19 Ağustos 2014 Salı

Katılım Bankacılığı Üniversite İşbirlikleri

Katılım Bankacılığı o zamanki adıyla Özel Finans Kurumları 2000 yılında tüm bankacılık pazarından sadece %1 pay almaktaydı. Şubelerinin oldukça az sayıda olması, sadece en büyük merkezlerde bulunması ve yetişmiş insan gücünün yeterince olmaması sebepleri ile 2000’li yılların başına kadar önemli bir atılım gerçekleştirememişlerdi. Bu atılımı gerçekleştirememelerinin ardında bir de çok dar bir müşteri segmenti ile çalışmaları da önemli bir sorun olarak görünmelidir. Dışa açılımlarını yeterince tamamlayamamış, topluma kendilerini yeterince anlatamamış ve en önemlisi toplumun kendilerine olan doğru veya yanlış tepkilerine yeterince çözüm üretememiş bir katılım bankacılığı vardı.
2000 yılların başından itibaren katılım bankalarının da ülkemizdeki önemi gittikçe artmaya başlamıştır. Özellikle aralarındaki rekabetin gün gittikçe artması, daha gelişmiş insan gücü ile çalışmaya başlamaları ve bence en önemlisi 5411 sayılı bankacılık kanunu kapsamına girmeleri bu gelişimi önemli ölçüde hızlandırmıştır.
2014’e gelindiğinde ülkemiz bankacılık piyasasından kredi, mevduat ve aktif büyüklüğü açılarından yaklaşık ortalama %6 gibi bir paya erişmiş olan katılım bankacılığı sektörü 2023 için kendilerine %15 gibi bir Pazar payı öngörmektedir. Bu hızlı gelişimi gerçekleştirebilmek de ancak yetişmiş insan gücünün bankalara kazandırılması, burada tutunmalarının sağlanması ve akabinde kendilerine pozitif kariyer olanaklarının sunulması ile mümkün olabilecektir.
Ülkemizdeki iyi üniversitelerin son yıllarda bu bankacılık türüne olan bakış açılarında da ciddi bir değişim gözlemlenmektedir. Son birkaç yıla kadar katılım bankalarının ne tür bir aktivite içinde olduğunu anlamayan veya araştırmadan ezbere konuşan bir çok akademisyen son yıllarda özellikle öğrencileri için ciddi bir iş imkânı olmasından dolayı bu sektöre karşı çok daha olumlu bir tutum içinde girmişlerdir.
Burada önemli olan yapılan işe inanmaktır. Ama daha önemlisi yapılan işe saygı duymaktır. Bu sistemi eksikliklerinden dolayı eleştiren birçok insanın yapılmak istenenleri düşünüp özde iyi niyetli olan katılım bankacılığı uygulamalarına saygı duymaları ve eksikleri varsa da bunları yapıcı şekilde çözmeye yardımcı olmaları gerekir. Burada kesin olan bir şey vardır ki, bu sektörün ileride çok daha hızlı şekilde büyüme ihtiyacı vardır, bu ihtiyaç da yeni istihdamı beraberinde getirecektir. İstihdam da en temelde üniversitelerin en büyük sorunu olan öğrencilerini doğru bir işe yerleştirme problemine çözüm üretmektedir. Bu durumda üniversitelerin bunun bilincinde olarak katılım bankaları ile birlikte çalışmayı onların ihtiyaçlarına çözümler üretmeyi de düşünmeleri gerekir. Hali hazırda tamamen katılım bankalarının üstünde olan yeni işe alınan çalışanlara faizsiz bankacılık prensiplerini öğretme görevleri böylece en azından lisans zamanında üniversiteler tarafından bir ölçüde üstlenilebilir. Üniversiteler öğrencileri bu konuda yönlendirebilir, teşvik edebilir. Burada üniversiteler tarafından aşağıdaki konularda girişimler gerçekleştirilebilir:
-          TKBB veya katılım bankaları ile bir araya gelip onların temel eğitim problemlerini tespit etmek
-          Üniversitelerde seçmeli katılım bankacılığı dersleri açmak ve buralara katılım bankacılığı dünyasından profesyonelleri çağırıp ders vermelerini istemek
-          Kısa süreli eğitim/ sertifika programları düzenlemek
-          Konu üzerine çeşitli yarışmalar düzenlemek ve bunların bütçesini katılım bankalarından talep etmek
-          Kısa veya uzun süreli staj imkânlarını katılım bankaları ile görüşüp öğrencileri buralara yönlendirmek
Yukarıda belirttiğimiz bazı uygulamalar bazı katılım bankaları tarafından kullanılmaktadır. Fakat bunların yaygınlaşması gerekmektedir. Bu ve buna benzer şekilde alınan aksiyonlar ileride bu sektörde çalışmaya çok daha bilinçli şekilde karar vermiş, kendini geliştirmiş, ne istediğini bilen bireyler olarak karşımıza çıkacaktır. Burada sadece üniversitelere değil katılım bankalarına da büyük görevler düşmektedir. Unutulmaması gereken konu şudur ki, bu sektör büyüyecekse yeni istihdamlarla, yeni yetişmiş bireylerle büyüyecektir. Bunun yolu da işe alımdan değil daha en başta üniversiteden geçmektedir.

