarından faydalanıp onların kölesi olmayan bir karakterde olmalıdır.

İnsan hazza üstün geldiği gün, acıya da üstün gelecektir. 

Hep beraber özgürlüğe kaçmalıyız. Bunu mümkün kılan da sadece talihe kayıtsız kalmaktır. 

İstese de istemese de, bir insanın yaşamına daimi bir neşenin ve kendi derinliğinden gelen soylu bir mutluluğun dahil olabilmesi öyle temel bir zorunluluktur ki, insan ancak bu sayede kendinde bulunan şeylerden keyif duyar ve sahip olduklarından fazlasını istemez. 

Erdem; yüce, soylu, kralları layık, yenilmez tükenmez bir şeydir. Haz ise bayağı, köleleri layık, zayıf ve güdük bir şeydir.

Liderliği hazza verenler, hem haz hem de erdemi yitirirler. Hazza sahip olamazlar aksine haz onlara sahip olur, hazzın yokluğu onlara işkence gibi gelir, fazlalığı ise boğazlarını sıkar.

Doğru düşünen bir insan şöyle der; 

"Ben ölüme ve komedyaya aynı yüz ifadesi ile bakacağım. Ben zorluklara ne kadar büyük olurlarsa olsun bedenimi cesaretle güçlü kılarak katlanacağım. Ben zenginliği ona sahip olayım ya da olmayayım aynı şekilde küçümseyeceğim. Zenginlik başka bir yerde ise üzülmeyeceğim, yanımda parıldarsa şımarmayacağım. Ben talihe onun gelmesine ya da gitmesine aldırış etmeyeceğim. Ben tüm toprakları bana aitmiş, kendi topraklarımı da herkese aitmiş gibi göreceğim. Ben diğer insanlar için doğduğumu bilecek ve bu nedenle nesillerin doğasına şükran duyarak yaşayacağım. Sahip olduğum şeyi ne cimrilik yapıp koruyacağım, ne de müsriflik edip dağıtacağım. Bana bahşedilmiş olandan fazlasına sahip olmam gerektiğine inanmayacağım. Yaptığım iyiliklerin sayısını hesaplamayacağım, sadece iyilik yaptığım kişinin değerlendirmesini önemseyeceğim. Birinin aldığı bir şey gözüme asla daha büyük görünmeyecek. Benim için yemeğin ve içmenin tek amacı doğanın ihtiyaçlarını karşılamak olacak. Dostlarıma karşı güzel yüzlü, düşmanlarıma karşı yumuşak ve hoşgörülü olacağım. Benden rica edilmeden istenileni vereceğim ve ahlaken doğru olan talepleri olumlu karşılayacağım."

Zenginlik bilgeye göre köle, budalaya göre efendi konumundadır. Bilge zenginliğe hiç önem vermez, sizin içinse zenginlik her şeydir. Zenginliğe sanki biri size ona ebediyen sahip olacağınıza dair söz vermiş gibi davranıyor ve bağlanıyorsunuz.

Ne dersiniz, özellikle günümüzün sosyal yaşamında Seneca'dan ders alacağımız çok fazla konu var değil mi?

7 Kasım 2021 Pazar

“İş Yaşamında Başarısızlık İçin On Emir” Adlı Kitap Özeti

Sevgili okuyucularım merhaba,

Bugün yine iş yaşamı ile ilgili son dönemde okuduğum güzel bir kitabı sizler için özetlemek istiyorum. Kitap Coca Cola’nın başkanlığını yapmış Donald Keough tarafından kaleme alınmış olup, iş yaşamında uygunlandığında başarısızlığa götürmesi kesin olan on tavır ve davranışı anlatıyor.

Kitaba önsöz yazan Muhtar Kent, Keough için şunları söylüyor; “Kendisi Coca Cola’nın toplantı salonlarının gördüğü en büyük iletişimcidir. Söyledikleri bize ilham vermiş, hepimizin içinde yatan “yapıcı tatminsizliği” yani daha iyisini yapmak ve daha iyi olmak isteğini kamçılamıştır” demektedir.


Şimdi Başarısızlık İçin Gerekli On Emir’e hep beraber bakalım:

1- Risk almaktan vazgeçin. İnsanlar ne kadar küçük olursa olsun, bir şeyi elde ettiklerinde artık riskten vazgeçme isteği duyarlar. Bu insanın doğasında vardır. “Sahip olduğum bir şey var. Neden onu tehlikeye atayım?” Diye düşünürler. Yaşamlarımız zenginleştikçe ve daha rahat bir hale geldikçe, risk almaktan vazgeçme eğilimi güçleniyor. Fakat diğer taraftan meşhur yazar Oscar Wilde’nin dediği gibi “Dünyanın sahibi hoşnutsuz olanlardır.” Eğer bir şirket yeterince başarısızlık yaşamamışsa, yöneticileri yeterince hoşnutsuz değildir ve aldıkları maaşı hak etmiyorlardır. Daha önce web sitemde özetlediğim “Good To Great” adlı kitap da bundan bahsediyordu. O kitabı da incelemenizi tavsiye ederim.

2- Esnek olmayın. Eğer başarısız olmak istiyorsanız çevrenizdeki koşullar değiştikçe siz sakın esneklik göstermeyin. Eskisi gibi devam edin. Direnin. Başarısız olacaksınız. Machiavelli’nin dediği gibi “İnsanın trajedisi işte budur. Koşullar değişir ama insan değişmez.” Bu konuda en iyi örneklerden biri Ford’dur. Ford önceleri çalışanların günlük ücretini 5 $’a çıkartarak işçilerine kendi ürettikleri malı satın alma imkanı sunmuştu. Böylece onların sadakatini de kazanmış oluyordu. Bu fikir o zamanın şartlarında oldukça yenilikçiydi ve işe yaramıştı. Fakat Ford geçmişteki gibi düşünmekten vazgeçip bazı konularda ısrar etmeye başladı. Mesela şu sözü çok bilinir. “Siyah olduğu sürece istedikleri rengi alabilirler”. Tüketicilerin farklı renk istekleri olduğunu görmezden gelip onlara ısrarla siyah araba satmaya çalışmıştı. İster istemez diğer üreticiler de Ford’un pazar payını almaya başlamışlardı.

3- Kendinizi uzaklaştırın. Eğer başarısız olmak istiyorsanız herkesten en uzak olan yönetim katı hangisi ise, oranın en uzak köşesinde kendinize kocaman bir büro seçin ve kapınızı kapatın. Kendilerini herkesten uzak tutmak isteyenler için çok acıdır ama, başarılı şirketler tarihi bu tavrın tam tersini gösterir. Öyle ki iş dünyasının efsane olmuş isimlerinin pek çoğu, her düzeydeki çalışanını tanır ve onlarla iletişim kurmada olağanüstü bir yetenek gösterir. Uzak durmak insanı yabancılaştırır, dedikodulara ve zamanla baş kaldırmaya yol açar. Sokrates şöyle diyor, “Size sadık olanların, eylemlerinizi ve sözlerinizi övenler değil, hatalarınızı kibarca ayıplayanlar olduğunu bilin.” İkinci Dünya Savaşı’nda, Winston Churchill‘in tek görevi kendisine kötü haberler getirmek olan özel bir birim kurmuş olmasından alınacak dersler vardır.  Diğer taraftan Hitler, çarpışmaların son zamanlarına kadar savaşı kazanmakta olduğunu sanıyordu. Bir düşünüre göre “Bir çalışma masası, dünyayı izlemek için tehlikeli bir yerdir.” Bir diğer tabirle, çevresini sönük lambalarla donatan parlak ışıklara dikkat etmek gerekir.

4- Yanılmaz olduğunuza inanın. Yıllık şirket raporları; şirket felaketlerle dolu bir yıl geçirmiş olsa bile, beklenmeyen kur dalgalanmalarından olağan dışı kasırgaların etkisine kadar akla gelen her türlü nedenin suçlandığı pek başarılı çalışmalardır. Bu tavır şirketlerin gerçek sorunu belirlemelerine imkan tanımaz. Özellikle başarılı şirketler bu konularda daha fazla yanılgı içindedir. Çünkü bugüne kadar yapmış oldukları tüm faaliyetlerin doğruluğuna öyle inanırlar ki, bundan sonra da aynı politikalarla başarılı olacaklarına kesin gözüyle bakarlar. Oysa şartlar değişebilir ve işler beklendiği gibi olmayabilir. 

5- Faul çizgisine yakın oynayın. Eğer faul çizgisine yakın oynarsanız, ne müşterileriniz de ne de çalışanlarınızda fazla bir güven duygusu oluşturamazsınız. Kazan kazan ilişkisi yerine hep şirket kazansın ama müşteri zaman zaman kaybedebilir düşüncesi şirketleri uzun vadede başarısızlığa götürür. İncil’de söylendiği gibi, saygın bir isim büyük servetlere tercih edilmelidir. Bir görüşe göre de başarı, ilkelerinizi çiğnemeden elde ettiğiniz zaman daha kalıcıdır. Unutulmamalıdır ki, rahat bir vicdan gök gürültüsünde bile uyur.

6- Düşünmeye zaman ayırmayın. Bir bilgi çağında yaşadığımız söyleniyor. Bu doğru değil. Aslında veri çağında yaşıyoruz. Veriler 7/24, sürekli akıyor. Her yönden daha çok, daha hızlı veri üstümüze geliyor. Fakat bunları bilgiye dönüştürmedikçe kullanmamız mümkün olamıyor. Verinin fazlası olmaz diyorlar. Aslında verinin fazlası, veriyi kullanmayı zorlaştırdığından karar almamızı olumsuz etkiliyor. İnsan aynı anda bir makine gibi çok farklı verileri analiz edip bir sonuca ulaşamaz. O sebeple akıllı satış elemanları insanların almayı düşündüğü ürünleri hemen 2 veya 3 e indirip kolayca karar almalarını sağlamaya çalışıyorlar. Bunun yanında da, doğrulama tuzağı denilen psikolojik bir eğilim vardır. Benimsediğimiz görüşlerin neresinde hata olabileceğine bakmak ve bunların üzerinde düşünmek yerine, bunları doğrulamak isteriz. Oysa genel kanaat yanlış olabilir ve bu nedenle yanlış karar verebiliriz.

7- Sadece uzmanlara ve danışmanlara güvenin. Şirketler kendi öz değerleri yerine dışarıdaki uzmanlara veya danışmanlara güvenme eğilimine girebiliyorlar. Bazen karar alma noktasında zorlandıklarında, danışmanların söylediğine daha fazla itibar edip tüm stratejilerini buna göre değiştirebiliyorlar. Oysa şu bir gerçektir ki, her ne üzerine olursa olsun danışmanların her söylediği doğru çıkmamaktadır. Burada yapılması gereken çalışanlara daha fazla güvenip, onların önerilerini ve eleştirilerini dinlemektir.

8- Bürokrasinizi sevin. Eğer şirkette hiçbir şey yapılmasını istemiyorsanız, idari konulardaki kaygıların her şeyin üzerinde tutulmasını sağlayın. Bürokrasinizi sevin. Bu tarz organizasyonlarda çalışanlar katman katman yığılmışlardır, ancak müşteri kapıyı çaldığında evde kimse bulunmaz. Herkes toplantıdadır. Bu toplantılardan daha çok yazışma, daha çok e-posta, daha çok telefon konuşması, daha çok toplantı meydana gelir. Hatta çoğu kez, toplantı planlaması yapmak için bile toplantılar yapılır. Toplantılar, büyük bir bürokrasinin dinsel törenleridir ve bürokratlar hep koyu dindar olurlar. Yazara göre yetenekli bir personelin ayrılmasının en sık görülen nedenlerinden biri ne para, ne de işin güçlüğüdür. Bürokrasidir. Müşteriyi ilgilendirmeyen 50 tane iş yapmaya kalktığınızda, müşteriye hizmet etmeyen ve dolayısı ile yapılması zaten gerekmeyen işleri çok iyi yapan bireylerden oluşan 50 bürokrasi oluşturmuş olursunuz. Ünlü komedyen Fred Allen’in şu sözünü çok beğendim:

“Bir komite, tek başlarına hiçbir şey yapamayan ama bir araya gelerek hiçbir şey yapılamayacağına karar veren insanlar topluluğudur.”

9- Karışık mesajlar verin. Şirketin uygulamalarıyla şirketin stratejisi arasında bir paralellik olması gerekir. Örneğin bir şirket maliyet konusunda sektörde lider olmak istiyorsa, şirketin çalışanları ve yöneticilerinin de buna ayak uydurması gerekir. Mesaj denildiği zaman bunu sadece ağızdan çıkan sözler olarak anlamamamız gerekir. Mesajlar bazen söz ile bazen de yaptıklarımız ile verilir. Örneğin çalışanlarına hep yakın olduğunu iddia eden bir üst yöneticinin odasından hiç çıkmaması buna bir örnek olarak verilebilir.

10- Gelecekten korkun. Birinci yasada risk almamayı konuşmuştuk. Bunun temel sebebi aslında gelecekten korkmaktır. Unutulmaması gereken bir şey vardır ki, risk almaktan vazgeçmek de kendi başına ciddi bir risktir. Karamsarlığın en büyük sorunu, insanı mutlak biçimde felç etmesidir. İnsanlar kötü sonuçlardan öylesine korkarlar ki, çaresizlikle ellerini iki yana açıp, hiçbir şey yapmazlar. Gelecekten korkmak geleceğin başarısız olmasını garanti altına alır.

11- İşinize ve yaşama olan tutkunuzu yitirin. Kitabın adı On Emir olsa da yazar onbirinci emiri de koymuş. Birçok düşünürün belirttiği gibi ve insanların ve devletlerin yaşam amacında yer alan en önemli konu mutluluk arayışıdır. Bu da ancak bir şirket için müşterileri, markaları ve hayalleriyle bir bağ kurması ile mümkün olabilir.

Umarım beğenmişsinizdir. Keyifli okumalar dilerim.

26 Ekim 2021 Salı

"Büyük Ekonomistler" Adlı Kitap Özeti

Kıymetli okuyucularım merhaba,

Bugün Linda Yueh tarafından kaleme alınan "Büyük Ekonomistler" adlı kitabında yer alan ekonomistler hakkında bazı noktaları ifade etmek istiyorum. Umarım hoşunuza gider.

Adam Smith: 18.yy da yaşayan Smith, İngiltere'nin ilk sanayileşmiş ülke oluşuna tanık olmuştur. "Milletlerin Servetinin Doğası ve Sebepleri Hakkında Bir Sorgulama" adlı başyapıtını yazması 10 yıl sürmüştür. Eserde arz ve talebi eşitleyerek fiyatları belirleyen "görünmez el" kavramı yer almaktadır. Bu anlamda serbest ekonomi taraftarı olup, kendisi bu ismi vermemiş olsa da kapitalizmin kurucusudur.  Smith ekonomide uzmanlaşmaya inanırdı. Buna göre iş bölümüne göre çalışan 10 işçinin her şeyi yapan 10 işçiye göre çok daha fazla verimli olduğunu ifade etti. Devletin müdahalesi olmadığında sermayenin en verimli yolu kendisinin bulacağını düşünüyordu. Bu anlamda devletin vergi politikaları ile ekonomiyi düzenlemesine karşı çıkarken, belki de kendisi ile çelişecek şekilde faiz tavanlarını da savunmuştu.

David Ricardo: Adam Smith gibi serbest ekonomiye inanan bir başka ekonomist de Ricardo'dur. David Ricardo ticaretin ekonomide etkinliği artıracak olan uzmanlaşma unsurunu ortaya çıkaracağına inanıyordu. Bu anlamda "Karşılaştırmalı Üstünlük Teorisi"ni ortaya attı. Bu teoride her ulusun bir diğerine göre daha az dezavantajlı olduğu bir üründe uzmanlaşması gerektiğini ifade etti. Örneğin buğday üretmek için Türkiye 100, Rusya 80 işçi maliyetine katlanıyorken; pamuk üretmek için ise sırasıyla 120 ve 110 işçi maliyeti oluşuyorsa, Rusya her açıdan Türkiye'ye göre avantajlıdır. Fakat Rusya tüm üretimi kendi yapmak yerine nispi olarak avantajlı olduğu buğday üretiminde uzmanlaşmalı ve pamuğu Türkiye'den ithal etmelidir. Eğer bu şekilde olursa her ülke daha fazla üretme şansına sahip olur. 

Karl Marx: 19.yy'da yaşamış olan Marx, kendi teorilerinin çıktılarını göremese de SSCB ve Çin gibi büyük devletlerin devlet politikalarında oldukça etkili olmuştur. Sanayileşmenin bir yan etkisi olarak işçilerin haklarını alamadıklarını ve sermaye sahiplerinin üretilen gelirde çok büyük pay sahibi olduğunu görünce işçilerin lehinde düşünceler geliştirmiştir. Çok bilinen bir sözünde "şimdiye kadar var olan tüm toplumların tarihi sınıf mücadelelerinin tarihidir" demiştir. Engels ile birlikte kaleme aldıkları "Komünist Manifesto" da geleceğe yönelik bir komünist hükümet için mülklere el konulması, mirasın kaldırılması gibi öneriler hazırlamıştı. Çin ve SSCB Marksizm'i benimseniş olmalarına rağmen aralarındaki yorum farkından dolayı zaman zaman karşılıklı olarak gerginleşmişlerdi. Planlı ekonomi ile yönetilen SSCB ve Çin'de zaman zaman açlık boy gösterdi ve insanlar bu sebeple hayatlarını kaybettiler. 

Irving Fisher: 1930 yılında yayımlanan Faiz Teorisi adlı yapıtında Fisher, MxV=PxQ denklemini oluşturdu. Buna göre; M para arzını, V paranın dolaşım hızını, P satış fiyatını, Q ise satılan toplam mal miktarını ifade etmektedir. Uzun vadede V ile Q nun sabit olacağı varsayıldığında para arzının artması fiyatları artıracağından enflasyona sebep olabilecektir. 

J.Maynard Keynes: Serbest piyasayı savunan ve devletlerin ekonomiye müdahale etmemesi gerektiğini ifade eden ekonomistlerin temel varsayımı ekonominin orta uzun vadede dengesini bulacağıdır. Fakat uzun dönemdeki dengelenmeyi beklemek her zaman kolay olmamaktadır. Çünkü ekonominin problemli olduğu zamanlarda işsizlik artmakta, halk arasında huzursuzluk oluşmakta ve dolayısı ile bazı çareler ortaya konması gerekmektedir. Bu sebeple Keynes 1936'da kaleme aldığı "Para, Faiz ve İstihdamın Genel dengesi" adlı başyapıtında kısa döneme odaklanmıştır. Özellikle resesyon ve depresyondan sonra düzelme esnasında özel talep yetersizdir. Bu sebeple hükümet tarafından ekstra harcama yapılarak bu talep olması gereken yere doğru yükseltilebilir ve böylece tam istihdam sağlanabilir. 

Joseph Schumpeter: Schumpeter'e göre yenilik büyümenin motorudur. Bu da yaratıcı yıkım demektir. Yeni teknolojiler benimsenirken ekonominin uzun döngülere uğradığını ve mevcut teknolojilerin modasının geçtiğini savunmaktadır. Bazı endüstrilerin eskimesi, iflası ve büyümesini milyonlarca insana fayda sağlayan bir ekonomik döngünün bir parçası olarak görmüştür. Bunu yapan kapitalist motor zaman zaman bir fiziksel motor gibi arızalanabilir, yakıt alması gerekebilir ve bunlar tamamlandıktan sonra faaliyetine geri dönebilir. Schumpeter, bu ekonomik değişimin girişimciler sayesinde ortaya çıkacağını belirtmektedir. Buna göre; tüketicilerin aşina olmadığı yeni bir malın piyasaya sunulması, yeni bir üretim metodunun ortaya konulması, yeni bir pazar açılması, yeni hammadde veya yarı madde kaynağının icadı, endüstride organizasyonun değiştirilmesi gibi etkilerden bahsetmiştir. Bunu bir örnek ile ifade edersek; 1958 yılında S&P'deki şirketlerin ortalama faaliyet süresi 60 yıl iken, 1980'de bu 25 yıla, günümüzde ise 18 yıla kadar inmiştir. 

Friedrich Hayek: Hayek de bir serbest piyasa savunucusuydu. Ona göre sosyalizm her zaman bir merkezi planlamaya yol açacaktır. Teknolojik gelişme söz konusu olduğunda insanların beklenmedik alanlara girmesine ve hatalarından ders almalarına izin verilmedikçe ilerleme kaydedilemez. 

Milton Friedman: Friedman 1929 bunalımının esas sebebinin zayıf para politikası olduğunu ifade etmiştir. Friedman devlet müdahalesini hoş görmemektedir. Bir sözünde, "federal hükümeti Sahra Çölü'nün başına getirseniz, en sonunda kum sıkıntısı yaşadıklarını görürsünüz" demektedir. John Stuart Mill'den etkilendiği bilinmektedir. Mill'in "Özgürlük Üzerine" adlı kitabındaki görüşler ile birlikte özgür bir toplumda hükümetler sınırlı rol oynarken piyasanın daha etkin olması gerektiği sonucuna varmıştır. Friedman tarım için fiyat desteğine, ithalat tarifelerine, kira kontrollerine vb. karşı çıkmıştır. Friedman parasal genişleme ile kriz ortamından çıkmak gereğini de savunmuştur.

Robert Solow: Uzun işsizlik dönemlerinin işçilerin becerilerinde gerilemeye sebep olacağını ifade etmiştir. Verimleri azalan işçiler daha sonra iş bulsalar bile büyümeye eskisi kadar katkı yapamayacaklardır.

1 Eylül 2021 Çarşamba

Thomas Hobbes “Leviathan” Eserinden Bazı Notlar

Kıymetli dostlar merhaba,

Bugün sizlere ünlü İngiliz filozof Thomas Hobbes‘un Leviathan (Ejderha) adlı eserinden bazı notlar aktarmaya çalışacağım. Leviathan ilk defa 1651 yılında yayımlanmıştır. Hobbes’un devleti Leviathan’dır, ama hiç kimse böyle bir devleti sevmek veya ona tapmak zorunlu değildir. Böylece Hobbes siyasal düşünceler tarihinde kutsal devlet inancını kırma konusundaki ilk doruğu temsil etmektedir.

Bu eser temelde dört kısımdan oluşmaktadır. Bunlar insan üzerine, devlet üzerine, hıristiyan bir devlet üzerine ve karanlığın krallığı üzerine olarak bölümlenmektedir.

Leviathan yani devlet, yani o büyük ejderha, aslında yapay bir insandır. Egemenlik bütün gövdeye canlılık ve hareket veren yapay bir ruhtur. Yargıçlar ve diğer yargı ile yürütme görevleri yapay eklemlerdir. Egemenlik makamına bağlı her eklem ve organa kendi görevini yaptıran ödül ve ceza, doğal gövdede aynı işi yapan sinirlerdir. Tek tek organların veya üyelerin servet ve zenginlikleri ise kuvvettir. Halkın esenliği onun görevidir. Bilmesi gereken her şeyi ona bildiren hukukçular hafızadır. Adalet ve yasalar yapay bir akıl ve iradedir. Uyum sağlıktır. Nifak hastalıktır. İç savaş ise ölümdür.

Birinci Bölüm: İnsan Üzerine

Bu bölümde Hobbes, insanın tüm duygularını tanımlamaya çalışmaktadır. Burada insanın yaşamış olduğu tüm duygular yanında fiziksel olarak göstermiş olduğu tüm reaksiyonları da tanımlanmaya çalışır.

Gerçek bilim ve hatalı inanışlar arasında cehalet ortada bir yerdedir.

Deneyimin çokluğu basirettir, bilimin çokluğu ise hikmettir. Biz bunu pratik ve teorik bilgi olarak görebiliriz.

Arzu ve sevgi aynı şeydir; şu farklı ki, arzu ile daima nesnenin yokluğunu ifade ederken sevgi ile de genellikle sevilen nesnenin var olduğunu anlatmak isteriz.

İnsan zihinde aynı şeyle ilgili olarak arzular, umutlar, endişeler veya korkular gidip geldiğinde ve düşünülen şeyi yapmanın veya yapmamanın çeşitli iyi ve kötü sonuçları birbiri ardı sıra aklımızdan geçtiğinde; öyle ki bazen onu yapmak isteriz bazen ondan kaçınırız. Bazen yapmayı umut ederiz bazen umutsuzluğa kapılırız. Bazen de bu işe girişmekten korkarız. İşte böyle durumlarda o iş yapılıncaya veya yapılmasının imkansız olduğuna karar verilinceye kadar devam eden arzular, umutlar, korkular veya endişeler teemmül adı ile anılır.

Şiddeti ve uzunluğu deliliğe yol açan duygu, genellikle kibir ve kendini beğenmişlik denilen çok büyük beyhude gururdur veya çok büyük bir yeistir.

Yeis insanı nedensiz korkulara sürükler. Buna genellikle melankoli denir ve bir deliliktir.

Bir insanın kıymeti veya değeri mutlak olmayıp başkalarının ihtiyacına ve yargısına göre değişir. Askerlerin iyi bir yöneticisi savaş zamanında veya bir savaş arifesinde çok değerlidir. Barışta ise bu kadar değil. Bilgili ve dürüst bir yargıç barış zamanında çok değerli iken savaş zamanında o kadar değerli olmaz.

Kendimizi eşit kabul ettiğimiz birinden, karşılığını ödeyemeyeceğimiz kadar büyük ihsanlar elde etmek, insanı sahte bir sevgiye yöneltir. Fakat bu gerçekte gizlenmiş bir nefrettir ve insanı alacaklısını görmekten kaçındığı için onun asla göremeyeceği bir yerde olmasını içten içe arzulayan zordaki bir borçlunun durumuna sokar. Çünkü ihsan insanı borçlu kılar ve borçlu olmak köleliktir. Ödenmeyecek bir borç ise sürekli köleliktir.

Dinin doğal nedeni gelecek kaygısıdır. Gelecek korkusu yüzünden insanlar görünmeyen şeylerin gücünden korkarlar.

Dünyadaki bütün din değişimlerini tek bir nedene bağlıyorum. Kötü din adamları. Böyleleri sadece Katolikler arasında değil reformasyondan geçmiş kiliselerde de bulunur.

İnsanın doğasında üç temel kavga nedeni buluyoruz. Bunlar; rekabet, güvensizlik ve şan ile şereftir. Birincisi insanları kazanç için, ikincisi güvenlik için, üçüncüsü ise şöhret için mücadele etmeye iter. Devlet olmadıkça herkes herkese karşı daima savaş halindedir. Genel bir gücün olmadığı yerde yasa yoktur, yasa olmayan yerde de adaletsizlik yoktur.

Doğa yasası, akıl ile bulunan ve insanın kendi hayatı için zararlı veya hayatını koruma yollarını azaltıcı olan şeylerin yapılmasını yasaklayan veya insanın hayatını en iyi şekilde koruyabileceğini düşündüğü bir ilke veya genel kuraldır.

Temel doğa yasaları şunlardır: 

Doğada herkesin her şeye hakkı vardır. 

Bir insan kendini ve barışı korumak istiyorsa her şey üzerindeki hakkını bırakmalı, başkalarına karşı ancak onların kendisine tanıyacağı kadar bir özgürlükle idare etmelidir. 

Adalet: İnsanlar yaptıkları ahitleri yerine getirmelidirler. 

Minnettarlık: Adalet nasıl ki daha önceki bir akde dayanırsa, minnettarlık da önceki bir iyiliğe yani önceki bir bağışa dayanır.

Karşılıklı uyum veya nezaket. Herkes diğer insanlarla uyumlu olmaya çalışmalıdır.

Affetmek: Geleceği dikkate alarak, bir kişi pişman olup af dileyenlerin geçmişteki suçlarını affetmelidir.

Öç alırken insanlar, sadece gelecekteki faydayı düşünmelidirler.

Hiç kimse eylemle, sözle, yüz ifadesi ile veya jestlerle, başka birinden nefret ettiğini veya onu hakir gördüğünü göstermemelidir.

Herkes bir başkasını doğal olarak eşiti kabul etmelidir. Bu kuralın ihlali kibirdir.

Hiç kimse başka herkese verilmesine razı olmadığı bir hakkı kendisine vermemelidir.

Bir kişi insanlar arasında hakemlik yapmakla görevlendirilmiş ise, onların arasında tarafsız olması gerekir.

Bölünemeyen şeyler eğer mümkünse ortak olarak kullanılmalı; bölünebilir ise hakkı olan kişilerin sayısı ile orantılı olarak kullanılmalıdır.

Fakat ne bölünebilen ne de ortaklaşa yararlanılabilen bazı şeyler vardır. O zaman bütün hak veya yararlanma dönüşümlü yapılırsa zilyetliğinin kura ile belirlenmesi gerekir.

İlk zilyetlik ilk doğan çocuğa verilmelidir.

Barış için aracılık yapanların güvenlik içinde geçmelerine izin verilmelidir.

Hakem kararına razı olmak gerekmektedir.

Hiç kimse kendisinin yargıcı değildir.

Kendisinde doğal bir taraflılık nedeni olan kişi yargıç olamaz.

Doğa yasaları vicdanen hep bağlayıcıdır ama fiilen sadece güvenlik olduğunda bağlayıcıdırlar. Başkalarının kendisi gibi davranmadığı bir zaman ve yerde bir insanın alçakgönüllü veya uysal olması hatta tüm sözlerini tutması, varlığın korunmasına hizmet eden bütün doğa yasalarının temeline aykırı olarak insanı başkalarını avı yapmaktan ve kendi kesin mahvına yol açmaktan başka bir işe yaramaz.

İkinci Bölüm: Devlet Üzerine

Devletin amacı bireysel güvenliktir. Bu güvenlik doğal hukuk ile sağlanamaz. Çünkü adalet, hakkaniyet, tevazu, merhamet ve özet olarak bize ne yapılmasını istiyorsak başka birine de onu yapmalıyız gibi doğal yasaları bunlara uyulmasını sağlayacak bir gücün korkusu olmaksızın bizi taraf tutmaya, kibre, öç almaya ve benzeri şeyleri sürükleyen doğal duygularımıza aykırıdır. Kılıcın zorunlu olmadıkça ahitler sözlerden ibarettir ve insanı güvence altına almaya yetmez.

Bir insan topluluğu, kendi arasında akit yaparak, hepsinin birden kişiliğini temsil etmek, yani onların temsilcisi olmak hakkının hangi kişi veya hizmeti verileceği konusunda çoğunlukla anlayışlı vakit, bir devlet kurulmuştur denir. Bunun lehinde oy verenler gibi, aleyhinde oy verenler de barış içinde birlikte yaşamak ve başkalarına karşı korunmak amacıyla, o kişi ve heyetin bütün eylemlerini ve kararlarını, bunlar kendi eylem ve kararlarıymış gibi yetkili kılacaktır.

Değişik devlet biçimleri sadece üç tanedir. Temsilci bir kişi olduğunda, devlet bir monarşidir. Bir araya gelecek herkesten oluşan bir heyet ise bu bir demokrasidir veya halk devletidir. Sadece bir kesimin heyeti olduğunda ise aristokrasi adını alır. Tiranlık ve oligarşi, monarşi ve aristokrasinin farklı adlarından ibarettir. Monarşi yönetimi altında memnun olmayanlar ona tiranlık derler, aristokrasiden memnun olmayanlar da ona oligarşi derler. Demokrasi yönetiminden zarar gördüklerini düşünenler ise yönetimsizlik anlamına gelen anarşi adını verirler.

Egemenlik iki yoldan kazanılır. Soyla ve fetihle. Soyla kazanılan egemenlik hakkı, anne ve babanın çocukları üzerindeki egemenliğidir ve pederşahi olarak anılır. Fetih yoluyla veya savaşla zafer kazanarak elde edilen hakimiyet, efendi veya sahip anlamına gelen, yazarların despotik dedikleri şeydir. Efendinin uşağı üzerindeki hakimiyetidir. Bu durumda da despotik hakimiyet kazanılmış olur. Her iki egemenlik de sözleşmeyle kurulmuş olan bir egemenlik ile tamamen aynıdır.

İyi bir yargıç veya yasaların iyi bir yorumcusunda olması gereken şeylerden birincisi adalettir. Bu temel doğa yasasının iyi kavramış olması gerekir. İkinci olarak gereksiz servet ve unvanlara değer vermemek gerekir. Üçüncü olarak hüküm verirken kendini bütün korku, öfke, nefret, aşk ve ihtiras duygularından uzak tutabilmek gerekmektedir. Son olarak da dinleme sabrı, dinlerken dikkatli olma ve dinlediği şeyi bellekte tutabilmek gibi özellikler gerekir.

Yasalar temelde ikiye ayrılır. Doğal ve pozitif yasalar. Doğal yasalar ezelden beri yasadırlar ve sadece doğal değil ayrıca ahlak yasaları olarak da adlandırılırlar. Pozitif yasalar ise, ezelden beri var olmayıp başka insanlar üzerinde egemenlik sahibi olanların iradesi ile konulmuşlar ve yazıyla ya da yasa koyucunun iradesini gösteren bir başka yöntemle insanlara bildirilmişlerdir.

Ayırıcı temel ve temel olmayan yasalar vardır. Bir temel yasa kaldırıldığı takdirde devletin zayıfladığı ve sonunda temeli tahrip olmuş bir bina gibi tamamen çöktüğü bir yasadır. Temel olmayan bir yasa ise kaldırıldığı takdirde devletin yıkılmasına neden olmayan bir yasadır.

Yasada belirlenmiş ve öngörülmüş bir ceza varken, suç işlendikten sonra daha büyük bir ceza verilmesi, yani cezadaki fazlalık, ceza değil bir düşmanlık eylemidir. Cezalandırmanın amacı intikam değil korkutma olduğu ve bilinmeyen bir büyük cezanın korkutuculuğu daha küçük bir cezanın yasada ilan edilmesi ile giderildiği için beklenmeyen eklenti cezanın bir parçası değildir.

Devletin çöküşü kusurlu yapılarından kaynaklanır. Bu kusurlu yapılar aşağıda belirtilmiştir;

Mutlak iktidar yokluğu.

İyiye ve kötüye kişilerin karar vermesi.

Hatalı vicdan.

Egemen gücün toplum yasalarına tabi kılınması.

Uyruklara mutlak mülkiyet hakkı verilmesi.

Egemen gücün bölünmesi.

Komşu ülkelerin taklit edilmesi.

Karma hükümet.

Parasızlık.

Tekeller ve vergi tahsildarlarının suistimalleri.

Popüler insanlar.

Bir kentin aşırı büyüklüğü.

Egemen güce itiraz etme özgürlüğü.

Üçüncü Bölüm: Hristiyan Devleti Üzerine 

Bu kısımda Thomas Hobbes özellikle Musevi ve Hristiyan öğretisini temeller alarak bir Hristiyan devletini nasıl kurulacağını göstermeye çalışıyor.

Dördüncü Bölüm: Karanlığın Krallığı Üzerine

Bu bölümde de yine Kitabı Mukaddes öğretileri üzerinden dünya üzerindeki şer güçlerin faaliyetlerini özetlemeye gayret ediyor.

Umarım bu özet hoşunuza gitmiştir. Zamanının oldukça öne çıkan eserlerinden biri olan Leviathan halen siyaset felsefesi alanında başvurulan bir kaynaktır. İyi okumalar dilerim.