felsefe tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
felsefe tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Temmuz 2023 Cumartesi

Felsefe Tarihi ile ilgili Notlar

 Merhaba arkadaşlar,

Felsefe tarihi ile ilgili iki yazı yazmıştım. Bu yazıda da Sofi’nin Dünyası adlı kitapta gözüme çarpan notları sizinle paylaşacağım.

İnsanlar kim olduklarını ve neden yaşadıklarını bilmek isterler. Yunanlı bir filozofa göre felsefe insanların hayretinden doğmuştur. Ona göre insanlar kendi varoluşlarını şaşarlar, felsefi soruların çoğu da böylelikle kendiliğinden ortaya çıkar.

Çocuklarla filozoflar arasında benzerlikler vardır. Her ikisi de dünyaya ön yargılı bakmazlar. Çocuklar büyüdükçe ön yargıları artar ve çevrelerinde olan bitene karşı hayret duymamaya başlarlar.

İnsanlar açıklayamadıkları doğa olaylarına bazı mitolojik gerekçeler bulmuşlardır. Yağmur, kuraklık, şimşek vb. Olayların hep mitolojik bir nedeni vardı. Hatta tanrılar kötü güçlerle savaşmakta ve insanlar da tanrıların gücünü artırsın diye onlara kurbanlar vermekteydiler.

Ksenofanes mitlerin eleştirisini yapan filozoflardan biridir. İnsanların kendilerine bakarak tanrıları yarattıklarını ifade etmiştir. 

Felsefenin doğumasının sebebi bedensel çaba gerektiren işlerin köleler tarafından yapılırken, özgür yurttaşların politika ve kültürle uğraşacak zamanları olmasıydı. Böylece bu insanlar düşünebiliyorlar ve sorgulayabiliyorlardı.

Herakleitos’a göre dünyaya zıtlıklar egemendir. Aç olmasak tokluğu anlayamayız, hasta olmazsak sağlıklı olmanın ne anlama geldiğini bilemeyiz. Bu nedenle doğanın en belirgin özelliğinin değişim olduğunu söylüyordu.

Empodekles’e göre dünyada dört temel madde bulunmaktadır. Bunlar toprak, hava, ateş ve sudur. Her şey bu dört maddenin birleşiminden oluşmaktadır.

Demokritos’a göre hiçbir şey değişmeyecek ve yoktan var olup sonra da yok olmayacaktır. Çünkü tüm dünya yapıtaşları olan atomlardan oluşmuştur. Bir filin burnundaki atom, yüzyıllar sonra bir insanın ciğerine uğrayabilir.

Mitsel dünya görüşü doğa felsefesi ile ortadan kalkmıştır.

Demokrasi için halkın eğitilmiş olması gerekir.

Sokrates kendine düşen şeyin insanların doğruyu doğurmasına yardımcı olmak olduğuna inanıyordu. Bu sebeple kendini bir ebe gibi görüyordu. Çünkü gerçek kavrayış insanın içinden gelir. Başkaları tarafından öğretilemez. İnsanın içinde kavradığı şeydir gerçek bilgi.

Sokrates kendini Sofistlerden eğitimli ve bilge bir kişi olmadığı noktasında ayırıyordu. Kendini bilgiye ulaşmaya çalışan kişi olarak tanımlıyor, tek bir şeyi bildiğini onun da hiçbir şey bilmediği olduğunu söylüyordu.

Sokrates’in ölümü Platon’a toplumda geçerli olan değerler ile doğru ya da ideal olan değerler arasında ne büyük çelişkiler olabileceğini gösterdi.

Platon mutlak ve değişmez olan şeyin fiziksel bir hammadde olmadığını, tüm şeylerin ona benzeyerek oluştuğu bir takım soyut, örnek resimler yani idealar olduğunu söylemekteydi.

Platon için gerçeklik aklımızla düşündüğümüz şey iken, Aristoteles için gerçeklik duygularımızla algıladığımız şeydir. Platon’a göre önce idealar vardır ve sonra duyumsadığımız dünya oluşur. Aristoteles’e göre ise önce duyumsadığımız dünya vardır, ancak bundan sonra dünyaya ait fikirlerimiz olabilir. 

Aristoteles altın ortayı tutturmaktan söz eder. Ne korkak ne de çılgınca atılgan, sadece cesur olmamız gerekir. Ne cimri ne savurgan sadece cömert olacağız.

Kinikler (en bilineni Diogenes) gerçek mutluluğun; maddi olanaklar, politik güç ya da sağlıklı olmak gibi dış özelliklerden oluşmadığını vurgularlar. Onlara göre gerçek mutluluk bu tip şeylere bağımlılıktan kurtulmakla elde edilir. Kinikler stoayı etkilemiştir.

Stoacılara göre insan kaderine boyun eğmeyi öğrenmelidir. Hiçbir şey rastlantıya dayanmaz, her şey zorunluluktan doğar, kaderden şikayet etmek hiçbir işe yaramaz. Stoacılar Kiniklerin toplumdan soyutlanmayanlarıdır. 

Sokrates insanın nasıl mutlu bir hayat yaşayabileceğini sorguluyordu. Kinikler ve stoacılar bu sorunun cevabının maddi değerlerden uzak durmak olduğunu söylerken, Aristippos adındaki Sokrates’in bir öğrencisi yaşamın amacının mümkün olduğunca çok haz almak olduğunu söylüyordu. Böylece her türlü acıdan uzak durmaya yönelik bir yaşamı geliştirmek gerekiyordu.

Daha sonra gelen Epikuros, kısa vadeli hazların daha büyük, daha sürekli ve daha yoğun hazlarla kıyaslanarak değerlendirilmesi gerektiğini söyler. Fakat bu bilginden sonra gelen birçok takipçi bu akımı tek yanlı bir zevk düşkünlüğü haline getirdi. Amaç giderek “bu anı yaşa”ya dönüştüğü günümüzde Epikuros dendiğinde gününü gün eden insan anlamı çıkmaktadır.

Bundan 4000 yıl kadar önce ilk Hint Avrupalılar Karadeniz ile Hazar denizi etrafındaki bölgelerde yaşıyorlardı. Sonraları bu kavimler büyük dalgalar halinde güneye ve batıya doğru ilerlediler. Bu kavimler gittikleri her yerde Hint Avrupa öncesi kültürlerle kaynaştılar ve burada kendi din ve dilleri baskın bir rol oynamaya başladı. Hint Avrupa kültürü farklı pek çok tanrıya inanışın izlerini taşıyordu. Bu inanış daha sonra Avrupalı kavimler arasında da gelişti. Örneğin Hintliler Dyaus adında bir tanrıya taparlardı. Bu daha sonra Zeus, sonra Jupiter sonra da Tyr olarak karşımıza çıktı. 

Fakat Sami ırkında eskiden beri tek tanrı inancı vardı. Bu sebeple Araplar ve Yahudiler tek tanrı inancına daha fazla sahip çıktılar. 

Hint Avrupalılar’da en önemli duyu görmedir. Sami kültürler içinse duymak çok önemlidir.

Hristiyanların Yunan ve Roma kültüründen etkilenmesi sonrası kiliseler; heykel, resim ve mozaiklerle dolu olurken İslam dininde bunların hiçbiri yoktur.

529 yılında Platon’un akademisi kapanıyor ve kilisenin etkisi bu tarihten itibaren başlıyor.

Roma imparatorluğu zamanında üç ayrı kültüre ayrıldı. Batı Avrupa’da Roma merkezli Latin dilinde bir kültür, doğu Avrupa’da İstanbul merkezli ve Yunanca dili ile bir kültür ve Kuzey Afrika’da da Mısır ve Orta Doğu merkezli Arap dilinde bir kültür oluştu. Böylece Yeni Platonculuk batıda, Platonculuk doğuda ve Aristotelesçilik de Araplar’da yaşamaya devam etti.

Kilisenin bilinen ilk filozofu Augustinus’tur. Bu filozof Platon’u, Acquinalı Thomas ise Aristoteles’i Hristiyanlaştırır.

Araplar tüm ortaçağ boyunca Aristoteles geleneğini diri tutmuşlardır. Eğitim görmüş Arapların birçoğu 1100’lü yılların sonlarından itibaren Kuzey İtalya’daki prenslerin davetlisi olarak İtalya’ya gelmeye başlamışlardır. Böylelikle Aristoteles’in yazıları tanınmaya ve zamanla Yunanca ile Arapçadan Latince çevrilmeye başlandı. Bu durum doğa bilimi konularına karşı ilgi uyanmasına yol açtı.

Acquinalı Thomas, inanç ve bilgi arasında büyük bir sentez oluşturmuştur. Ona göre insan sadece aklına güvenecek olursa kolayca yolundan şaşabilir. Tanrıya bir ilk neden olduğu varsayımı ile ulaşılabilir.

Kopernik güneşin evrenin merkezi olduğunu iddia etmişti. Kepler gözlemlerinin sonucunda gezegenlerin merkezlerinden birinde güneşin olduğu eliptik yörüngeler boyunca döndüklerini söyleyebiliyordu.

Newton ayın dünyanın çekim gücü sayesinde yörüngede durduğunu düşünmüştü.

Barok, basit ve uyumlu Rönesans sanatının aksine birbirine uymayan biçimler şeklinde gelişti.

Barok döneminin en önemli deyişi “carpe diem” yani “günü yakala” dır. 

Her türlü ihtişam güç gösterisidir. 

Descartes şüphe ediyorum, böylece düşünüyorum. Düşünen biri canlı olmalıdır. Düşünüyorsam öyleyse varım demiştir. Descartes dualizm i geliştirdi. İnsanın ruhsal ve dış gerçekliği arasında bir ayrım vardır. Ruh yazılımsa, beden donanımdır. 

Descartes rasyonalisttir. 

Spinoza’ya göre incilin her ayrıntısı Tanrıdan esinlenmemişti. İncil’deki bölümler arasında tutarsızlıklar vardır. İsa akıl dininin öğretisini yapmış ama sonra Hristiyanlık kendi dogmalarını ve şekilci törenlerini oluşturmuştur. 

Aristoteles ampirist yani detaycı, Platon da rasyonalist yani akılcıydı. 

Britanya amprizmi ile kıta Avrupa’sı rasyonalizmi arasında bir mücadele vardır. 

Locke a göre birincil (ağırlık, biçim, sayı vb) ve ikincil (tatlı-ekşi, sıcak-soğuk vb) nitelikler vardır. Birincil nitelikler herkes için aynıdır ama ikincil nitelikler değişebilir. 

Berkeley duyumsadıklarımız da aklımızın ürettiği şeyler olabilir diyor. İnsan bilincinin dışında bir gerçeklik yoktur der. Duyumsal algılarımızın kaynağı tanrıdır. 

Kant dünyayı algılamamızda hem duyuların hem de aklımızın etkisi vardır diyor. Kanat cevaplamamalıydı sorularda insanın inanca sığınması gerektiğine inanıyor. BM nin de fikir babasıdır. 

Tiyatro nasıl Barok dönemin gözde sanatıysa Masal da Romantik dönemin gözde sanatıdır. Masal yazarlara yatlarını güçlerini sonuna kadar kullanma olacağı vermiştir. 

Bir düşünce tarihsel bağlamına göre doğru veya yanlış olabilir. Örneğin kölelik bugün kabul edilemez görünse de iki bin yıl önce gayet normal karşılanıyordu. 

Hegel e göre önce bir düşünce ortaya çıkar, sonra zıt bir düşünce ortaya çıkar. En sonunda bunları bir araya getiren başka bir düşünce…

Hegel’den sonra felsefe anlamak için değil değiştirmek için kullanıldı. Eylem felsefesi haline geldi. 

Marx’a göre kapitalizm eninde sonunda çökecektir. Çünkü sermaye sahibi sürekli kar peşinde koşar. Makinalaştıkça verimlilik artsın diye işçi çıkarır. Sonra bu işçiler satın alamaz ve ekonomi çıkmaza girer. Sonra da işçiler ayaklanıp üretim araçlarını ele geçirir. Sosyalizmin doğduğu 19.yy a göre bugün daha insanca bir topluma yol açtığı görülmektedir. 

Darwine göre doğal seçim bazı türlerin bugüne ulaşmasını sağlamıştır. Bunun yanında insanlar da yapay seçimde bulunarak daha iyi olan atları, inekleri, köpekleri yanlarında tutmuşlar diğerlerini ya yemişler ya da doğaya bırakmışlardır. Hatta patatesin iyisini ekip, mısırın iyisini suladıkları gibi. 

İnsanların bir kısmı da hastalıklara karşı direnç kazandığı için diğerlerinin üstünde iktidar olabilmiştir. 

Freud’a göre sinirsel rahatsızlıkların kökeninde insanın çocukluğunda yaşadığı travmalar vardır. Bunlar ortaya çıkarıldığında ve hasta bunlarla yüzleştiğinde hasta düzelebilir.

Doğduğumuzda İd halinde sürekli isteriz. Arzularımızı frenlemeyiz. Oysa bazı gerçekliklerle tanıştığımızda arzularımızı frenlemeyi öğrenir ego haline geliriz. Daha sonra da çevremizin ahlaki beklentileri içimize girmiş ve bizim üstbenimizi oluşturmuştur. 

Freud’a göre insanın bilinci buzdağının görünen yerine bilinçaltı da buzdağının görünmeyen yerine benzer. 

İnsanlar doğru olmadığını düşündükleri düşünceleri bilinçlerinden uzaklaştırmak için çaba sarfederken sinir hastalıklarına varan durumlarla karşılaşmaları söz konusu olabilir. 

Freud’a göre yansıtmalar da yapılabilir. Buna göre kendimizde beğenmediğimiz bir özelliği bastırmaya çalışırken başkalarına bunu mal etmeye yönelebiliriz. Örneğin cimri biri başkalarını en önce cimri olarak yargılayan kişidir. 

Bastırılmış istekler rüyalarda kendine yer bulabilir. 

İnsanlar rüya görürken sınırlarını aşarlar. Bu onlara özgürlük verir. Uyandırıldıklarında ise kızarlar çünkü özgürlükleri ve sanata döktükleri düşünceleri kesintiye uğramış olur. 

Sartre varoluşçu bir düşünürdür. İnsan özgürlüğüyle mahkum edilmiştir der. Ona göre insan bu dünyaya gelmeyi seçmedi ama burada özgürce yaşasa bile bu özgürlüğün içinde hapistir. 

Eşi Simone de Beauvior kadın kendi hayatında sorumlu olmaktan vazgeçtiği için kendi kendini ezmektedir der. 

Evren oluşurken büyük bir patlama oldu. Sonra evren genişlemeye başladı. Bir gün bu genişleme durabilir ve evren tekrar büzülebilir. Sonra tek bir noktaya gelip tekrar patlayıp genişleyebilir. 

4 Ocak 2022 Salı

“Nikomakhos’a Etik” Adlı Kitabın İçerisinden Notlar

Sevgili okuyucular merhaba,

Aristoteles'in oğlu Nikomakhos’a etik konusunda öğütler verdiği bu kitapta özellikle erdem üzerinde durmaktadır. Erdemin orta yol olduğundan bahsetmektedir. Bunu birçok örnek ve davranış ile açıklamaktadır. Bu kitap Aristoteles’in insan için iyinin ne olduğunu soruşturduğu kitaptır. O, belli bir insan için iyi olan ne ise, kent için iyi olanı da aynı şeydir diye düşünmektedir. Bu da etik aynı zamanda bir siyaset araştırması olmaktadır. 

Şimdi kitapta aldığım bazı notlara birlikte bakalım.

Mutluluk erdemin ödülü ve en iyi amaçtır.

Mutluluk için önemli olan, erdeme uygun etkinliklerdir. Erdeme aykırı etkinlikler ise mutluluğun tersini oluşturur.

Hepimiz bütün öteki şeyleri mutluluk uğruna yapıyoruz. İyi şeylerin başını ve nedenini de değerli ve tanrısal bir şey olarak kabul ediyoruz.

Biri düşünce erdemi, diğeri ise karakter erdemi olmak üzere iki tür erdem vardır. Bunlardan düşünce erdemi daha çok eğitimle oluşur ve gelişir. Bu nedenle de deneyim ve zaman gerektirir. Karakter erdemi ise alışkanlıkla elde edilir adı da bu nedenle küçük bir değişiklikle alışkanlıktan (ethos) gelir.

Hazza karşı koymak öfkeye karşı koymaktan daha güçtür.

Ruhta olup bitenler üç türlüdür. Bunlar; etkilenimler, olanaklar ve huylardır. Erdem de bunlardan biri olsa gerek. Arzu, öfke, korku, yüreklilik, kıskançlık vb. haz veya acının izlediği şeylere etkilenim diyorum. Bunlardan etkilenebilmemizi sağlayanları sözgelişi öfkelenebilmemizi, acı duyabilmemizi ya da acıyabilmemizi sağlayanlara olanak adını veriyorum. Huylar diye de etkilenimlerle ilgili olan iyi ya da kötü durumunuza diyorum. Örneğin öfkelenme ile ilgili olarak, çok ya da gerekenden az öfkeleniyorsak kötü, orta şekilde öfkeleniyorsak iyi durumdayız. Bu durumda erdemleri huy olarak sınıflandırmak gerekir.

İnsanın erdemi insanın iyi olmasını ve kendi işini iyi gerçekleştirmesini sağlayan huydur. Erdem aşırılıkların arasındaki ortadır. Ne az ne de çok. Örneğin aşırılık ile eksiklik kötülüğe, orta olma ise erdeme özgüdür. İyiler bir çeşittir, kötüler ise çeşit çeşit.

Onur ile onursuzluk konusunda orta olma yüce gönüllülüktür.

Yiğit korkağa göre cüretli, cüretliye göre korkak görünüyor. Aynı biçimde ölçülü, duygusuza göre haz düşkünü, haz düşkününe göre de duygusuz. Cömert cimriye göre savurgan, savurgana göre de cimri görünür.

Yürekli kişiler öne atılan kişilerdir. Bunlar tehlikelerden önce gönüllü oldukları halde tehlikeyi görünce kaçarlar; oysa yiğit kişiler iş başında etkindirler, daha önce ise sakin.

Zenginlik kullanılan şeylerdendir. Her konuda ona ilişkin erdeme sahip olan kişi onu en iyi şekilde kullanır, o halde zenginliği en iyi kullanacak kişi mal konusunda erdeme sahip olandır. İşte cömert kişi böyledir.

Erdemin özelliği iyilik görmekten çok, iyilik yapmak ve çirkin şeyler yapmamaktan çok güzel şeyler yapmaktır. Vermeyi iyilik yapmanın, güzel şeyler yapmanın izlediği; almanın ise iyilik görmeyi ya da kötü davranmamayı izlediğini görmek zor değildir.

Erdemlerinden dolayı en çok sevilenler galiba cömert kişilerdir. Çünkü yararlıdırlar, yararlı olan da vermedir.

Cömertlik servete göre söz konusu olur. Nitekim cömert olma verilen şeylerin çokluğunda değil, verenin huyundadır. Burada servete göre bir kıyaslama yapmak gerekir. Daha az verenin daha cömert olmasını engelleyen bir şey yok, eğer olanakları daha az ise.

Cömert kişi aynı zamanda mal konularında kolay yaklaşılabilir bir insandır, haksızlığa da uğrayabilir; çünkü mala değer vermez. Gereken bir şeyde harcama yapmamış olması, gerekmeyen bir şeyde harcama yapmış olmaktan duyduğu üzüntüden daha ağır gelir.

Muhteşem insan cömerttir fakat cömert mutlaka muhteşem değildir.

Onurlu ve onursuz kişiliklerin ortasında yüce gönüllü insan vardır. Bu insan iyilik yapmaya alışkındır, iyilik görünce de utanır. 

Öfke konusunda orta olma sakinliktir. Sakin kişi dingin olmak, duygulanımlar tarafından sürüklenmemek, aklın gösterdiği şeyleri ve aklın gösterdiği süre için öfkelenmek ister. Nitekim öfkelenmediği ve kendini savunamadığı için duygusuz olduğu ve acı da duymadığı sanılıyor. Küçük düşürülmeye katlanmak ve yakınları küçük düşürülünce bunu görmezlikten gelmek köleye özgü bir şey diye düşünülüyor.

Adalette bütün erdemler bir arada bulunur.

Erdemler içerisinde yalnızca adaletin başkalarının iyiliği için olduğu düşünülür.

Nomisma, yani paraya ismini veren kelime uzlaşı ile ilgilidir.

Arzu etmeden ya da pek az arzu ettiği için çirkin bir şey yapan kişi, çok arzu ettiğinden ötürü bunu yapan kişiden; öfkelenmeden başkasına vuran da öfkelendiği için vurandan daha kötüdür.

Her kendine egemen olamayan kişi pişmanlık duyar.

Kendisine egemen olamayan kişiler adaletsiz değil ama adaletsizlik yapıyorlar. 

Acının aşırılığından kaçılmaz, acıdan hepten kaçınılır. 

Bir yarar nedeniyle bir başkasını sevenler, kendilerine bir iyilik geldiği için bunu yaparlar. Haz nedeniyle sevenler de kendilerine bir hoşluk geldiği için bunu yaparlar. Böyle dostluklar çabuk bozulur. İnsanlar hep yararlı veya haz verici olmazlar. İyi kişilerin ve erdemli olanların dostluğu ise mükemmeldir. Bunlar iyi oldukları için karşılıklı olarak birbirleri için iyi şeyler isterler. 

En çok karşıt kişiler arasında yarara dayalı dostluk olur. Örneğin zengin ile yoksul, bilgili kişiyle cahil gibi.

9 Kasım 2021 Salı

Schopenhauer’den Aforizmalar

Merhaba 

Bu yazımda da sizlerle oldukça ilginç ve aynı zamanda çok isabetli tespitleri olduğunu düşündüğüm Alman filozof Artur Schopenhauer’in düşüncelerini paylaşmak istiyorum. Bunun için "Hiçliğin Mutlu Sessizliği" ve "Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar" adlı kitapları kullandım.

Cehalet, sadece muazzam zenginlik ile beraber olduğunda alçaltıcıdır.

Mutsuz olmamanın en güvenli yolu, çok mutlu olmayı beklememektir.

Affetmek ve unutmak, zor kazanılmış deneyimi boşa harcamak demektir.

Arzuyu doğuran ve besleyen sadece talep edilen şeyin umududur.

Hakikatin ortaya çıkışı üç evrede gerçekleşir. İlki hakikatle dalga geçilir, ikincisi hakikate direnilir ve üçüncüsü ise hakikat bariz olarak kabul edilir.

Her özgün fikir ile önce dalga geçilir, sonra buna hararetle saldırılır ve sonunda sorgusuz sualsiz kabul edilir.

Mutluluk kendine yetenlere aittir.

Dolandırıldığımız paradan daha yararlı kullanılmış olanı yoktur, çünkü bu parayı verip akıllılık almışızdır.

Bir kimsenin yalan söylediğine şüphe ediyorsak, ona inanıyormuş gibi yapmalıyız. Böylece cesaretlenecek ve kendinden emin olacak, daha arsızca yalan söyleyecek ve maskesi düşecektir.

Bir kişi hemen hemen tüm gününü okuyarak geçiriyorsa, düşünme kapasitesini yavaş yavaş kaybeder. Pek çok bilgin için durum farksız değildir, aptallaşırcasına okudular. Sadece kendi düşüncelerin köreldiğinde okumalısın.

Her gün biraz yaşamdır. Her uyanma ve kalkma biraz doğuş, her taze sabah biraz gençtik, her dinlenme ve uyku biraz ölümdür.

Büyük insanlar kartal gibidir. Yuvalarını yüce yalnızlıkta inşa ederler.

Özellikle şu sözünü çok seviyorum;

"Acıların kaynağı arzularımızdır."

Bu aşamaya kadar, “Hiçliğin Mutlu Sessizliği” adlı kitaptaki aforizmaları sizlerle paylaştım. Bundan sonra da “Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar” adlı kitabını özetlemek istiyorum.

Yazar, yaşam bilgeliği kavramını yaşamı olabildiğince rahat ve mutlu bir biçimde sürdürme sanatı anlamında aldığını belirtmiştir.

Aristoteles insan yaşamının büyüklerini üç sınıfa girmişti. Bunlar dışsal olanlar, ruha ait olanlar ve bedeni ait olanlardır. Fakat filozofumuz Schopenhauer bu bölümlendirmeyi şu şekilde yapıyor; Bir kimsenin ne olduğu, bir kimsenin neye sahip olduğu ve bir kimsenin neyi temsil ettiği. Aslında kitap temelde bu üçlü ayrıma dayanıyor.

Bir kimsenin ne olduğu, geniş anlamda o insanın kişiliğidir. Buna göre bir kimsenin sağlık, kuvvet, güzellik, karakter, zeka ve yetişme tarzı bu madde altında toplanabilir. Bir kimsenin neye sahip olduğu ise her anlamda malı ve mülküdür. Bir kimsenin neyi temsil ettiği ise o kimsenin başkalarının düşüncesinde ne olduğu yani onun başkalarınca nasıl tasarlandığıdır. Bu temsil başkalarının onun hakkındaki görüşünden oluşur ve saygınlık, rütbe ya da şan olarak ortaya çıkar.

Soylu bir karakter, yetenekli bir kafa, mutlu bir mizaç ve neşeli bir ruh mutluluğumuz açısından en birinci en önemli olanlardır.

İnsanın ne olduğunu, neye sahip olduğundan mutluluğu üzerinde çok daha fazla katkısı vardır. Yine de insanlar zenginlik elde etmek için, zihinsel donanım elde etmek için uğraştıklarından bin kat daha fazla uğraşırlar. Oysa birinin kendinde neye sahip olduğu yaşamının mutluluğu açısından en önemli olanıdır.

Doğuştan zengin kimi aile çocuklarının paylarına düşen büyük mirası, inanılmaz kısalıktaki bir sürede harcayıp tükettikleri uğursuz savurganlığın kaynağı gerçekte zihnin yoksulluğundan ve boşluğundan ortaya çıkar. Böyle bir genç dışsal olarak zengindi ama içsel olarak yoksul bir biçimde dünyaya gelmişti. Dıştan gelen her şeyi almak isteyerek boşyere içsel yoksunluğunu dizginlemeye çalışmaktadır.

Epiktetos, “insanları huzursuz eden olaylar değil olaylar hakkındaki görüşleridir” demiştir. Genel olarak mutluluğumuzun onda dokuzu sadece sağlığa dayanır. Buna göre her şeyden önce insanların birbirlerine karşılıklı olarak sağlık durumlarını sormaları nedensiz değildir.

Boş zaman tam da Ariosto’nun dediği gibi cahillerin can sıkıntısıdır. Sıradan insanlar sadece zamanını geçirmeyi düşünürler, herhangi bir yeteneği olan kimse ise ondan yararlanmayı düşünür.

Nasıl ki en mutlu ülke az ya da çok ithalat yapması gerekmeyen ülke ise, iç zenginliği kendine yeten ve eğlenmek için dışarıdan az ya da çok bir şeye gereksinme duymayan insan da en mutlu insandır. Dışarıdan alınan pahalıya mal olur, bağımlılık yapar ve tehlike getirir. Aristoteles “mutluluk kendi kendine yetendir” demiştir. Çünkü mutluluk ve hazzın tüm dış kaynakları doğaları gereği son derece güvenilmez, nahoş ve geçicidirler.

Dışarıdan bir şeyler kazanabilmek için içeriden bir şeyler kaybetmek; yani şan, şöhret, mevki ve şatafat için huzurunu, boş zamanını ve bağımsızlığını önemli ölçüde feda etmek büyük bir aptallıktır.

Seneca, “zihinsel bir uğraşı içermeyen boş zaman ölümdür ve diri diri gömülmektir” demiştir. Normal insan yaşamınızdan haz alması bakımından, kendi dışındaki şeylere; mala, mülke veya mevkiye, kadınlara ya da çocuklara, arkadaşları veya topluma muhtaçtır. Bu yüzden onları yitirdiğinde ya da onların kendisini aldattığını düşündüğünde yıkılır. Bu ilişkiyi anlatabilmek için ağırlık merkezinin kendisinde olmadığını, dışarıda yer aldığını söyleyebiliriz.

Bir kimsenin neye sahip olduğu üzerini konuşmadan önce, Epiküros’un insan gereksinimlerini ayırdığı üç sınıfı görebiliriz. Bunlardan birincisi doğal ve zorunlu olanlardır. Bunlar karşılanmadıklarında acı çekmeye neden olurlar. Örneğin beslenme ve giyme gibi. Diğer taraftan da karşılanmaları kolaydır. İkinci olanlar ise doğal ama zorunlu olmayanlardır. Bunlar cinsel deneyimlerdir. Son olarak da ne doğal ne de zorunlu olanlar vardır. Bunlar; lüks, zenginlik, şatafat ve gösteriş gereksinimleridir. Bunlar sonsuzdur ve karşılanmaları çok zordur.

Şimdi de bir kimsenin neyi temsil ettiği üzerine konuşabiliriz. Nasıl ki bir kediyi okşadığımızda engel olamayacağımız bir biçimde mırlamaya başlarsa, övülen bir insanın yüzü de, övgü apaçık yalan olsa bile tatlı bir sevinçle kaplanır. Kişinin kendi başına ve kendisi için ne olduğunun değeri, o kişinin başkasının gözünde ne olduğunun yanında çok daha mutluluk vericidir. Bizim başkası için ne olduğumuzun yeri yabancıların bilincidir. Başkası için ne olduğumuz, bu bilinçte göründüğümüz görünüş ve ona uygulanmış şan, şöhret ve mevki gibi kavramlardır. Oysa “Ün arayışı işi bilge kişinin bile bırakabileceği son şeydir”demiştir Tacitus. Bundan kurtulmanın tek yolu başkalarının bizimle ilgili görüşünün gerçeklik üzerinde ne denli az bir etkisinin olabileceğini ve bu görüşün ne denli zararlı olduğunu aklımıza yerleştirmektir.

Dünyada gurur duyabileceği hiçbir şeyi olmayan zavallı bir adam, son çare olarak içinde yaşadığı ulusa uzatır elini. Böylece bireysel özelliklerinin yokluğunu ele verir ve milyonlarca kişiyle paylaştığı bir şeye başvurur.

Değeri ya da değersizliği başkalarının gözünde nasıl göründüğüne dayanan bir varoluş sefil bir varoluş olurdu. İnsanlar esas olarak kendi yargılarına sahip olamadıkları ve başarılarını değerlendirme noktasında eksik kaldıkları için yabancı beyanlara kulak verirler. Bu beyanların da doğruluğuna inanma eğilimine girerler. 

Schopenhauer, öğütler ve özdeyişler adlı bölümünde de genel olarak şunlardan bahseder:

Aristoteles “zevkin değil acısızlığın peşinden koşar akıllı kişi” demektedir. Tüm işlerimiz bizim istediğimiz gibi gidiyor ancak işlerden bir tanesi istediğimiz gibi gitmiyorsa çok önemsiz bile olsa kafamızı sürekli bu iş kurcalar. Sürekli onu düşünürüz ve istediğimiz gibi gerçekleşen tüm öteki daha önemli işleri düşünmeyiz. Voltaire’in dediği gibi mutluluk yalnızca bir düştür fakat acı ise gerçektir. Buna göre yaşamında mutluluk öğretisi açısından bir sonuç çıkarmak isteyen kimse, hesabını tattığı zevklere göre değil atlattığı belalara göre yapmalıdır.

Kinikler hazları acıya düşüren tuzaklar olarak görmüşlerdi.

Dünyanın sunabileceği en iyi şey, acısız, dingin ve katlanılabilir bir yaşamdır. Çok mutsuz olmanın en güvenli yolu çok mutlu olmayı istemektir. Haz, mülk, rütbe, onur gibi istemleri olumlu bir ölçüye indirmek uygundur. Çünkü büyük felaketleri çağıran tam da bunlardır.

Başlangıç noktasından baktığımızda yaşam sonsuz, sonundan geriye doğru baktığımızda ise çok kısa görünür.

14. yüzyıl şairi Petrarca “öğrenmekten başka mutluluk duyumsayamıyorum” demiştir.

Çoğu kimse fazlasıyla bugünde yaşar. Bunlar düşüncesizlerdir. Bazıları da fazlasıyla gelecekte yaşar. Bunlar da korkak ve endişelilerdir. Bir kimsenin doğru ölçüyü tutturduğu ender görülür. Çabalama ve umut etme yoluyla yalnızca gelecekte yaşayanlar, her şeyden önce hakiki mutluluğu getirecekleri düşünülen gelecek olaylar karşısında sabırsızlıkla acele ederler. Bunlar İtalya’da kafalarını bağlamış bir sopaya bir demet ot asılan ve bu yüzden hep önlerine bakan eşeklere benzerler.

Tek gerçek ve tek kesin olanın bugün olduğunu asla unutmamalıyız. Buna karşılık gelecek hemen hemen her zaman onu tasarladığımızdan başka türlüdür. Geçmiş de başka türlüydü ve her ikisinin de bir bütün olarak bizim zannettiğimizle çok az ilgisi vardır. Her gününü özel bir yaşam olarak gör.

Cicero diyor ki, “bir kimse yalnızca kendi kendine bağlı ise ve kendinde her şeye sahipse mutlu olmaması mümkün değildir.”

St.Piere’in dediği gibi “Beslenmede perhiz bizi bedensel açıdan sağlıklı yapar. İnsanlarla ilişkide perhiz de ruhumuzu huzur verir.”

Seneca diyor ki, “insan karşılaştırma yapmadan kendinde olanı sevinmeli.”

Zaten olmuş yani artık değiştirilemez bir kötü olay karşısında ne bunun başka türlü olabileceği, ne de bundan neyle sakınılmış olabileceği düşüncesine izin verilmelidir. Eğer böyle yapılmazsa acı dayanılmaz ölçüde artar ve insan kendi kendine eziyet eden anlamına gelen heautontimorumenos olur.

Uykudan önceki uyanık durumdaki düşüncelerimiz bilindiği gibi kapkaradır. Sabahleyin tüm bu değişik imgeler tıpkı düşler gibi gidip gitmişlerdir. İspanyol atasözü “gece boyalıdır, gündüz beyazdır” bunu anlatır. Ama daha akşamları, ışıklar yanmaya başlar başlamaz, akıl da göz gibi, gündüzün olduğu gibi net göremez. Bu yüzden bu zaman dilimi, ciddi ve en azından hoş olmayan konuların düşünülmesi için uygun değildir. Bunun için en doğru zaman sabah saatlidir.

Nasıl ki küçük cisimler, gözümüze yakın tutulduklarında görüş alanımızı sınırlar, tüm dünyayı örterlerse; en yakın çevremizdeki insanlar ve olaylar da son derece önemsiz ve değersiz olsalar bile, dikkatimizi ve düşüncelerimizi gereğinden çok, üstelik de hoş olmayan bir biçimde meşgul ederler.

Aldanmışlar arasında doğru kavrayışlı bir adam, tüm saat kuleleri yanlış zamanı gösteren bir kentte, sadece kendi saati doğru olan bir adama benzer. Saatin gerçekte kaç olduğunu bir tek o bilmektedir ama bu onun ne işine yarar? Tüm dünya yanlış zamanı gösteren dünya saatlerine göre davranmaktadır. Hatta bir tek onun saatinin doğru zamanı gösterdiğini bilenler bile.

Nezaket akıllılıktır, bunun sonucunda nezaketsizlik aptallıktır. Nezaketsizlik yüzünden gereksiz yere ve bile bile düşman kazanmak, tıpkı insanın kendi evini kundaklaması gibi bir çılgınlıktır. Çünkü nezaket oyuncak paralar gibidir, açıkça sahtedir. Bundan tasarruf etmek akılsızlık kanıtıdır. Buna karşılık kullanmak akıllık kanıtıdır. Tüm uluslar mektuplarını en sadık kulunuz anlamlarına gelen sözcüklerle bitirirler. En dik kafalı ve düşmanca davranan insan bile birazcık nezaket ve güler yüzle yumuşak ve iyi huylu yapılabilir. Buna göre balmumu için sıcaklık neyse insanlar içinde nezaket olur.

Birinin yalan söylediğinden kuşkulanıyorsanız buna inanmış gibi yapmalısınız. Bunun üzerine o insan pervasızlaşır ve daha büyük yalanlar söyler. En sonunda foyası meydana çıkar.

Düşmanın bilmemesi gereken şeyi dostuna söyleme. Sırrımı saklarsam bu benim tutsağım olur, açığa vurursam ben onun tutsağı olurum. Susma ağacının dallarında huzur meyvesi vardır.

Kimi zaman uzak bir yeri özlediğimizi sanırız, oysa aslında yalnızca bu sırada daha genç ve daha taze olduğumuz için orada geçirdiğimiz zamanı özlemekteyiz. Böylece zaman bizi mekan maskesi altında yanıltır. Oraya yolculuk ettiğimizde yanılsamanın farkına varırız.

Yaşamımız, aşağıya doğru yuvarlanan bir küreninki gibi hızlandırılmış bir devrimdir. Nasıl ki dönen bir yuvarlak levhadaki her nokta merkezden uzaklığı ölçüsünde daha hızlı dönüyorsa herkes için de zaman, yaşamının başlangıç noktasına uzaklaştığı ölçüde gitgide daha hızlı akar.

İnsan, Horatius’un hiçbir şeye şaşırmamak düşüncesine, yani tüm şeylerin değersizliğine ve dünyanın tüm harika işlerinin boşluğuna, dolaysızca ve samimi bir biçimde iyice inanmaya ancak ileriki yaşlarda başlayabilir.

"Yaşamın Kısalığı Üzerine" Adlı Kitap Özeti

Seneca’nın “Mutlu Yaşam Üzerine” adlı kitabını geçen yazımda özetlemiştim. Bu yazımda da diğer bir eseri olan “Yaşamın Kısalığı Üzerine” adlı kitabını özetlemeye çalışacağım. 

Kısıtlı bir zamanımız yok sadece çoğunu boşa harcıyoruz. Yaşam yeterince uzun ve tamamı iyi düzenlenirse en büyük işlerin başarılmasına fazlasıyla yetecek kadar bahşedilmiştir. Buna karşılık yaşam herhangi bir iyi şeye adanmadığında lüks ve umursamazlık yüzünden tükenir ve kaçınılmaz sonun baskısıyla bizden uzaklaştığını anlayamadığımız yaşamın çoktan geçip gittiğini kavrarız. Tam da böyledir, kısa yaşam bulmayız, onu biz kısaltırız. Ondan yoksun değiliz, onu tüketiyoruz. Nasıl krallara layık büyük bir mal varlığı kötü bir sahibin eline geçince bir anda dağılır, mütevazı bir mal varlığı iyi birine emanet edilince o kişinin dikkatli idaresi ile artarsa, yaşamımız da kendini iyi düzenleyen biri için oldukça uzundur.

Zenginlik ne çok insana yük olmuştur. Ne çok insanın belagati ve gündelik meşguliyetlerde yetenek gösterme gayreti kan akıtmıştır. Ne çok insanın yüzü daimi hazlardan ötürü soluyor. Etraflarını saran yandaş topluluğu ne çok insanı özgürlüğünden mahrum ediyor.

Düşünsene; tefeci, metres, patron, müşteriler ne çok zamanını aldı. Karınla yaptın kavgalarla, kölelerine verdiğin cezalarla ve kentte görevin için koşuştururken ne çok zaman kaybettin.

Makamlar, anıtlar, kararnamelerle buyuran ya da işlerle inşa eden hangi yetki varsa, birden yok olur, uzun süreli eskimenin yıkıma uğratıp değiştiremeyeceği hiçbir şey yoktur.

Bir insanın, hesabına para geçirirken ölüp uzun süredir bekleyen mirasçısını güldürmesi utanç vericidir.

“Mutlu Yaşam Üzerine” Adlı Kitap Özeti

Kıymetli arkadaşlar merhaba,

Bugün de sizlere ünlü Romalı hatip ve filozof Seneca’nın çok önemli bir eseri olan "Mutlu Yaşam Üzerine" adlı kitabının özetini yapacağım.

Seneca, Stoa düşüncesinin en önemli filozoflarından biridir. Stoa felsefesi hayata, beklentileri dizginlemek üzerine bakmayı sağlar. Buna göre hayatta mutlu olmanın en önemli yolu beklentileri ve istekleri artırmamaktır. Bu felsefede en yüce iyi anlayışı öne çıkmaktadır. En yüce iyi, nihai hedef olarak erdemdir. Düşünce ve davranışlarımızı doğru bir muhakeme ile şekillendirmemizi gerektirir. İyi ve kötüyü doğru bir muhakemeyle, yani aklını ölçüt olarak belirleyen, ahlaki doğrulara önem veren, ölçüsüz hazları reddetmenin gerçek haz olduğunu bilen ve erdemli yaşayan insan gerçekten mutludur.

Bu bağlamda mutlu yaşamak doğayla uyumlu yaşamaktır. Makam ve şöhret peşinde koşmak, yarını düşünürken bugünü kaybetmek, başka değişle anı yaşayamamak yaşamı kısaltır. 

Hiçbir şey hayvan sürüsünün yaptığının aksine, önden giden kalabalığın izinden gitmemiz ve herkesin gittiği yere değil de gidilmesi gereken yere gitmemiz gerçeğinden daha önemli değildir. Hiçbir şey bizi toplumda büyük bir uzlaşı ile benimsemiş şeylerin en iyi şeyler olduğunu düşünerek yaygın bir kanaate teslim olmak, önümüzdeki birçok örneğin olması ve akla göre değil, başkalarına benzemek için yaşamak kadar büyük kötülüklere sevk etmez. Bunun sonucunda üst üste binerek yıkıma sürüklenmiş büyük bir insan yığını oluşur.

Dolayısıyla en çok ne yapıldığını değil, yapılması gereken en iyi şeyin ne olduğunu, hakikatin en kötü yorumcusu olan avamın neyi onayladığını değil, ebedi mutluluğa nasıl erişebileceğimizi araştıralım.

Unutulmaması gereken bir konu da; ne kadar büyük bir kitle sana hayransa, o kadar büyük bir kitle de seni çekemiyor demektir.

Kendi doğası ile uyumlu olan ve başka hiçbir yolla elde edilemeyen yaşam mutludur. Öncelikle zihnimiz sağlıklı olmalı ve kendi sağlığını kalıcı bir şekilde elde etmiş olmalı, sonra cesur ve dinç olmalı, dahası en güzel şekilde sabreden, farklı dönemlere ayak uyduran, kendi bedenini ve onu ilgilendiren her şeye dikkat eden ama bunun için dertlenmeyen, yaşamı meydana getiren hiçbir şeye ilgisiz kalmayan ama hayranlık da duymayan, talihin armağanlarından faydalanıp onların kölesi olmayan bir karakterde olmalıdır.

İnsan hazza üstün geldiği gün, acıya da üstün gelecektir. 

Hep beraber özgürlüğe kaçmalıyız. Bunu mümkün kılan da sadece talihe kayıtsız kalmaktır. 

İstese de istemese de, bir insanın yaşamına daimi bir neşenin ve kendi derinliğinden gelen soylu bir mutluluğun dahil olabilmesi öyle temel bir zorunluluktur ki, insan ancak bu sayede kendinde bulunan şeylerden keyif duyar ve sahip olduklarından fazlasını istemez. 

Erdem; yüce, soylu, kralları layık, yenilmez tükenmez bir şeydir. Haz ise bayağı, köleleri layık, zayıf ve güdük bir şeydir.

Liderliği hazza verenler, hem haz hem de erdemi yitirirler. Hazza sahip olamazlar aksine haz onlara sahip olur, hazzın yokluğu onlara işkence gibi gelir, fazlalığı ise boğazlarını sıkar.

Doğru düşünen bir insan şöyle der; 

"Ben ölüme ve komedyaya aynı yüz ifadesi ile bakacağım. Ben zorluklara ne kadar büyük olurlarsa olsun bedenimi cesaretle güçlü kılarak katlanacağım. Ben zenginliği ona sahip olayım ya da olmayayım aynı şekilde küçümseyeceğim. Zenginlik başka bir yerde ise üzülmeyeceğim, yanımda parıldarsa şımarmayacağım. Ben talihe onun gelmesine ya da gitmesine aldırış etmeyeceğim. Ben tüm toprakları bana aitmiş, kendi topraklarımı da herkese aitmiş gibi göreceğim. Ben diğer insanlar için doğduğumu bilecek ve bu nedenle nesillerin doğasına şükran duyarak yaşayacağım. Sahip olduğum şeyi ne cimrilik yapıp koruyacağım, ne de müsriflik edip dağıtacağım. Bana bahşedilmiş olandan fazlasına sahip olmam gerektiğine inanmayacağım. Yaptığım iyiliklerin sayısını hesaplamayacağım, sadece iyilik yaptığım kişinin değerlendirmesini önemseyeceğim. Birinin aldığı bir şey gözüme asla daha büyük görünmeyecek. Benim için yemeğin ve içmenin tek amacı doğanın ihtiyaçlarını karşılamak olacak. Dostlarıma karşı güzel yüzlü, düşmanlarıma karşı yumuşak ve hoşgörülü olacağım. Benden rica edilmeden istenileni vereceğim ve ahlaken doğru olan talepleri olumlu karşılayacağım."

Zenginlik bilgeye göre köle, budalaya göre efendi konumundadır. Bilge zenginliğe hiç önem vermez, sizin içinse zenginlik her şeydir. Zenginliğe sanki biri size ona ebediyen sahip olacağınıza dair söz vermiş gibi davranıyor ve bağlanıyorsunuz.

Ne dersiniz, özellikle günümüzün sosyal yaşamında Seneca'dan ders alacağımız çok fazla konu var değil mi?

1 Eylül 2021 Çarşamba

Thomas Hobbes “Leviathan” Eserinden Bazı Notlar

Kıymetli dostlar merhaba,

Bugün sizlere ünlü İngiliz filozof Thomas Hobbes‘un Leviathan (Ejderha) adlı eserinden bazı notlar aktarmaya çalışacağım. Leviathan ilk defa 1651 yılında yayımlanmıştır. Hobbes’un devleti Leviathan’dır, ama hiç kimse böyle bir devleti sevmek veya ona tapmak zorunlu değildir. Böylece Hobbes siyasal düşünceler tarihinde kutsal devlet inancını kırma konusundaki ilk doruğu temsil etmektedir.

Bu eser temelde dört kısımdan oluşmaktadır. Bunlar insan üzerine, devlet üzerine, hıristiyan bir devlet üzerine ve karanlığın krallığı üzerine olarak bölümlenmektedir.

Leviathan yani devlet, yani o büyük ejderha, aslında yapay bir insandır. Egemenlik bütün gövdeye canlılık ve hareket veren yapay bir ruhtur. Yargıçlar ve diğer yargı ile yürütme görevleri yapay eklemlerdir. Egemenlik makamına bağlı her eklem ve organa kendi görevini yaptıran ödül ve ceza, doğal gövdede aynı işi yapan sinirlerdir. Tek tek organların veya üyelerin servet ve zenginlikleri ise kuvvettir. Halkın esenliği onun görevidir. Bilmesi gereken her şeyi ona bildiren hukukçular hafızadır. Adalet ve yasalar yapay bir akıl ve iradedir. Uyum sağlıktır. Nifak hastalıktır. İç savaş ise ölümdür.

Birinci Bölüm: İnsan Üzerine

Bu bölümde Hobbes, insanın tüm duygularını tanımlamaya çalışmaktadır. Burada insanın yaşamış olduğu tüm duygular yanında fiziksel olarak göstermiş olduğu tüm reaksiyonları da tanımlanmaya çalışır.

Gerçek bilim ve hatalı inanışlar arasında cehalet ortada bir yerdedir.

Deneyimin çokluğu basirettir, bilimin çokluğu ise hikmettir. Biz bunu pratik ve teorik bilgi olarak görebiliriz.

Arzu ve sevgi aynı şeydir; şu farklı ki, arzu ile daima nesnenin yokluğunu ifade ederken sevgi ile de genellikle sevilen nesnenin var olduğunu anlatmak isteriz.

İnsan zihinde aynı şeyle ilgili olarak arzular, umutlar, endişeler veya korkular gidip geldiğinde ve düşünülen şeyi yapmanın veya yapmamanın çeşitli iyi ve kötü sonuçları birbiri ardı sıra aklımızdan geçtiğinde; öyle ki bazen onu yapmak isteriz bazen ondan kaçınırız. Bazen yapmayı umut ederiz bazen umutsuzluğa kapılırız. Bazen de bu işe girişmekten korkarız. İşte böyle durumlarda o iş yapılıncaya veya yapılmasının imkansız olduğuna karar verilinceye kadar devam eden arzular, umutlar, korkular veya endişeler teemmül adı ile anılır.

Şiddeti ve uzunluğu deliliğe yol açan duygu, genellikle kibir ve kendini beğenmişlik denilen çok büyük beyhude gururdur veya çok büyük bir yeistir.

Yeis insanı nedensiz korkulara sürükler. Buna genellikle melankoli denir ve bir deliliktir.

Bir insanın kıymeti veya değeri mutlak olmayıp başkalarının ihtiyacına ve yargısına göre değişir. Askerlerin iyi bir yöneticisi savaş zamanında veya bir savaş arifesinde çok değerlidir. Barışta ise bu kadar değil. Bilgili ve dürüst bir yargıç barış zamanında çok değerli iken savaş zamanında o kadar değerli olmaz.

Kendimizi eşit kabul ettiğimiz birinden, karşılığını ödeyemeyeceğimiz kadar büyük ihsanlar elde etmek, insanı sahte bir sevgiye yöneltir. Fakat bu gerçekte gizlenmiş bir nefrettir ve insanı alacaklısını görmekten kaçındığı için onun asla göremeyeceği bir yerde olmasını içten içe arzulayan zordaki bir borçlunun durumuna sokar. Çünkü ihsan insanı borçlu kılar ve borçlu olmak köleliktir. Ödenmeyecek bir borç ise sürekli köleliktir.

Dinin doğal nedeni gelecek kaygısıdır. Gelecek korkusu yüzünden insanlar görünmeyen şeylerin gücünden korkarlar.

Dünyadaki bütün din değişimlerini tek bir nedene bağlıyorum. Kötü din adamları. Böyleleri sadece Katolikler arasında değil reformasyondan geçmiş kiliselerde de bulunur.

İnsanın doğasında üç temel kavga nedeni buluyoruz. Bunlar; rekabet, güvensizlik ve şan ile şereftir. Birincisi insanları kazanç için, ikincisi güvenlik için, üçüncüsü ise şöhret için mücadele etmeye iter. Devlet olmadıkça herkes herkese karşı daima savaş halindedir. Genel bir gücün olmadığı yerde yasa yoktur, yasa olmayan yerde de adaletsizlik yoktur.

Doğa yasası, akıl ile bulunan ve insanın kendi hayatı için zararlı veya hayatını koruma yollarını azaltıcı olan şeylerin yapılmasını yasaklayan veya insanın hayatını en iyi şekilde koruyabileceğini düşündüğü bir ilke veya genel kuraldır.

Temel doğa yasaları şunlardır: 

Doğada herkesin her şeye hakkı vardır. 

Bir insan kendini ve barışı korumak istiyorsa her şey üzerindeki hakkını bırakmalı, başkalarına karşı ancak onların kendisine tanıyacağı kadar bir özgürlükle idare etmelidir. 

Adalet: İnsanlar yaptıkları ahitleri yerine getirmelidirler. 

Minnettarlık: Adalet nasıl ki daha önceki bir akde dayanırsa, minnettarlık da önceki bir iyiliğe yani önceki bir bağışa dayanır.

Karşılıklı uyum veya nezaket. Herkes diğer insanlarla uyumlu olmaya çalışmalıdır.

Affetmek: Geleceği dikkate alarak, bir kişi pişman olup af dileyenlerin geçmişteki suçlarını affetmelidir.

Öç alırken insanlar, sadece gelecekteki faydayı düşünmelidirler.

Hiç kimse eylemle, sözle, yüz ifadesi ile veya jestlerle, başka birinden nefret ettiğini veya onu hakir gördüğünü göstermemelidir.

Herkes bir başkasını doğal olarak eşiti kabul etmelidir. Bu kuralın ihlali kibirdir.

Hiç kimse başka herkese verilmesine razı olmadığı bir hakkı kendisine vermemelidir.

Bir kişi insanlar arasında hakemlik yapmakla görevlendirilmiş ise, onların arasında tarafsız olması gerekir.

Bölünemeyen şeyler eğer mümkünse ortak olarak kullanılmalı; bölünebilir ise hakkı olan kişilerin sayısı ile orantılı olarak kullanılmalıdır.

Fakat ne bölünebilen ne de ortaklaşa yararlanılabilen bazı şeyler vardır. O zaman bütün hak veya yararlanma dönüşümlü yapılırsa zilyetliğinin kura ile belirlenmesi gerekir.

İlk zilyetlik ilk doğan çocuğa verilmelidir.

Barış için aracılık yapanların güvenlik içinde geçmelerine izin verilmelidir.

Hakem kararına razı olmak gerekmektedir.

Hiç kimse kendisinin yargıcı değildir.

Kendisinde doğal bir taraflılık nedeni olan kişi yargıç olamaz.

Doğa yasaları vicdanen hep bağlayıcıdır ama fiilen sadece güvenlik olduğunda bağlayıcıdırlar. Başkalarının kendisi gibi davranmadığı bir zaman ve yerde bir insanın alçakgönüllü veya uysal olması hatta tüm sözlerini tutması, varlığın korunmasına hizmet eden bütün doğa yasalarının temeline aykırı olarak insanı başkalarını avı yapmaktan ve kendi kesin mahvına yol açmaktan başka bir işe yaramaz.

İkinci Bölüm: Devlet Üzerine

Devletin amacı bireysel güvenliktir. Bu güvenlik doğal hukuk ile sağlanamaz. Çünkü adalet, hakkaniyet, tevazu, merhamet ve özet olarak bize ne yapılmasını istiyorsak başka birine de onu yapmalıyız gibi doğal yasaları bunlara uyulmasını sağlayacak bir gücün korkusu olmaksızın bizi taraf tutmaya, kibre, öç almaya ve benzeri şeyleri sürükleyen doğal duygularımıza aykırıdır. Kılıcın zorunlu olmadıkça ahitler sözlerden ibarettir ve insanı güvence altına almaya yetmez.

Bir insan topluluğu, kendi arasında akit yaparak, hepsinin birden kişiliğini temsil etmek, yani onların temsilcisi olmak hakkının hangi kişi veya hizmeti verileceği konusunda çoğunlukla anlayışlı vakit, bir devlet kurulmuştur denir. Bunun lehinde oy verenler gibi, aleyhinde oy verenler de barış içinde birlikte yaşamak ve başkalarına karşı korunmak amacıyla, o kişi ve heyetin bütün eylemlerini ve kararlarını, bunlar kendi eylem ve kararlarıymış gibi yetkili kılacaktır.

Değişik devlet biçimleri sadece üç tanedir. Temsilci bir kişi olduğunda, devlet bir monarşidir. Bir araya gelecek herkesten oluşan bir heyet ise bu bir demokrasidir veya halk devletidir. Sadece bir kesimin heyeti olduğunda ise aristokrasi adını alır. Tiranlık ve oligarşi, monarşi ve aristokrasinin farklı adlarından ibarettir. Monarşi yönetimi altında memnun olmayanlar ona tiranlık derler, aristokrasiden memnun olmayanlar da ona oligarşi derler. Demokrasi yönetiminden zarar gördüklerini düşünenler ise yönetimsizlik anlamına gelen anarşi adını verirler.

Egemenlik iki yoldan kazanılır. Soyla ve fetihle. Soyla kazanılan egemenlik hakkı, anne ve babanın çocukları üzerindeki egemenliğidir ve pederşahi olarak anılır. Fetih yoluyla veya savaşla zafer kazanarak elde edilen hakimiyet, efendi veya sahip anlamına gelen, yazarların despotik dedikleri şeydir. Efendinin uşağı üzerindeki hakimiyetidir. Bu durumda da despotik hakimiyet kazanılmış olur. Her iki egemenlik de sözleşmeyle kurulmuş olan bir egemenlik ile tamamen aynıdır.

İyi bir yargıç veya yasaların iyi bir yorumcusunda olması gereken şeylerden birincisi adalettir. Bu temel doğa yasasının iyi kavramış olması gerekir. İkinci olarak gereksiz servet ve unvanlara değer vermemek gerekir. Üçüncü olarak hüküm verirken kendini bütün korku, öfke, nefret, aşk ve ihtiras duygularından uzak tutabilmek gerekmektedir. Son olarak da dinleme sabrı, dinlerken dikkatli olma ve dinlediği şeyi bellekte tutabilmek gibi özellikler gerekir.

Yasalar temelde ikiye ayrılır. Doğal ve pozitif yasalar. Doğal yasalar ezelden beri yasadırlar ve sadece doğal değil ayrıca ahlak yasaları olarak da adlandırılırlar. Pozitif yasalar ise, ezelden beri var olmayıp başka insanlar üzerinde egemenlik sahibi olanların iradesi ile konulmuşlar ve yazıyla ya da yasa koyucunun iradesini gösteren bir başka yöntemle insanlara bildirilmişlerdir.

Ayırıcı temel ve temel olmayan yasalar vardır. Bir temel yasa kaldırıldığı takdirde devletin zayıfladığı ve sonunda temeli tahrip olmuş bir bina gibi tamamen çöktüğü bir yasadır. Temel olmayan bir yasa ise kaldırıldığı takdirde devletin yıkılmasına neden olmayan bir yasadır.

Yasada belirlenmiş ve öngörülmüş bir ceza varken, suç işlendikten sonra daha büyük bir ceza verilmesi, yani cezadaki fazlalık, ceza değil bir düşmanlık eylemidir. Cezalandırmanın amacı intikam değil korkutma olduğu ve bilinmeyen bir büyük cezanın korkutuculuğu daha küçük bir cezanın yasada ilan edilmesi ile giderildiği için beklenmeyen eklenti cezanın bir parçası değildir.

Devletin çöküşü kusurlu yapılarından kaynaklanır. Bu kusurlu yapılar aşağıda belirtilmiştir;

Mutlak iktidar yokluğu.

İyiye ve kötüye kişilerin karar vermesi.

Hatalı vicdan.

Egemen gücün toplum yasalarına tabi kılınması.

Uyruklara mutlak mülkiyet hakkı verilmesi.

Egemen gücün bölünmesi.

Komşu ülkelerin taklit edilmesi.

Karma hükümet.

Parasızlık.

Tekeller ve vergi tahsildarlarının suistimalleri.

Popüler insanlar.

Bir kentin aşırı büyüklüğü.

Egemen güce itiraz etme özgürlüğü.

Üçüncü Bölüm: Hristiyan Devleti Üzerine 

Bu kısımda Thomas Hobbes özellikle Musevi ve Hristiyan öğretisini temeller alarak bir Hristiyan devletini nasıl kurulacağını göstermeye çalışıyor.

Dördüncü Bölüm: Karanlığın Krallığı Üzerine

Bu bölümde de yine Kitabı Mukaddes öğretileri üzerinden dünya üzerindeki şer güçlerin faaliyetlerini özetlemeye gayret ediyor.

Umarım bu özet hoşunuza gitmiştir. Zamanının oldukça öne çıkan eserlerinden biri olan Leviathan halen siyaset felsefesi alanında başvurulan bir kaynaktır. İyi okumalar dilerim.


30 Haziran 2021 Çarşamba

Farabi’den Seçme Sözler

Merhaba kıymetli okurlarım,

Farabi MS 9.yy’da Türkistan’da doğdu. Hayatı boyunca müzik, felsefe, botanik, matematik ve mantık alanında bir çok eser yazdı. Batı dünyasında Al-Farabius ismi ile bilinen Farabi İslam Felsefesi’nde birinci öğretmen olarak kabul edilen Aristoteles’ten sonra ikinci öğretmen olarak bilinir. Kendisine bu sebeple Muallim-i Sani denmektedir. 

Farabi, Aristo ve Platon gibi felsefecilerin eserlerini defalarca okuyarak onları benimsemiştir. İlimleri matematik, metafizik ve fiziki ilimler olarak üçe ayırmıştır. Üstelik bununla da kalmayıp birçok müzik aletinin de mucididir. Bunlardan en bilineni kanun adıyla bildiğimiz telli çalgıdır. 

Erasmus'un dünyaca ünlü "Deliliğe Övgü" eserinde Farabi’den pek çok etkilendiğini görmek mümkündür. Thomas Aquinas, İbni Sina ve İbni Rüşd kendisinden fazlaca etkilenmişlerdir. Farabi Aristoteles’in doğru anlaşılmasının da yolunu açmıştır. Hayatı boyunca 117 eser kaleme alan Farabi’nin günümüze sadece 25 eseri gelebilmiştir.

Farabi İbn-i Sina'nın manevi öğretmeni olarak da kabul edilir. 

Farabi'nin felsefesinde insan alemin sonunda yer alan en mükemmel canlıdır. İnsan gibi dil ve düşünme yetisine sahip başka bir canlı yoktur. Bu yüzden insanın kendisinin ne olduğunu bilmesi önemlidir. İnsan ilmi aramakla mükelleftir. İlmi bulmak, onu öğrenmek ve onu anlatmak zorundadır. 

"İnsan bilmeye muhtaçtır. Bilmeyen insanın aklı ve ruhu boştur." 

“Çok konuşanı az dinlemek lazım.”

Eski Yunan Felsefesi’nde mutluluk hayatın temel amacıdır. İnsan mutluluk için çabalar, mutluluğu kazanmak için her şeyden soyutlanıp kendisiyle bütünleşir. Farabi fizikle metafiziği birleştirip Aristoteles’in madde ve suret kavramını tam manada açıklayan filozof olmuştur.

Farabi bilgiyi en ulu erdem olarak bilmiş, aklı da bunun yanına koymuştur. Bu da insanın en önemli yetisidir. 

Mutlu olmamız için ilk olarak yapmamız gereken şey, ihtiyaçlarımızın ne olduğunu belirlemektir. Fazlalıklardan kurtulursak huzurlu ve mutlu oluruz. 

İki çeşit dostluk vardır. Bunlardan ilki samimi ve çıkarlara dayanmayan dostluktur. Diğeri ise dost görünenlerdir.

“İnsan dostlarından ibarettir.”

“Sohbeti faydasız insanlardan uzak dur.”

“Uzun konuşanı kısa dinleyin.”

İnsan bir şeyin bilgisini akıl ile edinebilir. Bunun yanında duygular da önemlidir. Ancak aklın olmadığı vücutta duygular sadece içgüdüsel olarak kalacaktır. İnsan olarak duygularımızı anlamlı kılan akıldır. 

Cahil insan yeme, içme, zevk peşinde koşan insan demektir. Bunların bazıları rahatlığın verdiği bolluk ile öfke duygularını kaybetmişlerdir. Bazıları ise tam tersine rahatlığı verdiği bolluk ile öfke duyularını kaybetmişlerdir. Bazıları ise tam tersine rahatlığın verdiği bolluk ile son derecede öfkelidirler. Bunlar bedensel zevklere tutsak olmuş bu insanların kendi arzuları dışında hiçbir hedefi yoktur.

Erdemli insanlar erdemsiz insanların içerisinde körelecektir. Bu gerçek kişiliğini zedeleyecektir. 

“Kötü ya da iyi hissetmenizin nedeni düşündüğünüz şeylerdir. Çünkü hissetmek düşünmekle başlar.”

Farabi’yi anlatmak elbette ki bu yazı ile olacak iş değildir. Burada önemli gördüğüm bazı sözlere yer vermeye çalıştım. İyi okumalar. 

İbni Haldun’dan Seçme Sözler

Kıymetli dostlarım merhaba,

İbni Haldun 14. yüzyılda Tunus’ta dünyaya gelmiş olan tarihçi ve sosyologdur. Ömrünün önemli bir kısmı çeşitli ülkeleri gezmek ile geçmiş bu insan yedi ciltlik El-İber’i tamamlamıştır. Bu eserin girişi anlamına gelen Mukaddime en çok bilinen eseridir.

İbni Haldun birçok doğulu ve batılı uzman tarafından ilk gerçek tarihçi olarak kabul edilir. Haldun sadece tarihi olayları incelemekle kalmayıp; şehirleri, kültürleri, insana dair her şeyi araştırarak çok yönlü ve köklü sağlam bir medeniyet tarihi kurmuştur. Aristoteles ve Farabi’nin ilimleri ele alırken tarihi ilimlerin dışında tutması İbni Haldun’u bu alana iten önemli nedenlerden biridir. Bu yazıda İbni Haldun’un bazı görüşleri ile sözlerine yer vermeye çalışacağız.

“Coğrafya kaderdir.” Yaşadığı yerin havası, nemi insan sağlığına etki eder. İbni Haldun, siyasi mekanizmanın düzgünlüğü ya da bozukluğu insan hayatının her şeyini etkiler demektedir.

“Fazla tevazunun sonu vasat insandan nasihat dinlemektir.”

İbni Haldun yönetimlerin ve devletlerin çöküş işaretlerini şöyle sıralar:

- Yöneticilerin aykırı sesleri tahammülü olmaması, baskı ve şiddeti yönetim biçimi olarak görmesi.

- Etrafında toplananları devlet kademelerine getirmesi (Ehil olmayanı iş verilmesi).

- Yöneticilerin bireysel zenginleşmeye gitmesi. 

- Vergilerin yükseltilmesi, keyfi uygulamalar yapılması. 

- Ekonomiyi bozmak, halka haksız işler yüklemek ve haksız çalışmaya zorlamak.

İbni Haldun’a göre eğitim insanın yegane amacıdır. Çünkü insan kendini eğitimle geliştirir, eğitimle dünya görüşünün şekillendirir ve eğitimle gerçeğin farkına varır. Aristoteles’in “insan toplumsal bir hayvandır” sözünü İbni Haldun “insan eğitim ile Aristoteles’in tanımından sıyrılabilir” demiştir.

“Sanatla uğraşanın zekası kuvvetli olur.”

“İnsan ün ve servete düşkündür.”

Siyasi makamlara gelen insanlara bakarsak belirli bir süre geçtikten sonra o makama olan düşkünlükleri iş yapma yetkilerini kaybettirir. Sonra bütün güçlerini makamlarını korumaya harcamaya başlarlar. Onu yaparken de çok doğal ve normal bir şey yaptıklarını zannederek, kendilerini bir şekilde bunun doğru olduğuna inandırmaktadırlar. O noktadan sonra bu idareci halkın sorunlarını görmezden gelmeye başlar. Bu tam bir felakettir, görmezden gelinen sorunlar çoğaldıkça idareci ülkenin sorumsuz olduğuna ve toplumun bir çok şeyi abarttığına inanmaya başlar. Ülkenin varlığı ile kendi varlığını bir tutar ve kendi varlığı yok olursa ülkenin de varlığının son bulacağını inanır. Onu bu noktaya iten ise kapıldığı güç hastalığıdır. Çünkü insan hislerine kapılmaya açık olan bir varlıktır. Mesele insanın bunu dizginleyip dizginleyemediğidir. Hırslarını kontrol altında tutamayan insan, kazandığı güç ve şöhret karşısında elbette başı dönecektir. Ufacık bir güç kaybında ise ister istemez dengesini kaybedip gücünü koruyabilmek için elinden gelen her şeyi yapmaya çalışacaktır. Bu tarz insanların devlet yönetiminde yer alması bir ülkeyi ister istemez felakete sürükleyecektir.

Servet genellikle yaltaktanmasını ve boyun eğmeyi bilenlere gelir.

Büyükşehirlerde gıda fiyatlarının yükselmesi, yönetimin de çökeceğinin işaretidir.

Bir ülkede halka yüklenen vergiler ne kadar az olursa, halk çalışmak ve üretmek için daha fazla mücadele eder. Yeni ürünler ve yenilikler çoğalır. Ülke kalkınır. Ancak devlet idarecilerinin refahı arttıkça ihtiyaçlar ve savurganlık çoğalır. Bununla birlikte masraflar artar. Bunun sonucunda ise halka yüklenen vergiler çoğalır, halk da buna dayanmaya çalışır. Bir süre sonra ise halk vergilerin yavaş yavaş artmasına alışınca da neyi nasıl arttığını bilmez.

“Merhamet masum olduğu için her kalbin misafir olmaz.”

“İnsan açlık değil, alıştığı tokluk öldürür.”

Mukaddime'de yer alan bazı görüşleri de şöyledir:

İbni Haldun asabiyet kavramına sıklıkla değinir. Bu kavram dayanışma ruhu, cemaat veya kan bağı gibi bir anlama gelmektedir.

Devletin ticaret ve üretim sahasına girmesi, toplumun karşısına çıkmak ve onların önünü kesmek anlamına gelir.

Denarius - Dinar - Altın Para

Drahmi - Dirhem - Gümüş Para

İlim öğretimi bir sanattır. Bunun sebebi eğitimcinin kendisine göre kullandığı farklı yöntemlerdir. 

Ezber üzerine yapılan eğitimde, konuşma ve tartışma eksik kalır. Bu sebeple çocukların melekeleri gelişmez. Gazali de bu konuda şöyle demiştir. "İki harfi anlamak, iki satır ezberlemekten iyidir. Bir saatlik tartışma bir aylık tekrardan iyidir."

Hanedan mensuplarına olan teslimiyet dini bir inanç haline gelir. Halk hanedan mensuplarının işi için tıpkı imani akideler üzerine savaştıkları gibi savaşırlar. O hanedana itaat Allah'tan gelen değiştirilemez ve aksi düşünülemez bir ferman gibi telakki edilir. Belki de İbni Haldun'un bu düşüncelerinden dolayı Mukaddime, II.Abdülhamit tarafından yasaklanmıştr. 

Varlıklar aleminde bir sıralama vardır. Buna göre melekler, insanlar, hayvanlar ve bitkiler şeklinde yukarıdan aşağıya bir sıralama yapılabilir. Buna göre bitkiler aleminin en üst noktası üzüm ve hurma ile hayvanların en alt noktası salyangoz sıralamada biri diğerinden önce gelecek şekilde yer almaktadır. Buna göre insanlar da melekelerden hemen önce yer almakta ve insanların en üstünü olan peygamberler de meleklere bahşedilen bazı özellikleri gösterebilmektedir. 

Yukarıdaki görüşü evrim teorisi gibi açıklayanlar da mevcuttur. 

İbni Haldun kesinlikle okunması gereken bir insandır. Bu yazıda sözlerinden ve görüşlerinden seçmeler ortaya koymaya çalıştım. Umarım faydalı olmuştur.


2 Temmuz 2020 Perşembe

Felsefe Tarihi Notlarım-2

Merhaba arkadaşlar, felsefe notlarımı yazmaya devam ediyorum. İlk bölümde 17.yy a kadar felsefenin tarihi gelişimine bakmıştık. Bundan sonra da modern dünyada felsefe nasıl gelişmiş ona bakacağız.

17.yy birçok insana göre felsefe tarihinde bir durulma dönemidir. Ana akım rasyonalizm yani akılcılıktır. Özellikle matematik ve fizik alanında önemli gelişmeler yaşanmıştır. Bu dönem de dahil olmak üzere filozofların salt felsefe ile değil hem matematik hem fizik hem de felsefe ile uğraştığını görüyoruz. Örneğin Aristoteles kendini fizikçi olarak nitelendirebilirdi. Metafizik adlı kitabı da kendisi tarafından değil öğrencisi tarafından bastırılmıştı.

17.yy'a geri dönersek; Kopernikus gözümüzle gördüğümüzün yanlış veya aldatıcı olabileceğini göstermişti. Çünkü biz ayaklarımızın altındaki dünyanın bir güneş etrafında dönebileceğini gözlerimiz veya duyularımızla tasavvur edemiyoruz. Aristoteles fiziği daha çok kalilatifti ama bu dönemde modern doğa bilimleri kantitatif olarak yapılacaktır.

En önemli düşünürü ve rasyonalizm in kurucusu Rene Descartes'dir. Rasyonalizm bilginin kaynağının akıl olduğunu söyler. Doğru düşünce ancak akıl ve düşünce ile elde edilebilir. Kendisi yeniçağ felsefesinin kurucusudur. Analitik geometriyi keşfetmiştir. Düşünce vardır, düşünce bedenden ayrılamaz, o zaman düşünüyorsam öyleyse varım diyebiliriz. Bu konuda şöyle bir sonuca ulaşmıştır. Varlığından emin olduğum tek şey benim. Düşünüyorsam o zaman varım.

Meditation adlı eseri yazmıştır. Dualizm adlı düşüncenin de kurucusudur. Ruh ve cisim vardır. Bunlar ayrıdırlar ama insanda bir araya gelirler. 

Malebranche ise Batı Felsefesi’nde okasyonalizm temsilcisidir. Tüm olayların gerçek nedeni tanrıdır. İnsan ise burada bir Tanrının iradesini göstermesi için bir ara nedendir. İslam Felsefesi’nde ise Gazali bu akımın temsilcisidir. Eğer bir şey olmuşsa bu tanrının iradesi ile olmuştur. 

Spinoza da bu döneme damgasını vurmuş bir düşünürdür. Tüm yaşamı ve düşüncesini yöneten temel güdü tanrı sevgisidir. Buna rağmen belki anlaşılamamasından belki de yanlış anlaşılmasından dolayı hem Yahudiler hem de Hristiyanlar tarafından dışlanmıştır. Ethica adlı eseri vardır. Var olan her şeyin içerisinde tanrı vardır. Tanrı olmaksızın hiçbir şey var olamaz. Var olan her şeyi tanrı kendi özünden yaratmıştır. Bu anlamda Panteizm’in en önemli temsilcisidir. Parmenides gibi Spinoza da tüm varlığın bir olduğunu düşünmektedir. Dünyada aslında tek bir madde vardır. Buna doğa ya da tanrı denilebilir. 

Alman filozof Liebniz ise Decartes ve Spinoza ile gelişen rasyonalizmin bir temsilcisidir. İlahi gücün tüm maddelere sahip olan ama hiçbir maddeye ait olmayan bir madde olduğuna inanmaktadır. Bu anlamda Spinoza’nın tek madde inanışını reddetmektedir. 

Daha sonra gelen felsefi çağa da Aydınlanma felsefesi adı verilir. 18.yy felsefesinin genel adıdır. Ortaçağ'da hüküm süren dünya görüşüne karşı dogmalardan arınarak yeni bir dünya görüşünün ortaya çıkmasına aydınlanma denir. Aklın aydınlattığı kesin doğrulara doğru bir ilerlemedir. Aydınlanma fikri, Akıl Çağı’nın başlangıcı olarak kabul edilir. Akıl çağı dünyanın kilisenin dogmaları ile değil akıl ile algılanmasının başlamasıdır. 

John Locke, ingiliz düşünür. Aydınlanma felsefesini başlatmıştır. Birey özgür olmalı, aklı hayatına kılavuzluk yapmalıdır. Gelenek ve otoritenin her türlü kısıtlamasından kurtulmalıdır. İnsan zihni boş bir levhadır. Bu ifade ile deneycilik veya amprizm akımı başlamaktadır. Amprizim bilginin deneyle veya duyumlar sayesinde kazanılması anlamına gelmektedir. Yasama ve yürütme erklerinin ayrılması gerektiğini belirtmiştir. Görüşleri Berkeley, Kant ve Hume için belirleyici olmuştur. 

17 ve 18.yy Deneycilik akımının Rasyonalizm üzerinde üstünlük kurma çabası şeklinde geçmiştir. 

George Berkeley, sadece ruhların olduğunu belirtmektedir. Ruhların ideleri vardır, madde yoktur, deneycilik akımına da bağlıdır. 

İdealizmde tüm nesneler zihne bağlıdır. Dünyayı duyumlarımız aracılığı ile yorumlarım. Var olduğunu bildiğim tek şey, duyu izlenimlerimdir. Elmanın var olduğunu bilebilir miyim? Hayır tek söyleyebileceğim şey onu gördüğüm, hissettiğim, kokladığım ve tattığımdır. 

David Hume; düşünce insanlıktaki en önemli şeydir. Deneyciliğin en büyük temsilcisidir. Duyular dışında elde edilen tüm bilgileri red etmektedir. Tümevarım düşünceye karşıdır. Tümevarım düşüncesi ile eğer insanların sürekli öldüğünü görüyorsak o zaman insanlar ölümlüdür diyebiliriz. Ya da beyaz kuğu görüyorsak tüm kuğular beyazdır deriz. Fakat bu düşünce deneyimin ortaya çıkardığı ilk karşı durumla birlikte ortadan kalkacaktır. Örneğin Avustralya’da siyah kuğu gördüğümüz anda tüm kuğular beyazdır düşüncesi ortadan kalkmış demektir. 

Voltaire; Fransız aydınlanmasının lideridir. Aydınlanmayı İngiltere'den Fransa'ya getiren adamdır. Fransız devrimine katkısı olmuştur. Zamanının en büyük entellektüel projesi olan ve Diderot ile Jean d’Alembert tarafından yazılan Encyclopedia’ya da önemli katkıları olmuştur. Voltaire akıl gücü ile inanmaya ve batıl inançları reddetmeye teşvik eden görüşleri sebebiyle birçok tartışmaya konu olmuştur. Toplumdaki seçkinlerinden çıkarları doğrultusunda iktidarı kullandığına yönelik eleştiriler getirmiştir. 

Bu dönem Deizmin de ortaya çıkmaya başladığı dönemdir. Deist düşünce Tanrının var olduğunu, Tanrıya ancak akıl ile ulaşılabileceğini, Tanrının evrene müdahalesinin olmadığını, bu anlamda kutsal kitap, peygamber, ahiret gibi kavramların doğru olmadığını ileri sürer. Voltaire, Thomas Paine gibi temsilcileri vardır. 

Denis Diderot; Fransız aydınlanmasının önemli isimlerindendir. Fransız ihtilaline giden yolu hazırlamıştır. Aydınlanmanın başta gelen din anlayışı akıl dinidir. Mezheplerin üzerinde doğal, doğru dini arama yoludur. Akıl dini akıl ile bulunmuş olandır. Diderot’a göre çocukluk deneyimlerinin ahlaki değerlerinin gelişiminde etkili olduğunu ifade etmiştir. Bu yönü ile Freud’a ilham vermiştir. 

Diderot ilahi müdahaleye gerek duymayan yaşamın kökeni üzerine ortaya koyduğu fikirler Darwin’i etkilemiştir. Bu anlamda evrim teorisinin çıkış noktasını oluşturmaktadır. 

Montesquieu; Kuvvetler ayrımı ilkesini ortaya atmıştır. Yasama, yürütme ve yargı...

JJ Rousseau; Siyasi fikirleri Fransız devrimini etkilemiştir. Toplum sözleşmesinin yazarı. İnsanlar savaşlara son vermek için sözleşme yapmaya karar vermişlerdir. Toplumdaki herkes haklarını ve varlıklarını genel bir iradeye vermesiyle bu sözleşme oluşur. Böylece devlet ortaya çıkar.

Alman idealizmi ise I. Kant ile başlamıştır. Tüm felsefe tarihi Platon'a düşülen notlardan ibaret ise tüm modern felsefe tarihi de Kant'a düşülen notlardan ibarettir denmektedir. Eleştirel felsefenin babasıdır. Alman idealizmini ve modern felsefe sistemini kurmuştur. Saf aklın eleştirisi adlı eseri vardır. Rasyonalizm'i benimsemiştir. Öbür taraftan da deneycilik ve rasyonalizmi sentezleyip her iki düşünceye de yeni ufuklar açmıştır. Kant’a göre deneyimler ile bilginin elde edilebilmesi için yine zihnin bazı yapılara ihtiyacı vardır. 

Schelling; romantik anlayış içindedir. 

Hegel; Kant'tan sonra rasyonalizmin en önemli temsilcisidir. Gerçek olan akla uygundur, akla uyan gerçektir. Hegel nihai hakikatin tarih boyunca farklı görüşlerin evrimi ile yavaş yavaş ortaya çıkacağını ifade etmektedir. Görünüş ile gerçeklik arasındaki boşluğu kapatacak bir metafizik inşa etmeye çalışmaktadır. Hegel Diyalektik kavramını ortaya atmıştır. Başlangıçta her şey doğru sayılan bir tez ile başlar. Hegelin ortaya  attığı ve yansıma olarak adlandırılan antitez ise bir başka bakış açısı ortaya koymaktadır. İki uyumsuz fikir, tez ve antitez zamanla sentez biçiminde başka bir fikir olarak ortaya çıkar. İdealist bir filozof olarak da bilinir.

Schopenhauer; Nietzche'nin akıl hocası ve Hegel'in başlıca rakibi. Ders saatlerini bile Hegel'in ders saatlerine koyarmış. Karamsar bir anlayışı var, acıları olabildiğince azalt demektedir. 

Thomas Paine ise siyaset felsefesi yapmıştır. Amerikan Bağımsızlık Savaşında yayınlarının önemli bir rolü vardır. İnsanların eşit olduğunu ve köleliğin doğru olmadığını savunmuştur. Amerika Birleşik Devletleri kavramının fikir babasıdır. Amerikan devriminden sonra İngiltere’ye gitmiş, burada da devrime çalışmış fakat sonra yargılanmaktan kurtulmak için Fransa’ya kaçmıştır. İngilterede devrim olmamış ama Fransa’da 1789 yılında Fransız Devrimi gerçekleşmiştir. Bu anlamda önemli fakat pek sözü edilmeyen bir filozoftur.

Jeremy Bentham hedonistik felsefenin modern çağlardaki temsilcisidir. Bilindiği gibi Epikür bu konunun ilk temsilcilerindendir. Yapılması gerekenin zevki en üst düzeye çıkarmak, acıyı en aza indirmektir demektedir. Sosyal, politik ve hukuki tüm kurumları bu kurala göre kurmak gerekmektedir. Fayda ilkesi olarak adlandırdığı ilkeyi toplumun ve kültürün dokusuna sokmuştur. 

J.Stuart Mill; Eylemlerimiz mutluluğa ulaşma ölçüsünde doğru, aksi halde yanlıştır. Bu anlamda faydacılık anlayışını ileri götürmüştür. Ahlaki eylemlerin zevkin arttırılması, acının da azaltılması üzerine çalıştığını ifade etmiştir. Mutluluğu teşvik eden eylemlerin doğru, tersi yöndeki eylemlerin ise yanlış olduğunu belirtmiştir. Basit anlamda mutluluk zevk hissinin olması, mutsuzluk ise zevk hissinin olmamasıdır. Bentham her mal veya zararı eşit derecede hesaplarken Mill ise bunların derecelendirilmesi gerektiğini ifade etmiştir. Bu anlamda bazı zevklerin diğerlerinden daha değerli olduğunu söylemiştir. 

Feuerbach; materyalist. Karl Marx üzerinde etkisi vardır. Tanrının insanların isteklerinin yansıması olduğunu söyler.

Karl Marx; Marksizm. İnsan toplumlarının sınıf savaşı üretimi temsil eden / üretim yapan mülksüz emekçi ile üretimi kontrol eden yönetici sınıf arasındadır. Bundan önce de hep öyle olmuştur. Materyalizm anlayışının temsilcisidir. Marx'a göre insanlık aşamalardan geçmiştir. İlkel komünizm, kölelik, feodalizm, kapitalizm ve komünizm. Komünist manifesto ve Das Kapital in yazarıdır. Marx, Kant'tan başlayan Hegel ile noktalanan idealist gelişmeye son noktasını koyar. Tanrı ve devlet yerine insanı koymuştur. Demokritos ile Epiküros'un materyalist felsefesini kabul etmiştir. Dine karşı insanların afyonu der. Tüm toplumların tarihi sınıf mücadelelerinin tarihidir. Özgür adam - köle gibi...

Sosyalizm ve komünizm çok karıştırılan kavramlardır. Öncelikle sosyalizm komünizme giden yolda bir ara evredir. Komünizmde devlet yoktur, devlete gerek de yoktur. Sosyalizmde ise devlet vardır ve komünizme ulaşma aşamasında devletten yararlanılır. Sosyalizmin pratikte Uygulamaları vardır ama komünizmin bir uygulaması yoktur. Zaten uygulanabilmesi için yer kürenin 3/4’ünün komünizme geçmesi gerekmektedir. Sosyalizmde sınıflar vardır, komünizmde ise sınıf yoktur. 

Auguste Comte; Sosyolojinin babasıdır.  Pozitif felsefe üzerine çalışmıştır. İlk defa bu terim St. Simon tarafından kullanılmıştır. Olguculuk olarak da bilinir. Pozitivizm; bilgiye ancak deney ile ulaşılabilir. Buradan elde edilen bilgiler akıl ve mantık sürecinden geçirilir. Brezilya bayrağı önündeki Order ve Progresso yani Düzen ve İlerleme sözü kendisine aittir. Bu pozitivizm sloganıdır.

Pragmatizm; önermeler pratikte işe yarıyorsa doğrudur. Yoksa red edilmeleri gerekmektedir. William James popüler hale getirmiştir. 

Frederich Nietzche, Tanrının ölümünü ilan etmiştir. Nihilisttir. Hristiyanlık ve burjuvazinin ahlaki değerlerini lanetlemiştir. Böyle buyurdu Zerdüşt kitabının yazarıdır. Nietzsche’nin ortaya koyduğu üst insan kavramı Naziciliği desteklediğine dair bir algı oluşturmuştur. 

Sigmund Freud; psikoanalizin kurucusudur. İd, ben (ego), üst ben (süper ego) kavramlarını ortaya atmıştır. İd; içgüdüsel kısım, ben içgüdüleri sosyal olarak kabul edilebilen davranışlara dönüştürür, üst ben ise dış otoritenin içselleştirmesi vicdan ve ahlakın alanıdır. Freud’un çalışmalarını anlamanın iki yolu vardır. Psikoanaliz, temel olarak belirli çocukluk deneyimlerinin Ego ile bilinçsiz olarak bastırıldığı  görüşüne dayanmaktadır. Bu deneyimler genellikle çocuğun onaylamayacağı deneyimlerdir. Freud’un teorisinin ikinci unsuru ise bastırılmış anıların fizyolojik aksamalara, özellikle de sinirsel rahatsızlıklara neden olduğu iddiası ile ilgidir. Bu anlamda psikoanaliz bir tedavi prosedürüdür. 

Bertrand Russel; Savaş karşıtıdır, insan hakları ve düşünce özgürlüğünü savunmuştur. 

Kierkegaard, Varoluşçuluğun babasıdır. Varoluşçuluk bireyselliğin ön plana çıktığı, insanın tüm yönleri ile incelendiği bir akımdır. Özgürlük ve sorumluluk kavramları ön plandadır. İnsan önce kendisine sonra da diğer insanlara karşı sorumludur. Bu sorumlulukların yerine getirilebilmesi için insan özgür olmalıdır. İnsan yeryüzüne adeta fırlatılmıştır. Tüm değerler ve erdemler insana göre oluşturulmalıdır. 

Varoluşçu felsefenin bir diğer önemli temsilcisi de Sartre’dır.

Simon de Beauvoir, Sartre’ın eşi ve feminizmin çağdaş dönemdeki temsilcisidir. Kadın doğulmaz, kadın olunur demektedir. 

Gottlieb Frege ise dilbilimcidir. Aristoteles tarafından ortaya atılan mantık sistemini değiştirmiştir. 



Elbette daha çok ama çok şeyler yazılabilir. Belki bu kısa notların ileride bana ve size faydası olur umuduyla hepinize iyi okumalar dilerim.