AB Tarihçesi, Ülkeleri ve Euro Kullanımı


Dünyamız insanoğlunun oluşumundan bu yana yüzyıllarca devletlerin kurulduğu, sonrasında da bu devletlerin yıkıldığı, söz konusu devletlerin yıkılmasa da siyasi rejimlerinde önemli değişimlerin meydana geldiği bir yer olarak akıllarda kalmıştır. Özellikle yeni kıtaların bulunmasından sonra teknolojileri diğerlerine göre daha fazla gelişmiş olan bir çok devlet kendilerine daha ucuz doğal kaynaklar bulmak, bir başka deyişle kendilerine sömürgeler edinmek istemiştir. Böylece yerel halk büyük zararlar görmüş ve bu yüzyıllarca devam etmiştir.

Yukarıda belirtilen olaylar gerçekleşirken bir yandan da sömürgecilikte giderek sınırlara yaklaşılmış ve Almanya gibi teknolojisi oldukça ileri seviyede olan fakat henüz yeterince sömürge elde edememiş bazı devletler bu olaylardan rahatsız olmuşlardır. Tüm bu gelişmelerin sonrasında pazarların daralması ile büyük devletler arasındaki çıkar çatışmaları sıcak savaş ortamına gelinmesine yol açmıştır.

Büyük devletler arasında kamplaşmalar başlamış ve Birinci Dünya Savaşı meydana gelmiştir. Yaklaşık dört yıl süren bu savaş sonrasında dünyanın önemli merkezlerinde büyük yıkımlar meydana gelmiş, hem çevreye hem de tüm canlılara büyük zararlar verilmiştir. Bir çok ülke için siyasi sınırlar değişmiş, bazı devletler de bölünmüştür.

Birinci Dünya Savaşının yaraları daha yeni sarılmış iken İkinci Dünya Savaşı meydana gelmiş ve Birinci Dünya Savaşına göre daha fazla yıkım oluşmuştur. Dünyada yarım asır içinde meydana gelen bu gelişmeler sonucunda devletler güvenliklerine daha fazla önem vermeye başlamışlar ve NATO, Demir Perde, çeşitli Paktlar vb. birliktelikler oluşmaya başlamıştır. Böylece üyelerin geçmişe oranla daha fazla güven içinde bulunmaları amaçlanmış ve üyelerden birine yapılan bir saldırı için diğer ülkelerin de devreye girmesi düşünülmüştür. Bu birliktelikler ile birlikte güvenlik sorunu bir anlamda çözülmüş olsa da ekonomik ve hukuki birlikteliğin daha önemli kazanımlar getireceği sonucuna varılmıştır. Bu sebeple, Avrupa Ekonomik Topluluğu adı altında ilk adını alan Avrupa Birliği projesi hayata geçmiştir. Bu çalışmada da bu önemli projenin tarihi, işleyişi ve sorumlu organlarından bahsedilecektir.

Avrupa Birliği (AB) hayali gerçek bir siyasi projeye dönüşüp AET üyesi ülkelerin hükümet politikalarında hedef haline gelmeden ve pratik olgu olmadan çok önce, uzunca bir tarihi geçmişe sahiptir. Birlik düşüncesinin ciddi boyutlar kazanması ancak II. Dünya Savaşı içinde olmuştur. Çünkü daha savaşın başında kıta Avrupası ülkelerinin çöküşü, direnişçi önderlere, artık ulusal devletlerin yeterli güvenliği sağlayamadığını göstermiştir. Savaş sonrasında dünyanın güvenliğinin sağlanmasını ABD ile Britanya; Birleşmiş Milletler (BM) önderliğinde olduğu gibi, tüm dünya ölçeğindeki örgütlenmelerde aramaktaydı. Avrupa’da da bir birlik kurma çabaları devam ediyordu. 5 Eylül 1944’de Belçika, Hollanda ve Lüksemburg, bir ekonomik birlik kurulmasının gerekliliğini kabul etmişlerdi. 19 Eylül 1946’da, o dönemde artık İngiltere’de iktidarda olmayan ünlü devlet adamı ve yazar Winston Churchill, Zürih konuşmasında federalist çizgide bir Avrupa Birleşik Devleti öneriyordu. Aralık 1946’da federalizm düşüncesini savunan "Avrupalı Federalistler Birliği" kuruldu. Bunun gibi birçok bölgesel oluşumlar daha gerçekleşse de bunlar sadece işbirliği kurumlarıydı ve siyasal birliğe ulaşma amacı içermemekteydiler.[1]

25 Mart 1957’de Roma’da imzalanan ve 1 Ocak 1958’de yürürlüğe giren Roma Antlaşması ile Almanya, Fransa, İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg, AET’yi kurmuşlardır. 1 Temmuz 1967’den itibaren tek konseyli ve tek komisyonlu bir AT meydana getirilmiştir. İngiltere, İrlanda ve Danimarka tam üye olarak, 22 Ocak 1972 tarihinde Topluluğa katılmıştır. Norveç’in katılma anlaşması ise, adı geçen ülkede yapılan bir referandum ile reddedilmiştir. 1981 yılında Yunanistan’ın da Topluluğa katılmasıyla üye sayısı 10’a çıkmıştır. 1 Ocak 1986 tarihinde İspanya ve Portekiz’in de katılmasıyla Topluluğun üye sayısı 12’ye çıkmış ve 1 Ocak 1995’te İsveç, Finlandiya ve Avusturya’nın katılmasıyla üye sayısı 15’e ulaşmıştır.[2] Bugün ise 28 üyeye sahiptir.[3]

AB’ye üye olmuş olan ülkeler aşağıdaki tabloda gösterilmiştir.[4]

Devlet
Kabul
Nüfus
Alan (km²)
Başkent
Avrupa Parlamentosu Üyeleri
Avusturya
1995
8.316.487
83.871
Viyana
18
Belçika
Kurucu
10.584.534
30.528
Brüksel
24
Bulgaristan
2007
7.679.290
110.91
Sofya
18
Kıbrıs
2004
766.4
9.251
Lefkoşa
6
Çek Cumhuriyeti
2004
10.306.709
78.866
Prag
24
Danimarka
1973
5.457.415
43.094
Kopenhag
14
Estonya
2004
1.342.409
45.226
Tallinn
6
Finlandiya
1995
5.289.128
338.15
Helsinki
14
Fransa
Kurucu
63.392.140
547.03
Paris
78
Almanya
Kurucu
82.314.906
357.05
Berlin
99
Yunanistan
1981
11.125.179
131.99
Atina
24
Macaristan
2004
10.066.158
93.03
Budapeşte
24
Hırvatistan
2013
4.398.150
56.594
Zagrep
12
İrlanda
1973
4.239.848
70.273
Dublin
12
İtalya
Kurucu
59.131.287
301.32
Roma
78
Letonya
2004
2.281.305
64.589
Riga
9
Litvanya
2004
3.373.991
65.303
Vilnius
13
Lüksemburg
Kurucu
476.2
2.586
Lüksemburg
6
Malta
2004
404.962
316
Valletta
5
Hollanda
Kurucu
16.372.715
41.526
Amsterdam
27
Polonya
2004
38.635.144
312.68
Varşova
54
Portekiz
1986
10.599.095
92.391
Lizbon
24
Romanya
2007
21.565.119
238.39
Bükreş
35
Slovakya
2004
5.396.168
49.037
Bratislava
14
Slovenya
2004
2.013.597
20.273
Ljubljana
7
İspanya
1986
45.116.894
506.03
Madrid
54
İsveç
1995
9.142.817
449.96
Stokholm
19
Birleşik Krallık
1973
60.587.300
244.82
Londra
78

