31 Aralık 2012 Pazartesi

Avrupa Parasal Birliği'ne Giden Yolda Ülkelerin Durumu

Soğuk savaşın son ermesi ve bu sebeple demirperde ülkelerinin tam anlamıyla bağımsızlıklarına kavuşmaları Avrupanın bütünleşmesi sürecinin politik ve ekonomik etkilerinin dünya gündeminde oturmasını sağlamıştır. Bilindiği gibi Avrupa ülkeleri özellikle I.Dünya Savaşının sonuna kadar olan süreçte dünyanın en güçlü devletleri olarak görülmekteydi. Bu güç neredeyse tüm dünyaya yayılmış hakimiyetleri ve gittikleri ülkelerde (sömürgeler) yerel kaynakları etkin şekilde amaçları doğrultusunda kullanmaları sebebiyle ileri gelmekteydi. Fakat bu sömürgelerin büyük kısmının bazı devletler tarafından çoktan ele geçirilmiş olması, en az onlar kadar güçlü olduğunu düşünen fakat yeterince sömürge edinememiş ve dünya pazarlarına ulaşamamış devletler tarafından hoş karşılanmamaktaydı.

Temelde yukarıdaki sebeplerden dolayı başlayan ve 4 yıl süren 20.yy’ın en büyük iki savaşından ilki, Avrupa Devletlerinin önemli oranda güç kaybetttikleri, ilerleyen dönemlerde sömürgelerinden oldukları ve en önemlisi yeni gücün ABD olarak ortaya çıktığı sürecin başlangıcı olmuştur. 

Bu büyük savaştan sadece 20 yıl kadar sonra özellikle Almanya ve İtalya’nın diğer Avrupa Devletlerini tahrik edercesine büyümesi ve Avrupayı da kapsayan genişleme ihtiyacı içine girmesi, bu kıtayı tekrar büyük bir yıkıma sokmuş, elbette bundan en büyük faydayı topraklarında sadece Pearl Harbor’da saldırı gören ve savaşın sonunda kazanan tarafta bulunan ABD olmuştur.

Her iki savaş da Avrupa için yeniden sıfırdan başlamak anlamına gelmiştir. Milyonlarca insanın ölmesinin yanında, Avrupa baştan aşağı yıkılmış ve oldukça güçsüz duruma gelmiştir. Birinci Dünya Savaşı ile bir dünya gücü haline gelen ABD de tüm dünyada süper güç haline gelmiş ve bir güç odağı olarak Avrupa’nın yerini SSCB almıştır.

Görüldüğü gibi aralarındaki anlaşmazlıklar galip de olsalar Avrupa devletlerine yaramamaktadır. Bu sebeple özellikle II.Dünya savaşından sonra en azından ekonomik olarak ortak hareket etmeyi amaçlamışlar ve bu sebeple kısıtlı olarak başlayan ilişkiler 1957 tarihinde Almanya ile Fransa’nın başını çektiği ve Belçika, Hollanda, Lüksemburg ve İtalya gibi devletlerin de katılımı ile imzalanan Roma Anlaşması ile resmiyete dökülmüştür. Bu anlaşma ile birlikte Avrupa Birliği’ne yönelik ilk önemli adım atılmış ve bunun sağlanması için de üyeler arasında işleyecek ortak bir pazarın kurulması, ekonomik faaliyetlerin uyum içinde gelişmesi, dengeli ve sürekli bir gelişme sağlanması, istikrarın arttırılması ve topluluk üyesi ülkeler arasındaki ilişkilerin daha da sıkılaştırılması öngörülmüştür.

Yukarıda sözü edilen oluşum 1980’lere kadar ekonomik durgunluk ve soğuk savaşın getirdiği baskı sebebiyle yeterince gelişme imkanı bulamamıştır. Fakat özellikle bu tarihten sonra yapılan kültürel reformlar ve endüstrileşme hamleleri doğrultusunda çizilen stratejik ilerleme modelleri sayesinde ivme kazanan bütünleşme süreci, üye devletlerin ortak kazanımlar elde etmesi ve bu ortak kazanımlar ile oluşan yakınlaşma sayesinde Avrupa Birliği’nin temelinin kuvvetlendirilmesi sonucuna doğru ilerlemiştir.

1990’lara gelindiğinde de benliklerini zenginleştirme mekanizması çerçevesinde yürüttükleri politikalar sonrasında kazanılan motivasyon ve sinerji sayesinde Avrupa Ekonomik Topluluğu olan adlarını, 1992 yılında imzalanan Maastricht Anlaşması ile bir ileri safhaya taşımışlar ve Avrupa Birliği olarak değiştirmişlerdir. Bu gelişme ile birlikte de parasal birlik konusunda uzun zamandır süre gelen tartışmalar yerini pratikte uygulanabilir bir sistem konusunda yapılan çalışmalara bırakmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder