Buradaki kritik bulgu şudur:
Vericiler hem en düşük hem de en yüksek başarı düzeylerinde görülebilir. Bazı
vericiler başkalarına o kadar çok zaman ayırır ki kendi işlerini ihmal eder.
Bazıları ise güven, itibar, iş birliği ve bilgi paylaşımı sayesinde olağanüstü
sonuçlar üretir.Yani mesele yalnızca vermek
değil, vermenin nasıl yapıldığıdır. Birçok insan işyerinde verici gibi görünmek
istemez çünkü bunun bir tür zayıflık olduğunu düşünür.
Girişimci Danny Shader, yeni
girişimi için yatırım ararken girişim sermayesi yatırımcısı David Hornik ile
görüşür. Hornik, yatırımcılar arasındaki rekabeti kullanıp girişimciyi acele
ettirmek yerine ona seçeneklerini değerlendirme özgürlüğü tanır. Shader sonunda
başka bir yatırımcıyı seçer.
Bu hikâye ilk bakışta Hornik’in
“fazla iyi niyetli davranarak” kaybettiğini düşündürür. Ancak Grant’ın amacı
tam da bu sezgiyi sorgulamaktır: Bir işlemi kaybetmek, uzun vadede kaybeden
olmak anlamına gelmez. Güvenilirlik, ilişki sermayesi ve itibar, tek bir
anlaşmanın ötesinde değer yaratabilir.
Tavus Kuşu ve Panda
Bu bölüm, başarının yalnızca
bireysel yetenekten değil, kimleri tanıdığımızdan ve bu ilişkileri nasıl
geliştirdiğimizden de etkilendiğini anlatır. Çevre temelde insana üç avantaj
sağlar. Özel bilgiler, farklı yetenekler ve güç. Yapılan araştırmalar zengin
bir çevreye sahip insanların daha iyi performans derecelerine eriştiklerini,
daha hızlı terfi ettiklerini ve daha fazla para kazandıklarını göstermektedir.
- Alıcılar, ağlarını çoğunlukla kendi statülerini ve
çıkarlarını artıracak şekilde kullanır. Astlarına karşı oldukça otoriter
olurken, üstlerine karşı da bir o kadar itaatkâr olmaktadırlar. Başka
insanlara karşı yaptıkları lekking (kendini ön plana çıkartma) faaliyetlerini
gerçekleştirmeye çok meyillidirler.
- Dengeleyiciler, ilişkilerde karşılıklılık bekler:
“Ben sana yardım ettim, sen de bana et.”
- Vericiler, başkalarının ihtiyaçlarına odaklanarak
zaman içinde daha geniş ve güvene dayalı ağlar oluşturabilir. Samuel
Johnson’a göre bir insanın değeri ona hiçbir faydası dokunmayacak
insanlara olan davranışına göre belirlenir.
Grant’ın önemli kavramlarından
biri “beş dakikalık iyilik”tir: Birine çok büyük maliyet yaratmadan, birkaç
dakika içinde gerçekten değer katabiliyorsanız bunu yapın. Örneğin bir kişiyi
doğru insanla tanıştırmak, yararlı bir makale göndermek veya kısa bir öneride
bulunmak.
Ayrıca eski bağlantıların, yani
“uyuyan bağların” yeniden canlandırılması da değerlidir. Uzun süredir
görüşmediğiniz kişiler, yeni bilgi ve fırsatlara erişim sağlayabilir. Yapılan
bir araştırmada zayıf bağların yeni iş bulmadaki faydası güçlü bağlara göre %10
fazladır.
Grant, girişimci ve ağ kurma
konusunda başarılı bir isim olan Adam Rifkin üzerinden verici ağ kurma biçimini
anlatır. Rifkin’in yaklaşımı, insanlara büyük ve gösterişli iyilikler yapmaktan
çok, küçük ama sürekli ve anlamlı katkılar sunmaya dayanır.
Rifkin’in bağlantıları yalnızca
üst düzey kişilerden oluşmaz; farklı çevrelerden insanlarla ilişki kurar. Bu
çeşitlilik, ağının hem genişlemesini hem de beklenmedik fırsatlar üretmesini
sağlar.
İlişki kurmanın en etkili yolu,
her görüşmeyi bir fırsat arayışı olarak görmek değil, karşı tarafa değer katma
fırsatı olarak görmektir.
Yönetim açısından: Bir
yöneticinin ağı yalnızca üst yönetimle kurduğu ilişkilerden değil, farklı
ekipler, meslekler ve seviyeler arasında kurduğu güven köprülerinden oluşur.
Dalga Etkisi
Bir ekipte başarı ortaya
çıktığında şu soru önemlidir: Başarıyı kim üretti ve kimin katkısı görünür
oldu? Grant, vericilerin ekip içinde yalnızca kendi performanslarını
artırmadığını, başkalarının daha iyi performans göstermesine de yardımcı
olduklarını anlatır.
Burada iki önemli kavram öne
çıkar:
- Genius makers (deha ortaya çıkaranlar): Kendi
zekâlarını sergilemekten çok, başkalarının yeteneklerini görünür ve etkili
hâle getiren kişiler.
- Sorumluluk sapması (responsibility bias):
İnsanların kendi katkılarını olduğundan büyük, başkalarının katkılarını
ise olduğundan küçük değerlendirme eğilimi. Bununla ilgili yapılan bir
araştırmada insanlara bir projedeki katkılarını sormuşlar. Cevapları
toplayınca yüzde 100 ün oldukça üzerinde çıkmış. Herkes kendi katkısının
çok yüksek olduğunu ifade ediyormuş.
Vericiler, başarı kredisini
paylaşır; başkalarının katkısını kabul eder ve ekipte güveni artırır. Bu durum,
tek bir kişinin parlamasından daha kalıcı bir ekip performansı yaratabilir.
Alıcılar ise genellikle bilgi saklar ve bu onların yeni fikirler üretmesini
engeller.
Grant, ünlü mimar Frank Lloyd
Wright örneğini, bireysel dehanın ve ekip katkısının nasıl birbirine
karışabildiğini göstermek için kullanır. Wright’ın eserleri büyük ölçüde kendi
adıyla anılsa da mimari üretim süreçlerinde ekiplerin ve çalışma arkadaşlarının
katkıları da vardır. Bu örnek, “başarı benim eserim” yaklaşımının ekip içindeki
diğer katkıları görünmez kılabileceğini gösterir. Grant’ın vurgusu, bir liderin
yalnızca kendi katkısını değil, başkalarının katkısını da doğru biçimde
tanıması gerektiğidir.
İyi lider, yalnızca kendi
performansını yükselten değil, çevresindeki insanların performansını da
yükselten kişidir.
Yönetim açısından: Bir
yöneticinin başarısı, kendi yaptığı işlerin toplamından çok, ekibinin onun
sayesinde ne kadar daha iyi iş çıkardığıyla da ölçülmelidir.
İşlenmemiş Elması Bulmak
Bu bölümün merkezinde şu soru
vardır: Bir insanın bugünkü performansına mı, yoksa gelişme potansiyeline mi
bakmalıyız? Grant, vericilerin başkalarının potansiyelini fark etme ve
geliştirme konusunda avantajlı olabileceğini savunur. Çünkü vericiler,
insanları yalnızca mevcut başarılarıyla değerlendirmek yerine onların
gelişimine yatırım yapmaya daha yatkındır.
Ancak burada bir uyarı da vardır:
Potansiyeli görmek, herkesi koşulsuz biçimde başarılı olacakmış gibi
değerlendirmek değildir. İyi niyet, gerçekçi değerlendirme ve gelişim
desteğiyle birleşmelidir.
Grant, basketbol yöneticisi ve
gözlemcisi Stu Inman örneğini kullanır. Inman, oyuncuların yalnızca o anki
performansına değil, gelişme ihtimallerine de bakabilen bir isim olarak
anlatılır. Bu yaklaşım, genç veya henüz kendini tam göstermemiş oyuncuların
değerini fark etmeyi mümkün kılar. Bir kişinin bugün yıldız olmaması, doğru
ortam, koçluk ve fırsatla ileride önemli bir katkı sağlayamayacağı anlamına
gelmez.
Sporda ve sanatta en başarılı
olanlar bu konuda doğuştan yetenekleri olanlar değildi. Özellikle hocalarının
teşvik ettiği ve çok çalışanlardı. Seçkin piyanistlerin geçmişlerine
inildiğinde onların en yetenekli olanlar değil, hatta birçok yetenek eksiği olan
fakat hocalarının ilgi gösterdiği, ortam sağladığı insanlar olduğu ortaya
çıkmış.
Diğer taraftan vericilerin
tavsiye dinlemeye daha meyilli olduğu, böylece daha fazla bilgiye ulaşmalarının
daha kolay olduğu bilinmektedir.
Yetenek yönetiminde yalnızca “kim
şu anda iyi?” sorusu değil, “kim doğru destekle daha iyi olabilir?” sorusu da
sorulmalıdır.
Yönetim açısından: Çalışan
seçimi, terfi ve yetenek havuzu süreçlerinde yalnızca mevcut performansı değil,
öğrenme çevikliği, gelişim isteği ve doğru koçlukla ortaya çıkabilecek
potansiyeli de değerlendirmek önemlidir.
Güçsüz İletişimin Gücü
Bu bölüm, klasik liderlik
anlayışlarından birini sorgular: “Etkili olmak için güçlü, kesin, baskın ve her
şeyi bilen görünmek gerekir.” Araştırmalara göre de insanları etkilemenin iki
temel yolu vardır. Bunlar; baskınlık ve saygınlıktır.
Grant’a göre baskınlık her
durumda değildir. Özellikle vericiler, güçsüz iletişim (powerless
communication) adı verilen daha mütevazı ve açık bir iletişim biçimini
kullanabilir:
- “Bu konuda sizin görüşünüzü merak ediyorum.”
- “Yanılıyor olabilirim ama şöyle düşünüyorum.”
- “Siz olsanız nasıl yaklaşırdınız?”
- “Bana bu konuda yardımcı olabilir misiniz?”
Bu yaklaşım, karşı tarafın
savunmaya geçmesini azaltabilir. İnsanlar kendilerini yalnızca ikna edilmeye
çalışılan kişiler olarak değil, katkı sunan ortaklar olarak hisseder.
Grant burada özellikle tavsiye
istemenin etkisine dikkat çeker. Tavsiye isteyen kişi zayıf görünmek zorunda değildir;
doğru kullanıldığında karşı tarafın uzmanlığını tanıdığını ve iş birliğine açık
olduğunu gösterir.
İnsanların zayıf iletişim kurması
ve başkasından yardım beklemesi durumunda insanları ikna edebilmesi ancak
vereceği başka sinyaller ile mümkün olabilir. Vasat bir aday ile uzamn bir aday
arasında yapılan bir araştırmada vasat bir aday bir bardağı kırdığında bu onun
sakarlığına işaret ederken uzman bir aday bunu yaptığında daha fazla sevildiği
görülmüştür.
Grant, satış ve ikna bağlamında
Eric Johnson gibi örnekler üzerinden, baskın ve agresif iletişim yerine daha
mütevazı, soru soran ve karşı tarafın ihtiyaçlarını anlamaya çalışan yaklaşımın
nasıl etkili olabildiğini ele alır.
Bu yaklaşımın mantığı şudur: Bir
ürünü veya fikri zorla kabul ettirmeye çalışmak yerine, karşı tarafın kendi
ihtiyaçlarını ifade etmesine yardımcı olmak, iknayı daha doğal hâle getirir.
İnsanları etkilemenin yolu her
zaman daha güçlü konuşmak değil, bazen daha iyi soru sormaktır. Yapılan bir
başka araştırmada insanları konuşturmayı başaran bir adayın daha fazla başarılı
olduğu ortaya çıkmıştır. Çünkü insanlar kendileri hakkında konuşmayı severler.
Oysa insanların çoğu çok fazla konuştuklarında başkalarından öğrendiklerini
düşünüyorlar. Fakat aslında öyle olmuyor.
Başkalarına soru sorduğunuzda
onun bir işi yapma ihtimalini artırmış oluyorsunuz. Örneğin önümüzdeki
seçimlerde oy kullanmayı düşünüyor musunuz sorusu sorulan insanların oy
kullanma ihtimali %41 artıyor.
Yönetim açısından: Bir liderin
“Ben biliyorum” demesi yerine “Siz bu süreci yaşayan kişiler olarak ne
görüyorsunuz?” demesi, hem daha fazla bilgi ortaya çıkarabilir hem de
sahiplenmeyi artırabilir.
Motivasyonu Sürdürme Sanatı
Kitabın en önemli bölümlerinden
biridir. Çünkü Grant, vermenin her zaman olumlu sonuçlanmadığını açıkça kabul
eder. Kendini feda eden verici (selfless giver) ile başkalarını da gözeten
verici (otherish giver) arasında ayrım yapar. Grant’ın mesajı, kendinizi
korumanın bencillik olmadığıdır. Bir vericinin etkisi, yalnızca ne kadar
verdiğine değil, bunu ne kadar süre sürdürebildiğine de bağlıdır. Ayrıca
yardımın etkisini görmek önemlidir. İnsanlar yaptıkları katkının gerçek bir
fark yarattığını gördüklerinde motivasyonları artabilir.
Vermenin sıcak parıltısı adında
bir çalışma var. İnsanlar başkalarına yardım ettikçe, karşılıksız bir şekilde
bunu yaptıklarında beyindeki ödül mekanizması çalışıyor ve hayat enerjileri ile
hayat anlamları artıyor. Mutluluk aynı zamanda iş performansını kendi başına
yüzde 10 artırıyor.
Grant, Adam Rifkin’in başkalarına
yardım etme yaklaşımını burada da kullanır. Rifkin herkese sınırsız zaman
ayırmak yerine, küçük, etkili ve yönetilebilir katkılar sunar.
Bu, “yardım etmek için her şeyi
bırakmalıyım” anlayışından farklıdır. Örneğin bir kişiye beş dakikalık bir
öneri vermek, saatler süren ama sonuçsuz bir yardım çabasından daha
sürdürülebilir olabilir. Vermek, kendini yok etmek değildir. Sürdürülebilir
yardım hem karşı tarafa hem de verene uzun vadede fayda sağlamalıdır.
Diğer taraftan başkasına yardım
etmek için her gün her saat zaman ayırmak yerine bunları bir zaman dilimine
toplamak insanın bu işi daha sürdürülebilir olarak ele almasına yol açıyor.
Yönetim açısından: Çalışanların
yardımseverliğini teşvik ederken sürekli fedakârlığı ödüllendiren bir kültür
yaratmamak gerekir. Aksi hâlde en iş birliğine açık kişiler tükenebilir.
Zihniyet Değişimi
Grant, kitabın bu bölümünde çok
önemli bir itirazı ele alır: “İyi davranırsam insanlar beni kullanır.”
Bu korku tamamen temelsiz
değildir. Bazı vericiler, sınır koyamadıkları için alıcılar tarafından istismar
edilebilir. Grant’ın çözümü, vericiliği bırakmak değil, daha akıllı ve seçici
biçimde vermektir. Öne çıkan stratejiler:
- Alıcıları tanımak: Herkesin iyi niyetli olduğunu
varsaymamak.
- Sınır koymak: Yardım etmek ile her talebi kabul
etmek arasındaki farkı bilmek.
- Bakış açısı almak: Karşı tarafın ne hissettiğini
anlamak ama yalnızca empatiyle hareket etmemek.
- Kendini savunmak: Kendi çıkarlarını korumayı
öğrenmek.
- Karşılıklılığı akıllıca kullanmak: Gerektiğinde
dengeleyici gibi davranabilmek.
Grant’ın yaklaşımında başarılı
verici, herkese aynı şekilde davranmaz. Alıcılara karşı saf değil; vericilere
karşı cömert, dengeleyicilerle ise adil olur.
Grant, Enron örneği üzerinden
alıcı davranışlarının kurumlara nasıl zarar verebileceğini tartışır. Enron’da
kişisel çıkarı, statüyü ve kısa vadeli başarıyı önceleyen davranışlar; güvenin,
şeffaflığın ve ortak çıkarın önüne geçmiştir.
Bu örnek, yalnızca bireysel
ilişkilerde değil, kurumsal sistemlerde de alıcı davranışlarının yıkıcı
olabileceğini gösterir. Vericilerin varlığı tek başına yeterli değildir;
kurumun, alıcıların sistemi istismar etmesini önleyecek mekanizmalara da
ihtiyacı vardır.
İyi insan olmak ile herkese
sınırsız erişim vermek aynı şey değildir.
İnsanlar kendilerini belirli bir
grubun parçası olarak gördüklerinde, o grubun normlarına uyma eğilimindedir.
Eğer bir kurumda rekabet, bilgi saklama ve kişisel çıkar baskınsa insanlar daha
alıcı davranabilir. Eğer yardım, paylaşım ve ortak başarı ödüllendiriliyorsa
vericilik yayılabilir.
Bu bölümdeki önemli araçlardan
biri Reciprocity Ring (Karşılıklılık Halkası) uygulamasıdır. Katılımcılar bir
ihtiyaçlarını veya isteklerini ortaya koyar; diğerleri de ellerindeki bilgi,
bağlantı veya imkânlarla yardımcı olmaya çalışır.
Bu uygulama, insanların yalnızca
kendi başlarına değil, bir ağın parçası olarak değer yaratabileceğini gösterir.
Uyumlu insanların beyinlerinde
başkalarının düşüncelerini, hislerini, isteklerini işleyen arka singular
korteksin daha büyük olduğu ortaya çıkmıştır. Bu uyumluluğun genetik
olabileceği anlamına geldiğini düşündürtmektedir. Diğer taraftan bir insan hem
uyumsuz hem de verici olabilir.
Grant, bir futbol takımı
üzerinden, ortak kimliğin ve takım normlarının bireysel davranışları nasıl
etkilediğini ele alır. Oyuncular kendilerini yalnızca bireysel performans
gösteren kişiler olarak değil, birbirine bağlı bir takımın parçası olarak
gördüklerinde yardımlaşma ve takım lehine davranışlar güçlenebilir. Yapılan bir
araştırmada kendileri ile aynı takımın formasını giyenlere yardım etme ihtimali
%92 iken herhangi bir t-shirt giyenlere yardım etme ihtimali %30 larda kalıyor.
Yine enteresan şekilde ismi
Georgia olanların Georgia’da yaşama ihtimallerinin veya isminde lawyer
olanların avukat olma ihtimallerinin diğerlerine göre daha fazla olduğu ortaya
çıkmış.
Buradaki fikir, “verici ol”
demekten daha ileri gider: İnsanların verici davranmasının doğal ve değerli
olduğu bir ortam tasarla. Kültür, insanların niyetlerinden bağımsız olarak
davranışlarını şekillendirir.
Yönetim açısından: Bir kurumda iş
birliği isteniyorsa yalnızca bunu slogan hâline getirmek yetmez. Performans
sistemi, terfi kriterleri, toplantı alışkanlıkları ve lider davranışları da
bunu desteklemelidir.
Kabuğu Kırmak
Son bölüm, kitabın bütün
argümanlarını bir araya getirir. Grant, vericilerin başarılarını daha görünür
hâle getirmeleri, kendi katkılarını küçümsememeleri ve vericiliklerini
saklamamaları gerektiğini savunur.
Çünkü bazı insanlar, verici
görünmenin zayıflık olarak algılanacağından korktukları için daha alıcı
davranmaya çalışır. Oysa vericilik, doğru sınırlar ve stratejiyle birleştiğinde
bir güç kaynağı olabilir.
Grant’ın vardığı sonuçlardan biri
şudur: Başarıyı yalnızca bireysel kazançla değil, başkaları üzerinde
yarattığımız kalıcı etkiyle de tanımlamak gerekir.
Bu, bireysel başarıyı reddetmek
değildir. Daha geniş bir başarı tanımı önerir: İnsanların gelişmesine,
ekiplerin güçlenmesine, kurumların daha iyi çalışmasına ve toplumun
ilerlemesine katkıda bulunmak.
Kitaba göre kadınlar ile erkekler
arasındaki maaş ve terfi imkanlarının erkekler lehine olması sadece toplumsal
normlar ile değil aynı zamanda kadınların daha fazla kabullenmeleri ile anlam
kazanıyor. Fakat kendi çıkarlarını korumak yerine başkalarının çıkarlarını
savunmak söz konusu olduğunda kadınlar da çok iyi müzakereciler olabiliyor.
Son bölümde Grant, Derek Sorenson
adlı bir müzakereciyi anlatır. Sorenson, bir dönem agresif ve acımasız bir
müzakereci olarak tanınır. Kazanmak için karşı tarafı zorlayan bu yaklaşım,
kısa vadede sonuç getirse de uzun vadede itibar ve ilişki maliyetleri yaratır.
Zamanla Sorenson, daha iş
birlikçi ve verici bir yaklaşımı benimser. Hikâye, insanların tek bir davranış
tarzına mahkûm olmadığını gösterir: Rekabetçi bir ortamda alıcı gibi davranmayı
öğrenmiş biri, kendi verici yönünü yeniden keşfedebilir.
Vericiliği saklamak yerine, onu
stratejik, sürdürülebilir ve etkili bir biçimde hayata geçirmek gerekir.
Grant’ın kitabı bazen “İyi ol,
başarı gelir” şeklinde basitleştiriliyor. Oysa daha doğru formül şu: Vericilik
yani başkalarına değer katma isteği sınırlar ve strateji ile daha doğru bir
hale gelir.
Adam Grant’ın önerdiği insan
tipi, “her şeyini başkalarına veren” kişi değil; başkalarının başarısını
artırırken kendi başarısını da koruyabilen, yani hem cömert hem de stratejik
olan vericidir.
Bu nedenle kitabın en güçlü
mesajı belki de şudur: Başkalarının başarılı olmasına yardım etmek, kendi
başarımızdan vazgeçmek zorunda olduğumuz anlamına gelmez. Doğru yapıldığında,
başkalarının başarısı bizim başarımızın kaynağına dönüşebilir.
Umarım beğenmişsinizdir, iyi
okumalar dilerim.