Yukarıda kısa tarihçesinden bahsedilen ve bugün AB olarak adlandırılan birlik, Maastricht Antlaşması da denilen AB Antlaşmasının 1992 yılında imzalanıp 1993 yılında yürürlüğe girmesiyle oluşmuştur.[5] AB’nin temeli, Gümrük Birliği ve ortak iç piyasadır. Bu, söz konusu ülkelerin kendi aralarında herhangi bir engelleme olmaksızın mal ve hizmet alış-verişinde bulunabilecekleri anlamına gelmektedir. Aynı zamanda AB dışındaki ülkeler ile yapılan ticaret ortaklaşa ayarlanmaktadır. İç pazar kapsamında insanlar da sermaye gibi özgürce dolaşabilmektedirler.

AB Ülkeleri temelde Euro’yu para birimleri olarak kullanmayı kabul etseler de bu ülkelerden bazıları hali hazırda bu para birimini kullanmamaktadırlar. Birleşik Krallık ve Danimarka, Maastricht Antlaşması'nda yer alan ayrıcalıklara dayanarak Euro’ya geçmeyen AB üyeleridir. Bu ülkelerin hükûmetleri ya da bir referandum sonucu halkları bu yönde karar vermedikçe AB tarafından yasal bir baskıyla karşılaşmaz. 28 Eylül 2000'de Danimarka'da yapılan referanduma göre, oy verenlerin %53,2'si Euro’ya geçmeye karşı çıkmıştır.

İsveç'in Euro konusunda bir ayrıcalığı olmamasına karşın, bu ülkede gerçekleştirilen referandumlar Euro’ya geçişi engeller durumdadır. 14 Eylül 2003'teki referanduma göre, oy kullananların %56,1'i Euro’ya “hayır” demiştir. Kriterleri karşıladıktan sonra Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Hırvatistan, Litvanya, Macaristan, Polonya ve Romanya da Euro’ya geçmek zorundadır.[6]



[1] İlhan Tekelli, Selim İlkin, Türkiye ve Avrupa Topluluğu I,  Ankara, Ümit, 1993, s. 39-40.
[2] Hüseyin Çeken, “Bölgesel Ekonomik Bütünleşme Sürecinde Avrupa Birliği ve Avrupa Birliği’nin Dış Ticaret Ve Sermeye Hareketlerindeki Yeri ve Önemi” , http://www.dtm.gov.tr/ead/DTDERGI/ocak%202004/bolgesel_ekonomik.htm, 19 Ağustos 2006.
[3] Avrupa Birliği Avrupa Komisyonu Türkiye Temsilciliği,  Avrupa Birliği Genişleme Sürecinde Türkiye, Ankara, y.y., 2003, s. 4.
[4] Wikipedia
[5] Tuna Turagay, “Avrupa Ekonomik ve Parasal Birliği ve EURO”, http://www.foreigntrade.gov.tr/ead/DTDERGI/tem98/avrupa.htm, 21 Ağustos 2006.
[6] Wikipedia