filozof etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
filozof etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Kasım 2021 Salı

Schopenhauer’den Aforizmalar

Merhaba 

Bu yazımda da sizlerle oldukça ilginç ve aynı zamanda çok isabetli tespitleri olduğunu düşündüğüm Alman filozof Artur Schopenhauer’in düşüncelerini paylaşmak istiyorum. Bunun için "Hiçliğin Mutlu Sessizliği" ve "Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar" adlı kitapları kullandım.

Cehalet, sadece muazzam zenginlik ile beraber olduğunda alçaltıcıdır.

Mutsuz olmamanın en güvenli yolu, çok mutlu olmayı beklememektir.

Affetmek ve unutmak, zor kazanılmış deneyimi boşa harcamak demektir.

Arzuyu doğuran ve besleyen sadece talep edilen şeyin umududur.

Hakikatin ortaya çıkışı üç evrede gerçekleşir. İlki hakikatle dalga geçilir, ikincisi hakikate direnilir ve üçüncüsü ise hakikat bariz olarak kabul edilir.

Her özgün fikir ile önce dalga geçilir, sonra buna hararetle saldırılır ve sonunda sorgusuz sualsiz kabul edilir.

Mutluluk kendine yetenlere aittir.

Dolandırıldığımız paradan daha yararlı kullanılmış olanı yoktur, çünkü bu parayı verip akıllılık almışızdır.

Bir kimsenin yalan söylediğine şüphe ediyorsak, ona inanıyormuş gibi yapmalıyız. Böylece cesaretlenecek ve kendinden emin olacak, daha arsızca yalan söyleyecek ve maskesi düşecektir.

Bir kişi hemen hemen tüm gününü okuyarak geçiriyorsa, düşünme kapasitesini yavaş yavaş kaybeder. Pek çok bilgin için durum farksız değildir, aptallaşırcasına okudular. Sadece kendi düşüncelerin köreldiğinde okumalısın.

Her gün biraz yaşamdır. Her uyanma ve kalkma biraz doğuş, her taze sabah biraz gençtik, her dinlenme ve uyku biraz ölümdür.

Büyük insanlar kartal gibidir. Yuvalarını yüce yalnızlıkta inşa ederler.

Özellikle şu sözünü çok seviyorum;

"Acıların kaynağı arzularımızdır."

Bu aşamaya kadar, “Hiçliğin Mutlu Sessizliği” adlı kitaptaki aforizmaları sizlerle paylaştım. Bundan sonra da “Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar” adlı kitabını özetlemek istiyorum.

Yazar, yaşam bilgeliği kavramını yaşamı olabildiğince rahat ve mutlu bir biçimde sürdürme sanatı anlamında aldığını belirtmiştir.

Aristoteles insan yaşamının büyüklerini üç sınıfa girmişti. Bunlar dışsal olanlar, ruha ait olanlar ve bedeni ait olanlardır. Fakat filozofumuz Schopenhauer bu bölümlendirmeyi şu şekilde yapıyor; Bir kimsenin ne olduğu, bir kimsenin neye sahip olduğu ve bir kimsenin neyi temsil ettiği. Aslında kitap temelde bu üçlü ayrıma dayanıyor.

Bir kimsenin ne olduğu, geniş anlamda o insanın kişiliğidir. Buna göre bir kimsenin sağlık, kuvvet, güzellik, karakter, zeka ve yetişme tarzı bu madde altında toplanabilir. Bir kimsenin neye sahip olduğu ise her anlamda malı ve mülküdür. Bir kimsenin neyi temsil ettiği ise o kimsenin başkalarının düşüncesinde ne olduğu yani onun başkalarınca nasıl tasarlandığıdır. Bu temsil başkalarının onun hakkındaki görüşünden oluşur ve saygınlık, rütbe ya da şan olarak ortaya çıkar.

Soylu bir karakter, yetenekli bir kafa, mutlu bir mizaç ve neşeli bir ruh mutluluğumuz açısından en birinci en önemli olanlardır.

İnsanın ne olduğunu, neye sahip olduğundan mutluluğu üzerinde çok daha fazla katkısı vardır. Yine de insanlar zenginlik elde etmek için, zihinsel donanım elde etmek için uğraştıklarından bin kat daha fazla uğraşırlar. Oysa birinin kendinde neye sahip olduğu yaşamının mutluluğu açısından en önemli olanıdır.

Doğuştan zengin kimi aile çocuklarının paylarına düşen büyük mirası, inanılmaz kısalıktaki bir sürede harcayıp tükettikleri uğursuz savurganlığın kaynağı gerçekte zihnin yoksulluğundan ve boşluğundan ortaya çıkar. Böyle bir genç dışsal olarak zengindi ama içsel olarak yoksul bir biçimde dünyaya gelmişti. Dıştan gelen her şeyi almak isteyerek boşyere içsel yoksunluğunu dizginlemeye çalışmaktadır.

Epiktetos, “insanları huzursuz eden olaylar değil olaylar hakkındaki görüşleridir” demiştir. Genel olarak mutluluğumuzun onda dokuzu sadece sağlığa dayanır. Buna göre her şeyden önce insanların birbirlerine karşılıklı olarak sağlık durumlarını sormaları nedensiz değildir.

Boş zaman tam da Ariosto’nun dediği gibi cahillerin can sıkıntısıdır. Sıradan insanlar sadece zamanını geçirmeyi düşünürler, herhangi bir yeteneği olan kimse ise ondan yararlanmayı düşünür.

Nasıl ki en mutlu ülke az ya da çok ithalat yapması gerekmeyen ülke ise, iç zenginliği kendine yeten ve eğlenmek için dışarıdan az ya da çok bir şeye gereksinme duymayan insan da en mutlu insandır. Dışarıdan alınan pahalıya mal olur, bağımlılık yapar ve tehlike getirir. Aristoteles “mutluluk kendi kendine yetendir” demiştir. Çünkü mutluluk ve hazzın tüm dış kaynakları doğaları gereği son derece güvenilmez, nahoş ve geçicidirler.

Dışarıdan bir şeyler kazanabilmek için içeriden bir şeyler kaybetmek; yani şan, şöhret, mevki ve şatafat için huzurunu, boş zamanını ve bağımsızlığını önemli ölçüde feda etmek büyük bir aptallıktır.

Seneca, “zihinsel bir uğraşı içermeyen boş zaman ölümdür ve diri diri gömülmektir” demiştir. Normal insan yaşamınızdan haz alması bakımından, kendi dışındaki şeylere; mala, mülke veya mevkiye, kadınlara ya da çocuklara, arkadaşları veya topluma muhtaçtır. Bu yüzden onları yitirdiğinde ya da onların kendisini aldattığını düşündüğünde yıkılır. Bu ilişkiyi anlatabilmek için ağırlık merkezinin kendisinde olmadığını, dışarıda yer aldığını söyleyebiliriz.

Bir kimsenin neye sahip olduğu üzerini konuşmadan önce, Epiküros’un insan gereksinimlerini ayırdığı üç sınıfı görebiliriz. Bunlardan birincisi doğal ve zorunlu olanlardır. Bunlar karşılanmadıklarında acı çekmeye neden olurlar. Örneğin beslenme ve giyme gibi. Diğer taraftan da karşılanmaları kolaydır. İkinci olanlar ise doğal ama zorunlu olmayanlardır. Bunlar cinsel deneyimlerdir. Son olarak da ne doğal ne de zorunlu olanlar vardır. Bunlar; lüks, zenginlik, şatafat ve gösteriş gereksinimleridir. Bunlar sonsuzdur ve karşılanmaları çok zordur.

Şimdi de bir kimsenin neyi temsil ettiği üzerine konuşabiliriz. Nasıl ki bir kediyi okşadığımızda engel olamayacağımız bir biçimde mırlamaya başlarsa, övülen bir insanın yüzü de, övgü apaçık yalan olsa bile tatlı bir sevinçle kaplanır. Kişinin kendi başına ve kendisi için ne olduğunun değeri, o kişinin başkasının gözünde ne olduğunun yanında çok daha mutluluk vericidir. Bizim başkası için ne olduğumuzun yeri yabancıların bilincidir. Başkası için ne olduğumuz, bu bilinçte göründüğümüz görünüş ve ona uygulanmış şan, şöhret ve mevki gibi kavramlardır. Oysa “Ün arayışı işi bilge kişinin bile bırakabileceği son şeydir”demiştir Tacitus. Bundan kurtulmanın tek yolu başkalarının bizimle ilgili görüşünün gerçeklik üzerinde ne denli az bir etkisinin olabileceğini ve bu görüşün ne denli zararlı olduğunu aklımıza yerleştirmektir.

Dünyada gurur duyabileceği hiçbir şeyi olmayan zavallı bir adam, son çare olarak içinde yaşadığı ulusa uzatır elini. Böylece bireysel özelliklerinin yokluğunu ele verir ve milyonlarca kişiyle paylaştığı bir şeye başvurur.

Değeri ya da değersizliği başkalarının gözünde nasıl göründüğüne dayanan bir varoluş sefil bir varoluş olurdu. İnsanlar esas olarak kendi yargılarına sahip olamadıkları ve başarılarını değerlendirme noktasında eksik kaldıkları için yabancı beyanlara kulak verirler. Bu beyanların da doğruluğuna inanma eğilimine girerler. 

Schopenhauer, öğütler ve özdeyişler adlı bölümünde de genel olarak şunlardan bahseder:

Aristoteles “zevkin değil acısızlığın peşinden koşar akıllı kişi” demektedir. Tüm işlerimiz bizim istediğimiz gibi gidiyor ancak işlerden bir tanesi istediğimiz gibi gitmiyorsa çok önemsiz bile olsa kafamızı sürekli bu iş kurcalar. Sürekli onu düşünürüz ve istediğimiz gibi gerçekleşen tüm öteki daha önemli işleri düşünmeyiz. Voltaire’in dediği gibi mutluluk yalnızca bir düştür fakat acı ise gerçektir. Buna göre yaşamında mutluluk öğretisi açısından bir sonuç çıkarmak isteyen kimse, hesabını tattığı zevklere göre değil atlattığı belalara göre yapmalıdır.

Kinikler hazları acıya düşüren tuzaklar olarak görmüşlerdi.

Dünyanın sunabileceği en iyi şey, acısız, dingin ve katlanılabilir bir yaşamdır. Çok mutsuz olmanın en güvenli yolu çok mutlu olmayı istemektir. Haz, mülk, rütbe, onur gibi istemleri olumlu bir ölçüye indirmek uygundur. Çünkü büyük felaketleri çağıran tam da bunlardır.

Başlangıç noktasından baktığımızda yaşam sonsuz, sonundan geriye doğru baktığımızda ise çok kısa görünür.

14. yüzyıl şairi Petrarca “öğrenmekten başka mutluluk duyumsayamıyorum” demiştir.

Çoğu kimse fazlasıyla bugünde yaşar. Bunlar düşüncesizlerdir. Bazıları da fazlasıyla gelecekte yaşar. Bunlar da korkak ve endişelilerdir. Bir kimsenin doğru ölçüyü tutturduğu ender görülür. Çabalama ve umut etme yoluyla yalnızca gelecekte yaşayanlar, her şeyden önce hakiki mutluluğu getirecekleri düşünülen gelecek olaylar karşısında sabırsızlıkla acele ederler. Bunlar İtalya’da kafalarını bağlamış bir sopaya bir demet ot asılan ve bu yüzden hep önlerine bakan eşeklere benzerler.

Tek gerçek ve tek kesin olanın bugün olduğunu asla unutmamalıyız. Buna karşılık gelecek hemen hemen her zaman onu tasarladığımızdan başka türlüdür. Geçmiş de başka türlüydü ve her ikisinin de bir bütün olarak bizim zannettiğimizle çok az ilgisi vardır. Her gününü özel bir yaşam olarak gör.

Cicero diyor ki, “bir kimse yalnızca kendi kendine bağlı ise ve kendinde her şeye sahipse mutlu olmaması mümkün değildir.”

St.Piere’in dediği gibi “Beslenmede perhiz bizi bedensel açıdan sağlıklı yapar. İnsanlarla ilişkide perhiz de ruhumuzu huzur verir.”

Seneca diyor ki, “insan karşılaştırma yapmadan kendinde olanı sevinmeli.”

Zaten olmuş yani artık değiştirilemez bir kötü olay karşısında ne bunun başka türlü olabileceği, ne de bundan neyle sakınılmış olabileceği düşüncesine izin verilmelidir. Eğer böyle yapılmazsa acı dayanılmaz ölçüde artar ve insan kendi kendine eziyet eden anlamına gelen heautontimorumenos olur.

Uykudan önceki uyanık durumdaki düşüncelerimiz bilindiği gibi kapkaradır. Sabahleyin tüm bu değişik imgeler tıpkı düşler gibi gidip gitmişlerdir. İspanyol atasözü “gece boyalıdır, gündüz beyazdır” bunu anlatır. Ama daha akşamları, ışıklar yanmaya başlar başlamaz, akıl da göz gibi, gündüzün olduğu gibi net göremez. Bu yüzden bu zaman dilimi, ciddi ve en azından hoş olmayan konuların düşünülmesi için uygun değildir. Bunun için en doğru zaman sabah saatlidir.

Nasıl ki küçük cisimler, gözümüze yakın tutulduklarında görüş alanımızı sınırlar, tüm dünyayı örterlerse; en yakın çevremizdeki insanlar ve olaylar da son derece önemsiz ve değersiz olsalar bile, dikkatimizi ve düşüncelerimizi gereğinden çok, üstelik de hoş olmayan bir biçimde meşgul ederler.

Aldanmışlar arasında doğru kavrayışlı bir adam, tüm saat kuleleri yanlış zamanı gösteren bir kentte, sadece kendi saati doğru olan bir adama benzer. Saatin gerçekte kaç olduğunu bir tek o bilmektedir ama bu onun ne işine yarar? Tüm dünya yanlış zamanı gösteren dünya saatlerine göre davranmaktadır. Hatta bir tek onun saatinin doğru zamanı gösterdiğini bilenler bile.

Nezaket akıllılıktır, bunun sonucunda nezaketsizlik aptallıktır. Nezaketsizlik yüzünden gereksiz yere ve bile bile düşman kazanmak, tıpkı insanın kendi evini kundaklaması gibi bir çılgınlıktır. Çünkü nezaket oyuncak paralar gibidir, açıkça sahtedir. Bundan tasarruf etmek akılsızlık kanıtıdır. Buna karşılık kullanmak akıllık kanıtıdır. Tüm uluslar mektuplarını en sadık kulunuz anlamlarına gelen sözcüklerle bitirirler. En dik kafalı ve düşmanca davranan insan bile birazcık nezaket ve güler yüzle yumuşak ve iyi huylu yapılabilir. Buna göre balmumu için sıcaklık neyse insanlar içinde nezaket olur.

Birinin yalan söylediğinden kuşkulanıyorsanız buna inanmış gibi yapmalısınız. Bunun üzerine o insan pervasızlaşır ve daha büyük yalanlar söyler. En sonunda foyası meydana çıkar.

Düşmanın bilmemesi gereken şeyi dostuna söyleme. Sırrımı saklarsam bu benim tutsağım olur, açığa vurursam ben onun tutsağı olurum. Susma ağacının dallarında huzur meyvesi vardır.

Kimi zaman uzak bir yeri özlediğimizi sanırız, oysa aslında yalnızca bu sırada daha genç ve daha taze olduğumuz için orada geçirdiğimiz zamanı özlemekteyiz. Böylece zaman bizi mekan maskesi altında yanıltır. Oraya yolculuk ettiğimizde yanılsamanın farkına varırız.

Yaşamımız, aşağıya doğru yuvarlanan bir küreninki gibi hızlandırılmış bir devrimdir. Nasıl ki dönen bir yuvarlak levhadaki her nokta merkezden uzaklığı ölçüsünde daha hızlı dönüyorsa herkes için de zaman, yaşamının başlangıç noktasına uzaklaştığı ölçüde gitgide daha hızlı akar.

İnsan, Horatius’un hiçbir şeye şaşırmamak düşüncesine, yani tüm şeylerin değersizliğine ve dünyanın tüm harika işlerinin boşluğuna, dolaysızca ve samimi bir biçimde iyice inanmaya ancak ileriki yaşlarda başlayabilir.

"Yaşamın Kısalığı Üzerine" Adlı Kitap Özeti

Seneca’nın “Mutlu Yaşam Üzerine” adlı kitabını geçen yazımda özetlemiştim. Bu yazımda da diğer bir eseri olan “Yaşamın Kısalığı Üzerine” adlı kitabını özetlemeye çalışacağım. 

Kısıtlı bir zamanımız yok sadece çoğunu boşa harcıyoruz. Yaşam yeterince uzun ve tamamı iyi düzenlenirse en büyük işlerin başarılmasına fazlasıyla yetecek kadar bahşedilmiştir. Buna karşılık yaşam herhangi bir iyi şeye adanmadığında lüks ve umursamazlık yüzünden tükenir ve kaçınılmaz sonun baskısıyla bizden uzaklaştığını anlayamadığımız yaşamın çoktan geçip gittiğini kavrarız. Tam da böyledir, kısa yaşam bulmayız, onu biz kısaltırız. Ondan yoksun değiliz, onu tüketiyoruz. Nasıl krallara layık büyük bir mal varlığı kötü bir sahibin eline geçince bir anda dağılır, mütevazı bir mal varlığı iyi birine emanet edilince o kişinin dikkatli idaresi ile artarsa, yaşamımız da kendini iyi düzenleyen biri için oldukça uzundur.

Zenginlik ne çok insana yük olmuştur. Ne çok insanın belagati ve gündelik meşguliyetlerde yetenek gösterme gayreti kan akıtmıştır. Ne çok insanın yüzü daimi hazlardan ötürü soluyor. Etraflarını saran yandaş topluluğu ne çok insanı özgürlüğünden mahrum ediyor.

Düşünsene; tefeci, metres, patron, müşteriler ne çok zamanını aldı. Karınla yaptın kavgalarla, kölelerine verdiğin cezalarla ve kentte görevin için koşuştururken ne çok zaman kaybettin.

Makamlar, anıtlar, kararnamelerle buyuran ya da işlerle inşa eden hangi yetki varsa, birden yok olur, uzun süreli eskimenin yıkıma uğratıp değiştiremeyeceği hiçbir şey yoktur.

Bir insanın, hesabına para geçirirken ölüp uzun süredir bekleyen mirasçısını güldürmesi utanç vericidir.

“Mutlu Yaşam Üzerine” Adlı Kitap Özeti

Kıymetli arkadaşlar merhaba,

Bugün de sizlere ünlü Romalı hatip ve filozof Seneca’nın çok önemli bir eseri olan "Mutlu Yaşam Üzerine" adlı kitabının özetini yapacağım.

Seneca, Stoa düşüncesinin en önemli filozoflarından biridir. Stoa felsefesi hayata, beklentileri dizginlemek üzerine bakmayı sağlar. Buna göre hayatta mutlu olmanın en önemli yolu beklentileri ve istekleri artırmamaktır. Bu felsefede en yüce iyi anlayışı öne çıkmaktadır. En yüce iyi, nihai hedef olarak erdemdir. Düşünce ve davranışlarımızı doğru bir muhakeme ile şekillendirmemizi gerektirir. İyi ve kötüyü doğru bir muhakemeyle, yani aklını ölçüt olarak belirleyen, ahlaki doğrulara önem veren, ölçüsüz hazları reddetmenin gerçek haz olduğunu bilen ve erdemli yaşayan insan gerçekten mutludur.

Bu bağlamda mutlu yaşamak doğayla uyumlu yaşamaktır. Makam ve şöhret peşinde koşmak, yarını düşünürken bugünü kaybetmek, başka değişle anı yaşayamamak yaşamı kısaltır. 

Hiçbir şey hayvan sürüsünün yaptığının aksine, önden giden kalabalığın izinden gitmemiz ve herkesin gittiği yere değil de gidilmesi gereken yere gitmemiz gerçeğinden daha önemli değildir. Hiçbir şey bizi toplumda büyük bir uzlaşı ile benimsemiş şeylerin en iyi şeyler olduğunu düşünerek yaygın bir kanaate teslim olmak, önümüzdeki birçok örneğin olması ve akla göre değil, başkalarına benzemek için yaşamak kadar büyük kötülüklere sevk etmez. Bunun sonucunda üst üste binerek yıkıma sürüklenmiş büyük bir insan yığını oluşur.

Dolayısıyla en çok ne yapıldığını değil, yapılması gereken en iyi şeyin ne olduğunu, hakikatin en kötü yorumcusu olan avamın neyi onayladığını değil, ebedi mutluluğa nasıl erişebileceğimizi araştıralım.

Unutulmaması gereken bir konu da; ne kadar büyük bir kitle sana hayransa, o kadar büyük bir kitle de seni çekemiyor demektir.

Kendi doğası ile uyumlu olan ve başka hiçbir yolla elde edilemeyen yaşam mutludur. Öncelikle zihnimiz sağlıklı olmalı ve kendi sağlığını kalıcı bir şekilde elde etmiş olmalı, sonra cesur ve dinç olmalı, dahası en güzel şekilde sabreden, farklı dönemlere ayak uyduran, kendi bedenini ve onu ilgilendiren her şeye dikkat eden ama bunun için dertlenmeyen, yaşamı meydana getiren hiçbir şeye ilgisiz kalmayan ama hayranlık da duymayan, talihin armağanlarından faydalanıp onların kölesi olmayan bir karakterde olmalıdır.

İnsan hazza üstün geldiği gün, acıya da üstün gelecektir. 

Hep beraber özgürlüğe kaçmalıyız. Bunu mümkün kılan da sadece talihe kayıtsız kalmaktır. 

İstese de istemese de, bir insanın yaşamına daimi bir neşenin ve kendi derinliğinden gelen soylu bir mutluluğun dahil olabilmesi öyle temel bir zorunluluktur ki, insan ancak bu sayede kendinde bulunan şeylerden keyif duyar ve sahip olduklarından fazlasını istemez. 

Erdem; yüce, soylu, kralları layık, yenilmez tükenmez bir şeydir. Haz ise bayağı, köleleri layık, zayıf ve güdük bir şeydir.

Liderliği hazza verenler, hem haz hem de erdemi yitirirler. Hazza sahip olamazlar aksine haz onlara sahip olur, hazzın yokluğu onlara işkence gibi gelir, fazlalığı ise boğazlarını sıkar.

Doğru düşünen bir insan şöyle der; 

"Ben ölüme ve komedyaya aynı yüz ifadesi ile bakacağım. Ben zorluklara ne kadar büyük olurlarsa olsun bedenimi cesaretle güçlü kılarak katlanacağım. Ben zenginliği ona sahip olayım ya da olmayayım aynı şekilde küçümseyeceğim. Zenginlik başka bir yerde ise üzülmeyeceğim, yanımda parıldarsa şımarmayacağım. Ben talihe onun gelmesine ya da gitmesine aldırış etmeyeceğim. Ben tüm toprakları bana aitmiş, kendi topraklarımı da herkese aitmiş gibi göreceğim. Ben diğer insanlar için doğduğumu bilecek ve bu nedenle nesillerin doğasına şükran duyarak yaşayacağım. Sahip olduğum şeyi ne cimrilik yapıp koruyacağım, ne de müsriflik edip dağıtacağım. Bana bahşedilmiş olandan fazlasına sahip olmam gerektiğine inanmayacağım. Yaptığım iyiliklerin sayısını hesaplamayacağım, sadece iyilik yaptığım kişinin değerlendirmesini önemseyeceğim. Birinin aldığı bir şey gözüme asla daha büyük görünmeyecek. Benim için yemeğin ve içmenin tek amacı doğanın ihtiyaçlarını karşılamak olacak. Dostlarıma karşı güzel yüzlü, düşmanlarıma karşı yumuşak ve hoşgörülü olacağım. Benden rica edilmeden istenileni vereceğim ve ahlaken doğru olan talepleri olumlu karşılayacağım."

Zenginlik bilgeye göre köle, budalaya göre efendi konumundadır. Bilge zenginliğe hiç önem vermez, sizin içinse zenginlik her şeydir. Zenginliğe sanki biri size ona ebediyen sahip olacağınıza dair söz vermiş gibi davranıyor ve bağlanıyorsunuz.

Ne dersiniz, özellikle günümüzün sosyal yaşamında Seneca'dan ders alacağımız çok fazla konu var değil mi?

30 Haziran 2021 Çarşamba

İbni Haldun’dan Seçme Sözler

Kıymetli dostlarım merhaba,

İbni Haldun 14. yüzyılda Tunus’ta dünyaya gelmiş olan tarihçi ve sosyologdur. Ömrünün önemli bir kısmı çeşitli ülkeleri gezmek ile geçmiş bu insan yedi ciltlik El-İber’i tamamlamıştır. Bu eserin girişi anlamına gelen Mukaddime en çok bilinen eseridir.

İbni Haldun birçok doğulu ve batılı uzman tarafından ilk gerçek tarihçi olarak kabul edilir. Haldun sadece tarihi olayları incelemekle kalmayıp; şehirleri, kültürleri, insana dair her şeyi araştırarak çok yönlü ve köklü sağlam bir medeniyet tarihi kurmuştur. Aristoteles ve Farabi’nin ilimleri ele alırken tarihi ilimlerin dışında tutması İbni Haldun’u bu alana iten önemli nedenlerden biridir. Bu yazıda İbni Haldun’un bazı görüşleri ile sözlerine yer vermeye çalışacağız.

“Coğrafya kaderdir.” Yaşadığı yerin havası, nemi insan sağlığına etki eder. İbni Haldun, siyasi mekanizmanın düzgünlüğü ya da bozukluğu insan hayatının her şeyini etkiler demektedir.

“Fazla tevazunun sonu vasat insandan nasihat dinlemektir.”

İbni Haldun yönetimlerin ve devletlerin çöküş işaretlerini şöyle sıralar:

- Yöneticilerin aykırı sesleri tahammülü olmaması, baskı ve şiddeti yönetim biçimi olarak görmesi.

- Etrafında toplananları devlet kademelerine getirmesi (Ehil olmayanı iş verilmesi).

- Yöneticilerin bireysel zenginleşmeye gitmesi. 

- Vergilerin yükseltilmesi, keyfi uygulamalar yapılması. 

- Ekonomiyi bozmak, halka haksız işler yüklemek ve haksız çalışmaya zorlamak.

İbni Haldun’a göre eğitim insanın yegane amacıdır. Çünkü insan kendini eğitimle geliştirir, eğitimle dünya görüşünün şekillendirir ve eğitimle gerçeğin farkına varır. Aristoteles’in “insan toplumsal bir hayvandır” sözünü İbni Haldun “insan eğitim ile Aristoteles’in tanımından sıyrılabilir” demiştir.

“Sanatla uğraşanın zekası kuvvetli olur.”

“İnsan ün ve servete düşkündür.”

Siyasi makamlara gelen insanlara bakarsak belirli bir süre geçtikten sonra o makama olan düşkünlükleri iş yapma yetkilerini kaybettirir. Sonra bütün güçlerini makamlarını korumaya harcamaya başlarlar. Onu yaparken de çok doğal ve normal bir şey yaptıklarını zannederek, kendilerini bir şekilde bunun doğru olduğuna inandırmaktadırlar. O noktadan sonra bu idareci halkın sorunlarını görmezden gelmeye başlar. Bu tam bir felakettir, görmezden gelinen sorunlar çoğaldıkça idareci ülkenin sorumsuz olduğuna ve toplumun bir çok şeyi abarttığına inanmaya başlar. Ülkenin varlığı ile kendi varlığını bir tutar ve kendi varlığı yok olursa ülkenin de varlığının son bulacağını inanır. Onu bu noktaya iten ise kapıldığı güç hastalığıdır. Çünkü insan hislerine kapılmaya açık olan bir varlıktır. Mesele insanın bunu dizginleyip dizginleyemediğidir. Hırslarını kontrol altında tutamayan insan, kazandığı güç ve şöhret karşısında elbette başı dönecektir. Ufacık bir güç kaybında ise ister istemez dengesini kaybedip gücünü koruyabilmek için elinden gelen her şeyi yapmaya çalışacaktır. Bu tarz insanların devlet yönetiminde yer alması bir ülkeyi ister istemez felakete sürükleyecektir.

Servet genellikle yaltaktanmasını ve boyun eğmeyi bilenlere gelir.

Büyükşehirlerde gıda fiyatlarının yükselmesi, yönetimin de çökeceğinin işaretidir.

Bir ülkede halka yüklenen vergiler ne kadar az olursa, halk çalışmak ve üretmek için daha fazla mücadele eder. Yeni ürünler ve yenilikler çoğalır. Ülke kalkınır. Ancak devlet idarecilerinin refahı arttıkça ihtiyaçlar ve savurganlık çoğalır. Bununla birlikte masraflar artar. Bunun sonucunda ise halka yüklenen vergiler çoğalır, halk da buna dayanmaya çalışır. Bir süre sonra ise halk vergilerin yavaş yavaş artmasına alışınca da neyi nasıl arttığını bilmez.

“Merhamet masum olduğu için her kalbin misafir olmaz.”

“İnsan açlık değil, alıştığı tokluk öldürür.”

Mukaddime'de yer alan bazı görüşleri de şöyledir:

İbni Haldun asabiyet kavramına sıklıkla değinir. Bu kavram dayanışma ruhu, cemaat veya kan bağı gibi bir anlama gelmektedir.

Devletin ticaret ve üretim sahasına girmesi, toplumun karşısına çıkmak ve onların önünü kesmek anlamına gelir.

Denarius - Dinar - Altın Para

Drahmi - Dirhem - Gümüş Para

İlim öğretimi bir sanattır. Bunun sebebi eğitimcinin kendisine göre kullandığı farklı yöntemlerdir. 

Ezber üzerine yapılan eğitimde, konuşma ve tartışma eksik kalır. Bu sebeple çocukların melekeleri gelişmez. Gazali de bu konuda şöyle demiştir. "İki harfi anlamak, iki satır ezberlemekten iyidir. Bir saatlik tartışma bir aylık tekrardan iyidir."

Hanedan mensuplarına olan teslimiyet dini bir inanç haline gelir. Halk hanedan mensuplarının işi için tıpkı imani akideler üzerine savaştıkları gibi savaşırlar. O hanedana itaat Allah'tan gelen değiştirilemez ve aksi düşünülemez bir ferman gibi telakki edilir. Belki de İbni Haldun'un bu düşüncelerinden dolayı Mukaddime, II.Abdülhamit tarafından yasaklanmıştr. 

Varlıklar aleminde bir sıralama vardır. Buna göre melekler, insanlar, hayvanlar ve bitkiler şeklinde yukarıdan aşağıya bir sıralama yapılabilir. Buna göre bitkiler aleminin en üst noktası üzüm ve hurma ile hayvanların en alt noktası salyangoz sıralamada biri diğerinden önce gelecek şekilde yer almaktadır. Buna göre insanlar da melekelerden hemen önce yer almakta ve insanların en üstünü olan peygamberler de meleklere bahşedilen bazı özellikleri gösterebilmektedir. 

Yukarıdaki görüşü evrim teorisi gibi açıklayanlar da mevcuttur. 

İbni Haldun kesinlikle okunması gereken bir insandır. Bu yazıda sözlerinden ve görüşlerinden seçmeler ortaya koymaya çalıştım. Umarım faydalı olmuştur.


8 Mart 2021 Pazartesi

Kanunların Ruhu Üzerine (Kitap Özeti)

Montesquieu 1748 yılında tamamladığı Kanunların Ruhu Üzerine yapıtı çeşitli eleştirmenlerden eleştiriler alınca, bir de buna savunmayı eklemiş ve eser bir bütün halinde 1750 tarihinde tamamlanmıştır. Toplam 20 senelik bir çalışmanın ürünüdür. Bu kitaba bu anlamda çok saygı duyuyorum. Diğer taraftan yazarın siyah ırktan olanları insan yerine koymaması, başta Türkler olmak üzere birçok toplumu aşağılaması ve Hristiyan olmayanlara yaptığı yakıştırmalar için ise en basit anlamda katılmadığımı söylemek istiyorum.

Şimdi Montesquieu nelerden bahsetmiş bir bakalım;

Tüm kanunlardan önce doğa kanunları vardır. Bunlardan ilki barış içinde yaşama hakkıdır. İkincisi insanları yemek bulmaya iten kanundur. İki cinsin birbirleri için yaratılmış olmaları üçüncü kanundur. Son olarak da toplum içerisinde yaşamak dördüncü kanundur.

Doğa kanunlarından sonra üç önemli kanun karşımıza çıkar. Bunlar; gezegendeki tüm devletlerin birbirleri arasındaki ilişkileri milletlerarası hukuk, bir devletin içerisindeki yönetenle yönetilen arasındaki ilişkileri düzenleyen siyasi hukuk ve insanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen de medeni hukuktur.

Kanunlar; devlet yapısının kaldırabileceği özgürlük seviyesine, dine, eğilimlerine, zenginliklerine, nüfusuna, ticaretine, ahlak kurallarına ve davranışlarına uygun olmalıdır. 

Kitapta geçen erdem kelimesi, vatan sevgisi yani eşitlik sevgisi anlamına gelmektedir. Yazar yönetim şekillerini üçe ayırmaktadır. Bunlar; cumhuriyet, monarşi ve istibdat ya da despotizmdir. Cumhuriyet yönetimi bir bütün halinde halkın egemen güce sahip olduğu bir yönetim biçimidir. Monarşik yönetim tek bir kişinin yönetimde olduğu rejimken, istibdat yönetiminde ise tek bir kişi her şeyi kanunsuzca ve kuralsızca kendi iradesine göre yönetir. Küçük devletler cumhuriyet ile, büyük devletler monarşi ile, doğu toplumları ise istibdat ile yönetilmeye uygundur.

Cumhuriyet de kendi içerisinde demokrasi, aristokrasi, Jakoben olmak üzere üçe ayrılır. Aristokrasi ne kadar demokrasiye yaklaşırsa o kadar mükemmel olur. Ne kadar monarşiye yaklaşırsa da o kadar bozulur. 

Cumhuriyet genel bir yönetim biçimi olup demokrasi ise bunun bir alt başlığı ve uygulama şeklidir. Cumhuriyette halkın görevi sandıkları biterken demokraside sandıkta bitmez. Cumhuriyeti halkın seçtikleri yönetirken demokraside halk kendini yönetir. Anayasa ile temel haklar cumhuriyet ile güvende iken demokraside anayasa olmasına ihtiyaç yoktur. Cumhuriyet azınlıkların haklarını korurken, demokraside çoğunluk azınlığı ezebilecektir. Demokrasi aslında bir yaşam biçimidir. O sebeple bazı monarşiler bazı cumhuriyetlerden daha demokratik olabilir. Örneğin; Danimarka krallığı, İran İslam Cumhuriyeti’nden daha demokratik olabilir. 

Cumhuriyet genel bir yönetim biçimi ise demokrasi bunun uygulamalarında sadece bir tanesidir.  Cumhuriyetin karşıtı monarşidir. Yukarıda anlattığımız gibi erdem vatan sevgisi veya eşitlik sevgisi olarak ele alınır. Cumhuriyette erdem önemliyken, monarşi de onur, istibdatta ise korku şarttır.

Erdem ortadan kalktığında, hırs kendisini kabul etmeye hazır kalplere girerken, açgözlülük tüm kalplere girer. Arzular hedef değiştirir, eskiden sevilen şeyler artık sevilmez olur. İnsanlar eskiden kanunlar ile özgürken, artık kanunlar karşısında özgür olmak isterler. Her vatandaş efendisinin evinden kaçmış köleye benzer. Eskiden anlayış denene artık sertlik, eskiden kural denene artık sıkıntı, eskiden ihtimal denene artık korku denmeye başlar. Bundan böyle sahip olma arzusu değil, tutumluluk açgözlülük olur. Eskiden şahısların malları devlet hazinesini oluştururken, bundan böyle devlet hazinesi şahısların mülkü haline gelir. Bir ganimet haline gelen cumhuriyetin gücü bundan böyle birkaç vatandaşın nüfuzu ile herkesin başıbozukluğunda ibaret kalır. 

Monarşilerde eğitim onur üzerinedir. Onur, hükümdarın emirlerine uymayı, savaşta cesaret göstermeyi ifade eder. Despotizim de eğitim yürekleri küçültür, insanların cesaretini kırar. İstibdat yönetiminde emreden de emir alan da cahil olmalıdır. Emredenin emri kayıtsız şartsız yerine getirilir. Bilgi tehlikelidir. Fakat monarşi de yürekleri ve cesareti yüceltir. Cumhuriyette ise halkın çıkarlarını bireylerin kendi çıkarlarının üzerinde tutması öğretilir.

Temelde hayatımız boyunca üç eğitim alıyoruz. Bunlar; aileden aldığımız, öğretmenden aldığımız, hayattan aldığımız. Hayattan alınan eğitim diğerlerini nihayetinde unutturuyor.

Demokrasi azla yetinme sevgisidir. Despot devletlerde insanlar yaşam haklarından ziyade ölümden korkarlar. Oysa özgürlüğe yakın devletlerde ölümden ziyade yaşam haklarından olmaktan korkarlar.

İki tip bozulma vardır. Birincisi halk kanunlara riayet etmediği zaman, ikincisi kanunlar halkı yozlaştırırdığı zaman. Bunlardan ikincinin dönüşü yoktur. Yönetim prensipleri bir kez bozuldu mu en iyi kanunlar kötü hale gelir ve devlet aleyhine döner. Atinalı Solon şunu demiştir; kanunlar örümcek ağı gibidir; zayıflar bu ağlara yakalanırken, güçlüler bu ağları delip geçer. 

Cumhuriyetler lüks yüzünden, monarşiler ise fakirlikten yıkılır. Cumhuriyet’te lüks ne kadar az olursa o kadar sistem iyi işler. İnsanlar lüks edindikçe şahsi çıkarlarını daha fazla önemsemeye başlar. Romalılar yozlaştılar anda arzuları muazzam boyutlara çıkmıştı. Bunları nesnelere biçtikleri fiyatlardan anlayabiliriz. Monarşilerde ise lüksün olması gerekir. Çünkü lüks olmazsa fakirler açlıktan ölür. Zenginler para harcamalı ki halk para kazansın. 

İstibdatta bir üstün huzuruna hediyesiz çıkılmaz. Moğol imparatoru hediye olmadan insanları dinlemezdi. Öbür taraftan cumhuriyette hediye verilmesi alçaltıcı görülür. Bunun erdeme aykırı bir davranış olduğu kabul edilir. 

Üç temel güç bulunur. Bunlar; yasama gücü, yürütme gücü, yargı gücüdür. Yasama gücü tek bir kişi veya memurlardan oluşan bir kurum bünyesinde yürütme gücü ile birleşirse özgürlük yok demektir. Böylece zorbaca kanunlar yapılabilir ve bunlar zorbaca uygulanır. Yargı ile yürütme birleşirse hakim bir zorbanın gücüne sahip olacaktır. Yasama ile yargı vatandaşın canı ve özgürlüğü üzerindeki güç keyfi hale gelir. Askeri yönetimlerde bunlar birleşir. Bu üç gücün bir arada olması her şeyi mahveder. Yasama gücü yürütme gücünden daha fazla bozulduğunda devlet yok olacaktır. 

Kanunlar kanunlarla, davranışlar ve gelenekler davranış kuralları ile değiştirilir. Eğer davranışlar kanun zoru ile değiştirilirse halkta buna karşı büyük bir tepki oluşur.

Görgü nezaketten daha değerlidir. Nezaket başkalarının kusurlarını pohpohlamamıza, görgüyse kendi kusurlarımızı örtmemize yarar.

Çeşitli kanunlar vardır. Bunlar sırasıyla; doğal hukuk, dini hukuk, kilise hukuku, milletler, siyasi hukuk, fetih hukuku, medeni hukuk, aile hukuku olarak sıralanabilir.

Ortaçağ’da meseleler düello ile çözülüyordu. Hayatta kalanın haklı olduğuna dair bir inanış vardı. Fransa’da 1547 yılında, İngiltere’de ise 1819’a kadar sürdü. 

Vatandaşların özgürlüğü ceza kanunlarının iyiliğine bağlıdır. Ağır cezalar cumhuriyet veya monarşiden ziyade istibdat rejimlerine daha uygundur. Ilımlı devletlerde vatan sevgisi, utanç duygusu, ayıplanma korkusu zaten birçok suçu engelleyecektir. Bu konularda ayıplanmak en büyük cezadır. İmparatorluklarda verilen cezalar ne kadar artarsa ihtilal o kadar yakın demektir. Ahlak bozuldukça cezaların artması bunun göstergesidir. Romanda ceza uygulamaya konuşmadan sürgüne gitme hakkınız vardı. Rusya’da hırsızlar ve katillere aynı ceza verilirdi. O sebeple hırsızlık yapılmaz ama adam öldürülür. 

Dört tip suç vardır. Her biri kendi ekseninde değerlendirilmelidir. Dini suçlar, ahlaki suçlar, huzuru bozan suçlar ve vatandaşların güvenliğini bozan suçlar. Örneğin dini suç işlenirse cemaatten uzaklaştırmak, ahlaki suç için toplumun önünde rencide etmek, huzuru bozan suç için sürgün etmek veya güvenliği bozan suç için öldürmek ceza olarak verilebilir. 

Kanunlar iklimlere göre farklılaşabilir. İklimin neden olduğu tembelliği ortadan kaldırmak için kanunların çalışmadan kazanmayı ortadan kaldırması gerekir. Kuzeyde yaşayan toplumlar iklimden dolayı daha cesur, güneyde yaşayanlar daha korkak ve köleliğe hazırdır. Ağırbaşlı, kibirli halklar tembeldirler. Çalışanların efendileri olduklarına inanırlar. 

İki tip zorbalık vardır. Yönetimin şiddetine bağlı gerçek zorbalık. Milletlerin düşünme tarzını zedeleyen fikri zorbalık. 

Çin’de çocukların işledikleri cezalardan dolayı babaları cezalandırılırdı. Bu Peru’da da geçerlidir. 

Bir cumhuriyet kendisini devirmek isteyenleri yok etmeyi başardığı zaman, intikam eylemlerine, cezalara, hatta ödüllere en kısa sürede bir son vermek gerekir. Çok cezalandırmaktansa çok bağışlamak, çok kişiyi sürgüne göndermektense az kişiyi sürgüne göndermek, mallara el koymaktansa mallara dokunmamak yeğdir. Aksi taktirde cumhuriyetin intikamını alma bahanesiyle intikamcıların istibdadı tesis edilmiş olur. Amaç isyan değil isyanı ortadan kaldırmaktır. Elden geldiğince çabuk bir şekilde kanunların her şeyi ve herkesi koruduğu, kimseye cephe almadığı cumhuriyet rejimine geri dönmek gerekir. 

Özgürlük dahi, özgürlükten istifade etmeye alışık olmayan halklara tahammül edilemez görülmüştür. Bataklıklarla dolu ülkelerde yaşayan insanlara kimi zaman temiz hava kötü gelir. Örneğin Partlar, Roma’daki yetişmiş nazik krallarını benimsememişti. 

Devlet sokaktaki çıplak adama bir iki sadaka vermekle yükümlülüklerini yerine getirmiş olmaz. Devlet her vatandaşa güvenli bir geçim kaynağı, besin maddesi, uygun yiyecekler ve sağlığa zararlı olmayan bir hayat tarzı sağlamak zorundadır.