29 Aralık 2012 Cumartesi

Türkiye Ekonomisi'nde 2001 Yılı Sonrası Ekonomik Gelişmeler

2001 krizinden sonra önemli yara alan ülkemiz ekonomisi ve bankacılık sektörünü iyileştirmek için 14 Nisan ve 15 Mayıs tarihlerinde yeni bir ekonomik program ilan edilmiştir. Güçlü ekonomiye geçiş programı olarak adlandırılan bu programın amacı yeni programın temel amacı kur rejiminin terk edilmesi nedeniyle ortaya çıkan güven bunalımı ve istikrarsızlığı süratle ortadan kaldırmak ve eşanlı olarak bu duruma bir daha geri dönülmeyecek şekilde kamu yönetiminin ve ekonominin yeniden yapılandırılmasına yönelik altyapıyı oluşturmaktır. Programın hedefleri aşağıda belirtilmiştir:[1]
  • Dalgalı kur sistemi içinde enflasyonla mücadeleyi kesintisiz ve kararlı bir biçimde sürdürmek,
  • Bankacılık sektöründe kamu ve TMSF bünyesindeki bankalar başta olmak üzere hızlı ve kapsamlı bir yeniden yapılandırmak, böylece bankacılık kesimi ile reel sektör arasında sağlıklı bir ilişki kurmak,
  • Kamu finansman dengesini bir daha bozulmayacak bir biçimde güçlendirmek,
  • Toplumsal uzlaşmaya dayalı, fedakârlığın tüm kesimlerce adil bir biçimde paylaşılmasını öngören ve enflasyon hedefleri ile uyumlu bir gelirler politikası sürdürmek,
  • Bütün bunları etkinlik, esneklik ve şeffaflık ile sağlayacak yapısal unsurların yasal altyapıyı oluşturmak;
hedefler olarak seçilmiştir.

Yukarıdakilerin özeti olarak, programın temel hedefi, sürdürülemez boyutlara varmış olan kamu borçlarına yol açan borç dinamiğinin ortadan kaldırılarak Türkiye ekonomisinin bugünkü gibi olağanüstü bir dış yardıma muhtaç kalmayacak bir yapıya kavuşturulmasıdır. Bu uzun vadeli temel hedefe ulaşmanın ana şartı ise makroekonomik dengelerin kurulması olarak gösterilmiştir. Bu süreçte tüketici fiyatları endeks artış hızı 2001 yılında %52,5, 2002’de %20,0, 2003’de de %15,0 olarak tahmin edilmekteydi, fakat sonrasında oluşan veriler 2001 yılı %68,5, 2002 yılı 29,7%, 2003 yılında %18,4 olarak tahminlere yakın gerçekleşmiştir.[2]

2001 krizinden büyük yara alan ülkemiz ekonomisi ve bankacılık sektörü ile ilgili başlıca gelişmeler aşağıda özetlenmiştir:[3]
  • 28 Şubat 2001 tarihinde Ulusal Bank’a el konuldu
  • 15 Mart 2001 tarihinde İktisat Bankası’na el konuldu
  • 9 Nisan 2001 tarihinde Halkbank’ın kredi faizleri %55’e çekildi.
  • 25 Nisan 2001 tarihinde Merkez Bankasına özerklik getiren yasa meclisten geçti.
  • 11 Mayıs 2001 tarihinde Bankacılık yasası meclisten geçti
  • 9 Temmuz 2001 tarihinde Emlak Bankası Ziraat Bankasına devredildi.
  • 9 Temmuz 2001 tarihinde Bayındırbank, Sitebank, Tarişbank, Kentbank, EGS Bank’a el konuldu
  • 30 Temmuz 2001 tarihinde Osmanlı ile Körfez Bank birleşti.
  • 20 Eylül 2001 tarihinde HSBC Demirbank’ı satın aldı.
  • 23 Kasım 2001 tarihinde fon bankalarının mevduatının iç borçlanma senedi karşılığında ticari bankalara satılması için ihale açıldı.
  • 30 Kasım 2001 tarihinde Toprak Bank fona devredildi
  • 19 Haziran 2002 tarihinde Pamukbank fona devredildi
  • 13 Ağustos 2002 tarihinde TOKİ toplu konut kredileri için Finansbank ve Oyakbank anlaştı
  • 18 Eylül 2002 tarihinde Güvence fonu kuruldu.
  • 19 Kasım 2002 tarihinde Fibabank ile Finansbank birleşti.
Yukarıdaki açıklamalardan ve verilen tablolardan görülebileceği gibi Türk Bankacılığı değişen ekonomik konjonktür ile birlikte son 25 yılda önemli değişimler göstermiştir. Bu değişimler ülkenin ekonomik ortamı ile oldukça yakından ilgili olmakla birlikte, genellikle süre gelen refah ortamı ülkemizde veya dünyada meydana gelen olumsuzluklar sebebi ile gölgelenmiştir. Bu olumsuzlukların sebebi ne olursa olsun finans sektörü bunlardan etkilenmiş ve bankacılık da bu olumsuzluktan ilk etkilenen sektörlerden biri olmuştur.

1980 yılında alınan 24 Ocak kararları ile ülkemizde oturtulmaya çalışılan finansal serbesti ortamı, 12 Eylül askeri müdahalesi, demokratik düzenin iyi işlememesi, AB ile ilişkilerin kesilmesi ve sivil bir hükümetin uzun süre kurulamaması sebebiyle uzun bir süre istenildiği gibi etki göstermemiştir. Fakat tüm bu olumsuzluklara rağmen bu tarihte IMF ile yapılan anlaşma gereği büyük çapta reformlar içeren istikrar programını yürürlüğe konmuştur. Bu programın temel amaçları kısa dönemde enflasyonu kontrol altına almak ve ödemeler dengesinin açıklarını gidermek, uzun dönemde ise dış ticareti serbest bırakmak, döviz kuru rejimini esnek hale getirmek, kamu işletmelerini özelleştirmek ve finansal reformları yürürlüğe koymak olmuştur.

24 Ocak kararlarıyla birlikte ihracat patlaması yaşanmış ve ödemeler dengesi açıkları küçülmüştür. Değerlenmemiş kur ve düşük ücret politikaları da ihracat artışında önemli yer oynamıştır. Ayrıca 1988 yılına kadar fiyatlar kontrol altına alınabilmiş, enerji sıkıntılarının giderilmesiyle üretim kapasitesi artmış ve ekonomik büyüme hızlanmıştır.[4]

Bu tarihten sonra finansal serbestleşme politikalarını tamamlar nitelikte, 1989 yılında sermaye hareketlerine getirilen kısıtlamalar kaldırılmıştır. Bu karar ile birlikte bankaların müşterilerine sundukları hizmetlerde de değişimler meydana gelmiş ve özellikle ihracat ve ithalat kredileri hız kazanmaya başlamıştır.

1989 yılında sermaye hareketlerinin ve döviz işlemlerinin tamamen serbest bırakılması ile yeni bir döneme girilmiştir. Bu tarihten sonra ithalata dayalı büyüme gerçekleşmeye başlamış ve ülkemiz ekonomisinde ithalatın ihracatı karşılama oranı %55’lere kadar düşmüştür. Bu ortamda cari açığın giderek artması TL’nin değeri hakkındaki soruları gündeme getirmiş ve devalüasyon beklentileri ile dövize olan talep artmış ve döviz piyasasında fiyatlar yükselmiştir. Beklenen devalüasyon 26 Ocak 1994 tarihinde yapılmış ve yaklaşık 1,5 ay sonra da tarihe “5 Nisan” kararları olarak bilinen ekonomik tedbirler alınmak zorunda kalınmıştır. Bu ortamda 3 bankanın faaliyeti de son bulmuştur.

Bu zamandan sonra özellikle koalisyon hükümetlerinin siyasi kaygıları ve Asya ile Rusya’da meydana gelen kriz oramı nedeniyle ekonomimiz yine olumsuzluk içine düşmüş ve özellikle yurt dışında ikame Uzak doğu malları karşısında rekabet edemez duruma gelinmiştir. Marmara ve Düzce depremleri ile sarsılan ülkemizde birçok işletme bankalara olan kredi borçlarını ödeyemez duruma gelmiştir. Bunlar için tekrar vadelendirme söz konusu olmuş ve bankaların bu ortamda karları erimiştir.

1999 yılının Aralık ayında AB adaylığı açıklandıktan sonra, hükümetin aldığı karar ile 2000 yılı ekonomik programı açıklanmış ve nominal çapa uygulaması ile kurlar baskı altına alınmaya çalışılmıştır. Fakat bu baskılama TL’nin aşırı değerlenmesine yol açmış ve 2000 yılının Kasım ayında likidite eksiğinden dolayı bir bunalım yaşanmıştır. Bu bunalım geçici önlemler ile atlatılmış fakat TL’nin aşırı değerlenmesi sonucu 2001 yılının Şubat ayında sürdürülemez hale gelmiştir.

Yaşanan bu krizlerde dışsal etkenlerin de rolü olmakla beraber krizlerin başlıca nedenleri, sürdürülemez bir iç borç dinamiğinin oluşması ve başta kamu bankaları olmak üzere mali sistemdeki sağlıksız yapının ve diğer yapısal sorunların kalıcı bir çözüme kavuşturulamamış olmasıdır.[5] Özellikle kamu harcamalarının fazla oluşu ve yarım kalmış veya verimli olmayan yatırımların ülke ekonomisine verdikleri zarar çok büyük niteliktedir. Sayıştay’ın yayınladığı 2000 raporuna göre ülkemizde 5656 adet yarım kalmış yatırım bulunmakta ve bunlara harcanan toplam para 130 Milyar doları bulmaktadır.[6]

Ülkemiz, bu aşamadan sonra 14 Nisan ve 15 Mayıs tarihlerinde iki aşamada açıklanan yeni bir istikrar programını uygulamaya koymuştur. Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı (GEGP) olarak tanımlanan yeni istikrar arayışının temel amacı kamuoyuna güven bunalımını ve istikrarsızlığı süratle ortadan kaldırmak ve bir daha geri dönülmeyecek şekilde kamu yönetiminin ve ekonominin yeniden yapılandırılmasına yönelik altyapıyı oluşturmaktı.[7] Bu program ile birlikte dalgalı kur sistemine geçilmiş ve piyasada fiyatların serbestçe belirlenmesi öngörülmüştür. Aynı zamanda Merkez Bankası’nın bağımsızlığı sağlanmış ve ekonomimiz uzun yıllar sonra ilk defa tek haneli enflasyon rakamını görmüştür (Hürriyet, 2005).[8] AB ile müzakerelerin de başlaması ile tüm sektörlerde olduğu gibi bankacılıkta da düzenlemelere gidilmesi öngörülmüş fakat TBB Başkanı Ersin Özince yaptığı açıklamasında Basel düzenlemelerine ve AB’ye en hazır sektör olarak bankacılığı göstermiştir.

Bu gelişmeler de göstermektedir ki, tüm ekonomi ile birlikte bankacılık da istikrarlı şekilde büyümesini sürdürmektedir. Maastricht kriterlerinden ekonomik verilere uygunluk alanında önemli yol kat edilmiş fakat henüz istenen gerçek başarı yakalanamamıştır. Bankacılık alanında ise tüm dünya çapında yaratıcı ve yenilikçi uygulamalar müşterinin beğenisine sunulmaya başlanmış ve AB’de bile olmayan uygulamalar öznel olarak geliştirilmiştir.


[1] BYEGM, Türkiye’nin Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı,
<http://www.byegm.gov.tr/on-sayfa/ekonomi/YeniEkonomi.htm>
[2] Sabah Gazetesi, “Enflasyon Oranları,”
<http://www.sabah.com.tr/2006/02/06/popup_res_30-101-20060206-2.html>
[3] Mustafa Sönmez, Türkiye Ekonomisi’nin 80 yılı, (İstanbul: İTO, 2004)
[4] Bülent Güloğlu, A.Ender Altunoğlu, “Finansal Serbestleşme Politikaları ve Finansal Krizler: Latin Amerika, Meksika, Asya Ve Türkiye Krizleri,” (2002) <http://www.econturk.org/Turkiyeekonomisi/Finvekriz1.pdf>
[5] BYEGM, Türkiye’nin Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı,
<http://www.byegm.gov.tr/on-sayfa/ekonomi/YeniEkonomi.htm>
[6] Selim Sarıibrahimoğlu, Türkiye’nin Arjantinleştirilme süreci 1990 – 2004, (Ankara: Sarıibrahimoğlu Hukuk Bürosu,  2003), 17.
[7] Bağımsız Sosyal Bilimciler, “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı Üzerine Değerlendirmeler“
< http://www.bilkent.edu.tr/%7Eyeldanbs/Yazilar_BSB/BSBgegp.doc>
[8] Hurriyet, “Enflasyon 33 yıl sonra tek hane,”
< http://www.hurriyetim.com.tr/haber/0,,sid~4@nvid~519092,00.asp>

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder