29 Aralık 2012 Cumartesi

Türkiye Ekonomisi'nde 2000-2001 Yılları Arası Ekonomik Gelişmeler

Türkiye 1999 yılının sonuna doğru ekonomik açıdan son derecede karamsar bir görünüm içindeydi. Ekonomi  % 6,1 oranında küçülmüş, enflasyon (TEFE) % 70'e ulaşmış, bütçe açıkları büyümüş ve taşınamaz noktaya gelmiş, Hazine faizlerinin yıllık ortalama bileşik oranı % 106'ya ulaşmıştı. Yaklaşık 30 yıldır iki haneli yüksek enflasyon yaşayan Türkiye'nin bu yapısı artık sürdürülemez bir noktaya doğru hızla ilerlemeye yönelmişti. Bundan sonraki aşama hiperenflasyona geçiş aşaması olarak görünmeye başlamıştı.[1] İşte bu ortamda yürürlüğe sokulan 2000 yılı ekonomik programı sonucunda ülkemiz tarihinin en ciddi sınavı ile karşı karşıya kalmıştır. Bu bölümde söz konusu program ve sonrasında olan gelişmelere değinilmiş ve alınan tedbirler ile bankacılık sektöründeki etkileri analiz edilmeye çalışılmıştır.

2000 Yılı Enflasyonu Düşürme Programı

Ülkemiz ekonomisinde kronikleşen cari işlemler açığı problemini giderebilmek, fiyatlar genel seviyesindeki artışı önleyebilmek ve büyümeyi sağlayabilmek için Uluslararası Para Fonu’na başvurulmuş ve 1999 yılının Aralık ayında fon ile yapılan stand by düzenlemesinde ekonomide istikrarı sağlayabilmek için yapılması gerekenler ve uygulanması gereken politikalar belirlenmiştir. [2]

Ülkemiz tarihinde gerçekleştirilen en kapsamlı ve en iddialı ekonomik istikrar programı olan bu program ülkemizi sarsan Marmara depreminden hemen sonra AB’nin Helsinki zirvesinde ülkemizin tam üyelik adaylığının açıklanması ile birlikte uluslararası kamuoyu tarafından Türkiye’ye kapsamlı bir istikrar programının uygulanması konusundaki baskısı vardı. Siyasi alandaki istikrar için ekonomik istikrar gerekli görülmekteydi. Bu sebeple IMF’nin de destekleyeceği bir istikrar programı ile AB kriterlerinin tutturulması sağlanabileceği düşünülmekteydi.

IMF de istikrar programını destekleme kararı almadan ülkemizden bir çok ön tedbirin alınmasını istemişti. Bu bağlamda yeni bankalar kanunu hazırlandı ve 1999 yılının Haziran ayında meclisten geçti. Bunun yanında aşağıdaki düzenlemeler de yapıldı:[3]
  • SSK kanunu değiştirilerek emekli olma yaşı sisteme yeni girecekler için yükseltildi. Sisteme giriş payı arttırıldı.
  • Bankalar Kanunu değiştirildi. Mali durumu bozulan bankalara devlet tarafından el konulması kolaylaştırıldı. Banka gözetim ve denetiminden sorumlu bağımsız bir kurum oluşturuldu. Bankacılık sektörünün denetimi siyasetten bağımsızlaştırıldı.
  • Bankacılık sektörünün yapısını güçlendirmek için sistemdeki mali yapısı zayıf bankalar devlet kontrolüne alındı. Bu şekilde enflasyonda hedeflenen düşüşün bankacılık sektörü üzerindeki olumsuz etkilerinin sistemdeki sağlıksız bankalar yoluyla daha da artmasının önüne geçilmeye çalışıldı
  • İmtiyaz devri sözleşmelerinde uluslararası tahkimin kabul edilmesi için gerekli anayasa değişikliği yapıldı. Bu şekilde yabancı yatırımcıların imtiyaz devri içeren özelleştirmelere ilgi duyması sağlanarak özelleştirmenin hızlandırılması amaçlandı.
  • Merkez Bankası 2000 yılı başından sonuna kadar uygulayacağı kurları günlük olarak açıkladı. Bu kurlardan Merkez Bankası döviz alım satımı yapacaktı. Para politikası pasifleştirildi. Merkez Bankası ancak döviz alımları yolu ile TL yaratabilecekti.
  • Depremin neden olduğu harcamalar öne sürülerek bir dizi dolaylı vergi konuldu. Kurumlar vergisinde peşin vergi uygulaması üçer aylık dönemlere indirildi. Vergi oranları arttırıldı.
  • Üç yıllık perspektif içerisinde hazırlanan ekonomik istikrar programı birinci yılın sonunda enflasyonu %20’ye, ikinci yılın sonunda %10’a ve üçüncü yılın sonunda ise tek haneli rakamlara indirme üzerine planlanmıştı
Yukarıda da belirtildiği gibi bankacılık sisteminin işleyişini geliştirmek amacıyla:[4]
  • 22 Aralık 1999 tarihinde Egebank, Sümerbank, Esbank, Yaşarbank ve Yurtbank,
  • 27 Ekim 2000 tarihinde ise Etibank ve Bankkapital
TMSF’ye devredildi. Daha sonra bu bankaların yönetim kadroları ve sahipleri hakkında soruşturmalar açılmaya başlandı. Böylece bankacılık sisteminin zayıf öğeleri elenmiş ve güçlü bir ekonomik programın başarı şansı arttırılmaya çalışılmıştır.

Yukarıda özellikleri belirtilen önlemler dahilinde IMF tarafından desteklenen bu istikrar programı temelde üç aşamalı olarak hazırlanmıştı:
  • Kamu finansman açıklarını düşürülmesi
  • Yapısal reformların yapılması ve özelleştirmelerin tamamlanması ve,
  • İlk iki aşama eksiksiz uygulanır ise, Merkez bankası tarafından uygulanacak olan geçmiş enflasyona göre döviz kurunun çok yavaş artmasını sağlayan nominal çapa uygulamasının devam ettirilmesi.
Burada belirtilen nominal çapa ise 2000 yılının sonuna kadar 1 Dolar + 0,77 Euro’dan oluşan kur sepetinin Türk Lirası karşısında değerinin %20’lik Toptan Eşya Fiyat Endeksi yıl sonu hedefi doğrultusunda ileriye dönük olarak gerçekleşeceği önceden kamuoyuna açıklanmıştır.  Programın başlangıcında TL munzam karşılık oranları %8’den %6’ya düşürülmüş ve bankaların likiditelerinde esnekliklerinin arttırılmasına çalışılmıştır.[5]

2000 Kasım ve 2001 Şubat Krizleri

Bu krizleri anlatmaya geçmeden önce krizler hakkında genel bir bilgi verilmesinde yarar bulunmaktadır. Buna göre krizleri iki farklı nitelikte toplayabiliriz. Birinci tip krizler spekülatif amaçlı ataklar olup ikinci tip krizler ise likidite ihtiyacının genişlemesi ile oluşan döviz talebi genişlemesine bağlı krizlerdir. Ülkemiz ekonomisinde karşılaşılan 22 Kasım – 21 Şubat arasında yaşanan krizlerin ikinci türden krizler olduğunu söyleyebiliriz.

Krizlerin öncesine dönersek bu ortamın yaratılması için aşağıdaki unsurların ekonomi içerisinde yer almaya başladığını görebilmekteyiz:
  • Ekonomik büyüme % 6.5 - 7 aralığına doğru yol alıyordu. Böylece 1999 yılının % 6.1 oranındaki küçülmesi, tekrar büyümeye dönüşerek tedavi edilmiş bulunuyordu.
  • Büyümenin altında yatan temel neden talep canlılığı hem iç piyasaya hem de dış piyasaya (ithalata) yönelikti.
  • Talep canlılığına karşılık enflasyon % 69'dan % 40'ların altına inmişti. Enflasyondaki inişin daha hızlı olamamasının nedeni ise yine talebin, özellikle de bankalarca açılan bireysel kredilerde desteklenerek canlılığını korumakta olmasıydı. Yukarıda da değindiğimiz gibi faizlerin beklenenden daha hızlı düşmesi, gelir akımlarından tasarrufa ayrılacak bölümün de tüketime kaydırılması sonucunu getirmiş, bu gelişme talebin artmasına ve dolayısıyla enflasyonda beklenenden daha yavaş bir inişe ortam yaratmıştı.
  • Bütçe, faiz dışı fazlada tarihi bir rekora doğru koşuyordu. Yani artık bütçe açıklarının yarattığı enflasyonist baskı yavaş yavaş ortadan kalkıyordu.
  • Yapısal düzenlemelerde gecikmeler olmasına karşın uzun yıllardır yapılamamış olan reformlar yürütülüyordu. Tarım kesimine yönelik reformda küçük fakat önemli adımlar atılmıştı. Bankacılık kesiminin yeniden yapılandırılması çalışmaları sürüyordu.
  • Özelleştirmede aksamalar ortaya çıkmasına karşın son 15 yılda yapılan özelleştirmelerden daha fazla gelir tek başına 2000 yılında elde edilmişti.
  • En önemli sorun cari açığın, başlangıçta tahmin edilenin çok üzerinde bir noktaya, 8-10 milyar dolar aralığına doğru ilerlemekte olmasıydı. Buna karşın bu açığın bir tehlike doğurmayacağı kabul ediliyordu.
  • Bankalar yavaş yavaş açık pozisyon kapatmaya çalışıyorlardı. Aynı zamanda yabancılar da yıl sonu hesaplarını kapatmaya çalışmaktaydılar. Bu husus döviz talebini arttırmaya başlamıştı. Bu da doğal olarak faizleri yükseltiyordu.
Yukarıda açıklamalardan da anlaşılabileceği çok da olumsuz ortamda bulunmayan ekonomi, kendini aniden likidite eksikliği içerisinde yüksek faiz ortamında bulmuş ve piyasada faizler 4 Aralık tarihinde %1,275’e kadar yükselmiştir.

Kasım uyarı krizi, 2000 Enflasyonu Düşürme Programı’nın ilk bunalım deneyimidir. On aylık başarılı uygulamalar sonucunda, mali piyasaların hiç öngörülmeyen bir anda karşılaştığı bir para krizine sürüklenmesi ve faiz hedeflerinin bir anda anlamını yitirmiş olması, programın geleceği konusunda da haklı kuşkular uyandırmıştır. Kasım sonunda ortaya çıkan kriz, açıklamalardan da anlaşılabileceği gibi temelinde bankacılık kesiminde likidite sorununun bir parçasıdır. Bankacılık kesiminde yeterli döviz fazlasının olmaması, yurt dışına sermaye çıkışlarının biraz hareketlendiği bir ortamda, piyasalarda güvensizliğin yaygınlaşarak, doğrudan bir panik havasına dönüşmüştür. Kasım 2000’de yaşanan likidite krizinin nedeni, sadece piyasaların nakit talebine cevap vermeyişi değil, aynı zamanda likidite talebindeki olağanüstü artışlardır. Uluslararası kuruluşların mali desteği ve uygulanmakta olan programın güçlendirilmesinin etkisiyle, mali piyasalardaki tedirginlik kısmen giderilmiş, kısa vadeli günlük çözümler üretilmiş ve krizin derinleşmesi bu sayede önlenmiştir.[6]

Fakat daha sonra yaşanan aşağıdaki gelişmeler Kasım 2000 tarihinde alınan önlemlerin kısa vadeli önlemler olduğunu ve asıl problemin halen devam ettiğini gözler önüne sermekteydi. 5 Kasım 2000 tarihinden 22 Şubat 2001 tarihine kadar olan bu gelişmeler aşağıda listelenmiştir:
  • Gerek TL, gerekse de YP’ye olan talep artmış ve artan talep karşılanamamış ve piyasada likidite eksikliği meydana gelmiştir.
  • Artan bu talep piyasa tarafından karşılanamayınca gerek faiz oranları gerekse de kurlar artış seyrine girmiştir.
  • Ekonomiden yabancı çıkışı yaklaşık 6,2 Milyar-Dolar seviyesinde gerçekleşmiştir.
  • IMKB endeksi 2000 yılı Aralık başına kadar 2,19 centten 1,08 cente gerilemiştir.
  • Demirbank 6 Aralık 2000 tarihinde TMSF’ye devredilmiştir.
  • Cari açık iyiden iyiye artmaya başlamıştır.
  • Kamu bankalarının görev zararı 20 Milyar Dolar olarak gerçekleşmiştir.
Finans piyasasında yukarıdaki olaylar yaşanırken TCMB piyasanın likidite ihtiyacını gidermek için piyasaya para sunmuştur. TCMB piyasaya vereceği paranın rezervlerini eriteceği ve istikrar programını tehlikeye sokacağı korkusuyla piyasaya döviz vermekten vazgeçmiş ve bu andan itibaren piyasanın likidite talebi karşılanmayacağı kesinleşince faiz oranları ve döviz kurları yükselme trendine girmiş ve menkul kıymetler piyasasında satışlar artmıştır. Bu dönemde, patlama noktası arayan ekonomide başlıca gelişmeler aşağıda özetlenmiştir (Sönmez, 2004: 165):
  • 19 Şubat 2001 tarihinde gerçekleşen MGK toplantısında Cumhurbaşkanı ve Başbakan arasında yaşanan gerginliği sebep bildi ve Borsa %14,6 düşerken repo faizleri %760’a tırmandı. Merkez Bankasından 7,6 milyar dolar çıkış oldu.
  • 20 Şubat 2001 tarihinde repo faizleri %3.000 seviyesini gördü
  • 21 Şubat 2001 tarihinde repo faizleri %7.500 seviyesini gördü. Borsanın 3 günlük toplam kaybı %29,3 seviyesinde gerçekleşti. Bu gelişmeler olurken dalgalı kura geçilmesi kararı alındı.
  • Dalgalanmaya bırakılan dolar 689 bin liradan 964 bin liraya kadar çıktı.
  • 23 Şubat 2001 tarihinde Kredi kartı faizleri aylık  %600 seviyesini gördü.
  • 26 Şubat 2001 tarihinde repo piyasasında faizler %100’lere kadar geriledi.
Yukarıda belirtilen büyük çalkantı ile dalgalı kur sistemine geçen ülkemizde halen bu sistem uygulanmaktadır. Bu krizin sebebi olarak ekonomik veriler gösterilirken IMF de bu konuda oldukça fazla eleştirilmektedir. Özellikle Fisher 2001 yılında sunduğu bir tebliğde döviz krizlerinin en önemli etkeninin cari işlemler açığı olduğunu ve nominal çapa olarak kullanılan döviz kurunun kullanıldığı istikrar programlarında bu ihtimalin çok yüksek olduğunu belirtmiştir. Hatta Fisher 1994’ten sonra dünyada yaşanan tüm krizlerin bu tip bir çapa politikası olduğunu iddia etmektedir. Bir taraftan IMF’nin nominal çapa uygulamasını desteklerken aynı kurumdan en yetkili ağızdan böyle bir açıklamanın gelmesi oldukça çelişkili görünmüştür.

Ülkemizde Kasım 2000 ve Şubat 2001 tarihlerinde yaşanan krizlerden sonra 15 Mayıs 2001 tarihinde yeni bir niyet mektubu gündeme gelmiş ve IMF görüşü doğrultusunda yeni bir ulusal program hazırlanmıştır. Bu programda yaşanan ekonomik ve finansal istikrarsızlığın makroekonomik etkilerini hafifletmek ve enflasyonu düşürme programı çerçevesinde yaşanan gecikmelerden sonra devam ettirmek amacıyla üç bileşenli bir strateji belirlenmiştir:
  • Krizin temelinde yatan belirsizlikleri düzeltmeye, ekonomi yönetiminde şeffaflığı arttırmaya, hem kamu hem de özel sektörde yönetimi iyileştirmeye yönelik yapısal politikalar,
  • Finansal istikrarı restore etmeye ve dezenflasyon sürecini kolaylaştırmaya yönelik mali ve parasal politikalar,
  • Ücret uyumunu ve sosyal güvenliği geliştirmeye yönelik güçlendirilmiş sosyal diyalog.
Ülkemizin bankacılık sisteminin genel yapısına bakıldığında 2000 yılına gelindiğinde 1999 yılında bankacılık sisteminin ettiği zararın yaklaşık 10 katına çıktığı görülmektedir. Bankaların bu erimeyi durdurmak amacıyla sermaye arttırımı yaptıkları ve ödenmiş sermayenin arttırıldığını görebilmekteyiz. 2000 yılındaki bunalımdan sonra meydana gelen 2001 yılı krizi banka bilançolarında önemli tahribat yaratmış ve zarar rakamı büyümüştür. Bu dönemden sonra 2002 ve 2003 yılında bankaların toplam aktif büyüklüğünün artış hızının azaldığı ve 2002 yılında bir önceki yıla göre sadece %30 seviyesinde büyüme gerçekleştirilebildiği görünmektedir.
Türk Bankacılık Sistemi Kaynak Yapısı (2000-2004 Dönemi)

(Kaynak: TBB)
Bunun dışında 2000 ve 2001 yılı krizlerindeki takipteki alacak rakamının seyri önemli görünmektedir. Bu rakamlar 2001 yılında %1’den %3’e çıkmış, 2002 yılında ise %5 seviyesine yükselip daha sonra düşüşe geçmiştir. Bunun sebebi, 2002 yılında birçok sorunlu alacağı İstanbul yaklaşımı çerçevesinde standart kredi haline getirilmesi ile banka bilançolarının rahatlatılmasıdır. Bu zaman diliminde göze çarpan en önemli hareketlerden biri de menkul değerler cüzdanının 1999 yılından itibaren değer kaybetmesidir. Bilindiği gibi faizlerin yükselmesi ile hazine bonolarının fiyatları düşmüş ve 2000 yılı sonunda yaşanan yüksek faizler sebebiyle bankaların menkul kıymetleri değer kaybına uğramıştır.
Türk Bankacılık Sistemi Kullanım Yapısı (2000-2004 Dönemi)
(Kaynak: TBB)
Aşağıdaki tabloda gösterilen faiz gelirleri kaleminde menkul değerler cüzdanındaki faiz gelirleri düşmüş, toplam faiz gelirlerindeki düşüş de bu kalemden kaynaklanmıştır. Fakat daha sonra menkul değerler cüzdanlarını büyüten bankalar yüksek faiz getirileri elde etmişler, 2001 yılının faiz gelirleri de büyük oranda buradan gelmiştir.

Türk Bankacılık Sistemi Gelir-Gider Yapısı (2000-2004 Dönemi)
(Kaynak: TBB)
2000 yılında %76 seviyesine gerileyen YP aktif / YP pasif oranı 2001 yılında tekrar arttırılarak önce %84’e sonra da %92’ye gelmiştir. Bu dönemden sonra da bu şekilde devam ettirilmiştir. Fakat öz kaynaklardaki erimeye paralel olarak öz kaynak karlılığı -%40’ın altında çıkmıştır. Böylece bankaların sermaye artırımları teşvik edilmiş ve bankacılık sektörü muhtemel risklerden uzak hale getirilmeye çalışılmıştır.

Türk Bankacılık Sistemi Seçilmiş Göstergeleri (2000-2004 Dönemi)
(Kaynak: TBB)
 


[1] Mahfi Eğilmez, Kasım 2000 Krizi Üzerine 1,
< http://www.mahfiegilmez.nom.tr/kose_1.htm >
[2] Havva Tunç, Türkiye Ekonomisi, (İstanbul: Sümer, 2001), 49.
[3] Mahfi Eğilmez, Ercan Kumcu, Krizleri nasıl çıkardık? (İstanbul: Creative, 2001), 6-8.
[4] Mustafa Sönmez, Türkiye Ekonomisi’nin 80 yılı, (İstanbul: İTO, 2004), 161.
[5] Erişah Arıcan, Gelişmekte Olan Ülkelerde İstikrar Politikaları: Türkiye, (İstanbul: Derin, 2002), 134-135.
[6] Oğuz Yıldırım, “Kura Dayalı İstikrar Politikası Çerçevesinde Enflasyonu Düşürme Programı Ve Türkiye Ekonomisinde Yeni İstikrar Arayışları”, (2003)
<http://www.dtm.gov.tr/ead/DTDERGI/OCAK2003/istikrar.htm>

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder